Benim Korku Tünelim

Gülin Dede Tekin

Oyun, daha önce Açık Saçık Birkaç Polaroid oyununu izleme fırsatı bulduğum, o zamandan sağlam adımlarla geldiklerini düşündüğüm 0.2’nin Korku Tüneli adlı oyunu. Başka bir ifadeyle Kürklü Merkür’le tiyatro çevrelerini on ikiden vuran Philip Ridley’in ilk oyunu Korku Tüneli. Bense klostrofobisi olan bir tiyatro sever.

Oyun aslında, mekâna ulaşmaya çalışırken aralarından geçtiğiniz, (belki de) içinden hiç çıkamayacağınızı düşündüğünüz tüllerden oluşturulmuş bir tünelden geçilerek başlıyor. Sonrasında oyunun sahneleneceği karton kolilerle sınırlandırılmış bir odaya giriyorsunuz. Odanın ortasında yeşil bir koltuk ve üzeri örtülü bir kadın var. Yerinize oturduğunuz anda oldukça hızlı şekilde bir genç, kapıdan içeri giriyor ve kapıyı arkasından sürgüler, kilitler vs ile sıkı bir şekilde zincirliyor. Neyse ki bu duruma hazırlıklıyım ve kendimi sakinleştirebiliyorum. Oyunla ilgili aldığım en önemli duyum, girer girmez yakınlarında bir yere oturduğum ikinci bir çıkışın olduğu.

En korktuğum bölüm olan mekânda sakin kalabilme durumunu atlattıktan sonra oyuna konsantre olmaya başlayabiliyorum. İlk sahnede, Presley ve Haley adlı siyahlar içinde, ilk başlarda sevgili olabileceklerini düşündüğüm, bir süre sonra ikiz kardeş olduklarını anladığım iki karakteri görüyoruz. 18 yaşında anne ve babaları evi terk etmiş ve 10 yıl boyunca o günlerde kalmış, yerlerinde saymış olan, dış dünya ile korku dolu ilişkiler yaşayan iki kardeş. Çocukluklarında takılıp kalmış, o zamanki güzel günleri yaşatmaya devam eden, sonrasındaki korku dolu dünyaya dahil olmamaya çalışan iki kardeş…

Oyunun genelinde bu korkuların nedenleri üzerine derinlemesine bir açıklamaya gidilmiyor, yalnızca nedenini pek de öğrenemediğimiz olayların, kardeşler üzerinde yarattığı korkuyu derinlemesine görebiliyoruz. Bu korkuların üretimi olan kâbusların sonucunda da (rüya mı gerçek mi olduğunu tam olarak anlayamadığımız) iki karakterin korkuları tetiklemesine seyirci oluyoruz.

Metin, iki kardeşin birbirleri ile çikolata üzerine yaptıkları tartışma ile başlıyor. İkisi de aşırı derecede çikolata tutkunu. Ortada bir tür bağımlılık var ve bunun metaforu da çikolata ya da gerçek dünyadan kaçmak için kullandıkları uyku hapları…

Çikolata metaforu ile başlayan hikâyede metafordan geçilmiyor aslında. Birçok anlatılmak istenen farklı şekillerde ifade edilmiş. Haley’e saldıran köpeklerin tecavüzü, karşılaştığı yılanın dini, papazın bağnazlığı, Presley ile Kozmo’nun konuşmalarının eşcinselliği çağrıştırdığı, oyunu izleyen birçok kişinin gözünden kaçmayacak türden metaforlar.

Metnin bu kadar derine inmemesinin, bunca metaforun algısını seyirciye bırakmaktan geçip geçmediğini bilemiyorum. Şu noktada çok da dert etmiyorum bu konuyu çünkü oyunu sahneye koyan sıfırnoktaiki ekibinin kendi yorumunu çok başarılı şekilde ortaya koyduğunu düşünüyorum.

Oyunun yönetmeni Sami Berat Marçalı metni çok iyi çalışmış. Karakterlerden, sahne işleyişine kadar her şey neredeyse kusursuz işliyor ve oyunun dengesi hiç bozulmadan, aynı tempoda devam ediyor.

Sahne tasarımı oldukça basit. Oyun içinde sürekli devam eden oradan oraya koşturmalara, hareketliliğe engel olmayacak kadar da sade. Koltuk, masa, pencere ve arka oda ilişkisi ve oyuncuların bunlar arasındaki dolaşımı oldukça başarılı kurgulanmış. Sahne tasarımcısı Meltem Tolan aynı zamanda kostümlere de el atmış ve karakterleri ortaya çıkaracak basitlikte ve şaşaada kostümler ortaya koymuş.

Oyunculuklar ise hem tek tek hem de birlikte fazlasıyla heyecan verici. Ağırlıklı olarak rolü bulunan Presley’i oynayan Murat Mahmutyazıcıoğlu sade ve etkileyici bir oyunculuk ortaya koyuyor. Yaklaşık on dakika süren rüya monologunda bile oyundan kopmanıza neden olmaması da ayrı dikkat çekici bir durum. Kozmo Disney’i oynayan Ushan Çakır, diğer oyunlarında da izlediğim üzere çok başarılı. Oyun boyunca yarattığı arıza karakterden kopmamak için sürekli olarak tetikte durmak zorunda olması, ani hareketleri, sıçrayıp atlamalarıyla oyunun deviniminin hiç aksamamasında önemli bir rol oynuyor. Pitchwork karakterinin yaratıcısı Eyüp Emre Uçaray ise oyunda göründüğü kısa süre içerisinde seyircinin ağzını açık bıraktığı gibi, ortaya çıkardığı karakterin seyircinin de korkulu rüyası haline gelmesine sebep oluyor. En son olarak ise oyundaki en başarılı bulduğum oyuncu olan Banu Çiçek Barutçugil, Haley karakterini canlandırıyor. Koltukta uyur vaziyette bulunduğu hallerdeki sanrılarını bazen abartı bulsam da, kelimeler ağzından repliklere her dönüştüğünde sizi bir yerlerinizden yakalayıp duvara çarpıyor. Özellikle köpeklerin saldırısına uğradığı sahneyi anlatırken yaşadıklarını size de derinlemesine yaşatmayı başarıyor.

Sonuç olarak ortaya metni derinlemesine analiz etmiş ve bunu sahnede olması gerektiği gibi yansıtmış bir yönetmen ve muhteşem oyunculuklarla dolu, ufak tefek aksiliklere rağmen harika bir oyun çıkıyor karşınıza. Bir de kendilerine “bu işten para kazanma oranınız 0.2, mühendisliğe geri dönün” diyenlere inat, sapasağlam adımlarla büyüyen bir tiyatro ekibi.

 

Yorum


işlemi tamamlayınız: