Hamburg’da Göçmen Tiyatrosu (2): Denge Tiyatrosu

Mimesis Söyleşi – Yirmi yılı aşkın tarihçesiyle Hamburg’daki en eski ve en uzun soluklu tiyatro  İstasyon Tiyatro-İletişim’i eskilik ve süreklilik açısından Denge Tiyatrosu takip etmekte. 2002’de on beş kişinin toplamasıyla kurulan tiyatroda bugün kuruculardan üç kişi kalmış; Nurcan Erden, Devrim Varol ve tiyatronun tanıtımından sorumlu Esat Toraman. Aşağıda yer  alan Esat Toraman ile yapılan söyleşide görüleceği gibi, Denge Tiyatrosu deneyimi farklı bir kaynaktan gelmekte ve farklı bir yaklaşım biçimi sergilemekte. Yaklaşım biçimindeki farklılığı en açık şekilde İstasyon Tiyatro-İletişim deneyiminin profesyonelleşmeye bir eğilim göstermemesine karşın Denge Tiyatrosu’nun bu yöndeki çabaları oluşturuyor. Denge Tiyatrosu’nun farklı bir kaynaktan gelmesi ve farklı bir yaklaşıma sahip olması doğal olarak Hamburg’taki Türk-Göçmen tiyatrosunun gelişimini de etkilemiş. Esat Toraman’la yaptığımız söyleşide bu etkileri tespit etmeye, sözlü olarak belgelemeye çalıştık

Bize kendini kısaca tanıtır mısın Esat, hangi yıl nerede doğdun, eğitimin, tiyatroya nasıl ne zaman ilgi duymaya başladın; seni daha yakından tanıyabilmemiz için bize kısaca özyaşam öykünü anlatır mısın?

Esat Toraman: 1972’de Kahraman Maraş-Elbistan’da bir köyde doğdum. İlkokulu köyde, daha sonra ortaokulu ablamın memur olması ve dolayısıyla tayinleri nedeniyle değişik şehirlerde, Gümüşhane, Trabzon, Gaziantep’te okudum. İstanbul’da liseye başladım, Mersin’de bitirdim. Mersin’de Halkevi’nde folklor grubuna katıldım, halkoyunları oynamaya başladım. Yine burada, Halkevi’ndeki tiyatro koluna da katıldım, birkaç küçük oyunda küçük rollerde oynadım. Fırsat buldukça da tiyatrolara gitmeye, oyunları izlemeye çalışıyordum. Ancak çalışma hayatına atılınca bunlar kesintiye uğradı. 1995 yılında mülteci olarak Almanya’ya geldim. Hamburg’da, Feldstrasse’de eskiden Halkevi vardı, şimdi artık yok, orada tekrar folklor oynamaya başladım. O zamanlar çevremde tanıdığım bildiğim bir tiyatro grubu yoktu.  Bazen dernek çevresinde küçük skeçler hazırlanıyordu, ama bunlar bir tiyatro grubu içinde yapılan şeyler değildi, bir tiyatro grubu yoktu. Bu arada iş bulup çalışmaya başladım, bunlar da kesintiye uğradı. O arada Kürdistan Komünist Partisi ile tanıştım. Onlar Nevroz için olsun kadınlar günü için olsun bir şeyler yapmamı, tiyatro oyunları hazırlamamı istediler. Birkaç arkadaşla birlikte küçük oyunlar, on beş dakikalık, yarım saatlik oyunlar hazırlayıp sahneledik. Bunlar arasında en önemlileri, Otogargara’dan (Yılmaz Erdoğan) kısa bir parça olan “Sevim Taşan Kim”, yazarı Finkenwerder’de yaşayan, ismini şimdi unuttum, “Memiş” isimli bir oyun; kendi yazdığımız birkaç kısa oyunu da bunlara ekleyebiliriz. Daha sonra Denge Tiyatrosu başladı.

Denge Tiyatrosu’na kadar olan zamanda tiyatroyla bağlantın sadece oyuncu olarak mı oldu, yoksa oyun yazma, yönetme gibi işler de yaptın mı?

ET: Oyuncu olarak; kısa oyunlarda yazımlara katıldım, ama tamamını kendi yazdığım oyun olmadı. Hiç oyun yönetmedim de.

Denge Tiyatrosu ne zaman kuruldu? Nasıl, kimlerle başladınız çalışmalarınıza?

ET: 2002’de kuruldu. Nurcan [Erden] ve Devrim [Varol] bana söylediler, Erdem [Baş] de vardı; onlarla Halkevi’nden, folklor yaptığım zamanlardan tanışıyordum, böyle bir oluşuma katılmak isteyip istemeyeceğimi sordular. Sevinirim, dedim. İlk toplantımızı Altonaer Strasse’deki Cafe Eins’da yaptık. On beş kişi kadardık sanırım, böylece bu oluşumu başlatmış olduk. Tuncer [Akçay]’ın yönetiminde tiyatro çalışmalarımıza başladık, vücut dili çalışmaları, dil çalışmaları derken bir süre sonra kendimize sahnelenecek oyun aramaya başladık. Sahneye ilk koyduğumuz oyun, 2003 Mart’ıydı, Ömer Polat’ın “Aladağlı Mıho” isimli oyunuydu. Bu oyunla ilk kez gerçekten tiyatroyla tanışmış, tiyatroya başlamış oldum. “Aladağlı Mıho”yu Hamburg, Wedel ve Pinneberg’de altı kez sahneledik. Ekibin kalabalık olması nedeniyle Hamburg’un uzağına gitme imkânımız olmadı. Daha sonra Nisan 2004’te “Bir Şehnaz Oyun”u (Turgut Özakman) sahneye koyduk. Bu oyunda Kulturbehörde’den [Kültür Dairesi] parasal destek almıştık. Destek aldığımız tek oyun budur.

“Bir Sehnaz Oyun”u Hamburg ve Wedel’de beş kez sahneledik. Bu arada Tuncay işine ağırlık vermek istediğini, Türkçe tiyatroyla uğraşamayacağını, Alman gruplarla çalışacağını söyleyerek ayrıldı.  Bu arada tiyatro büyümüştü, sayımız epey artmıştı. “Bir Şehnaz Oyun”da otuz kişinin üzerinde bir kadro vardı. Biz Türkiyelilerde tipik olduğu gibi bu büyümeyle birlikte kargaşalar da arttı, her kafadan bir ses çıkmaya başladı; grup neredeyse dağılma noktasına geldi. Ortada bu kadar emek vardı, iki senemizi almıştı, bu duruma razı olmak istemedim. Kalan arkadaşların hepsini tek tek aradım, çağırdım. Bu sırada Erdem’le ciddi bir sorun ortaya çıktı, yollarımız ayrıldı. Tüm bu zaman içinde bizim Denge Tiyatrosu olarak ismimiz vardı ama resmi olarak herhangi bir kurumsallığımız yoktu, hâlâ da yoktur.

Evet, sizin resmi durumunuz nedir, dernek misiniz, gurup musunuz?

ET: Dernek olmayı bir ara düşündük, fakat yer tutmamız gerekiyordu, tüzük hazırlamak gibi resmi işlemler gerekiyordu; mali gücümüz yoktu. Bir grup olarak kaldık.

İnisiyatif diyebilir miyiz?

ET: Evet, diyebiliriz. Behörde tarafından tanınıyoruz, ama destek vermiyorlar. Çünkü Türkçe oynuyoruz. İki dilli olursa, Almancada olursa veririz dediler, ama sadece Türkçe olunca vermiyorlar. Birkaç destek arayışından sonra vazgeçtik. Biraz önce de dediğim gibi bir kez, nasıl olduysa bilmiyoruz, memure hanımın iyi tarafına geldi herhalde, “Bir Şehnaz Oyun”da destek almıştık, başka da yok. İlk zamanlar, şimdi miktarını tam hatırlamıyorum, kendi aramızda beş ya da on Euro para topluyorduk. Dernek değildik ama hiç bir gelirimiz olmadığı için aidat toplar gibi bu parayı topladık, bununla ilk giderlerimizi, kostüm masraflarını, dekor masraflarını karşıladık.

Tuncay’ın ayrılmasından sonra nasıl devam ettiniz, ne yaptınız?

ET: Grubun dağılması tehlikesi büyüyünce arkadaşlarla bir araya geldik, toplandık; grubu dağıtmayalım, diyerek devam etmeye karar verdik. İki bine yakın seyircimiz var, iki oyun sahneledik, bunu bu şekilde bırakmayalım dedik. Fakat bize bizi yönlendirecek birisi lazımdı. Tuncay gitmişti, içimizden hiç kimsenin bir iki oyunda oynamış olmaktan başka bir tecrübesi yoktu. Nasıl devam edeceğimizi, nasıl oyun seçip sahneleyeceğimizi bilmiyorduk. Savaş [Candan] o zaman öneri yaptı, Naci’yle [Özarslan] konuşalım dedi. Naci’yi ben şahsen seyirci olarak geldiği için tanıyordum, oyuncu olduğunu biliyordum ama o kadar. Naci geldi, oturduk konuştuk. Bize pozitif enerji verdi, grup yeniden canlandı, devam etme gücü geldi. Başladık çalışmalara, kendi eğitimimiz için kendi aramızda kısa oyunlar çalıştık. Bir süre sonra yeniden oyun sahneleyecek duruma geldiğimizi düşündüğümüzde oyun aramaya başladık. Zaten imkânlarımız ölçüsünde kitaplar, oyunlar topluyorduk. Bunları okumaya, aramızda olabilecek oyunlar üzerinde konuşmaya, tartışmaya başladık. Sonuçta “Hülleci” (Reşat N. Güntekin) karar verdik. “Hülleci”yi ilk kez Nisan 2005’te seyirci önüne çıkardık. Bu oyunu Hamburg, Wedel ve Pinneberg’de yedi defa sahneledik. Naci ile çalışmak çok iyi oldu bizler için. Hâlâ Denge Tiyatrosu olarak varlığımızı devam ettirebiliyorsak, bunda Naci ile olan çalışmalarımız sırasında ondan öğrendiklerimizin büyük payı var. O konuda Naci bize çok şey öğretti. Bildiklerini bize aktarmaya çalıştı. Kendisine bu vesileyle buradan da teşekkür etmek istiyorum.

“Hülleci”den sonra Naci’yle birlikte Mart 2007’de “Lütfen Kızımla Evlenir misiniz?”i  (Muzaffer İzgü) sahneye koyduk. Hepimizin işi gücü vardı, okulu vardı, onun için oyunları peş peşe çıkaramadık. Zaman geçti, iki seneyi buldu. “Lütfen Kızımla Evlenir misiniz?”i Hamburg, Wedel ve Bremenhaven’de toplam dokuz kez oynadık. Bu oyundan sonra Naci özel sorunlarından dolayı bir süre tiyatroya ara vermek istediğini, kendisine zaman ayırmak istediğini söyledi ve ayrıldı. Gerçekten de o aralar özel sorunlarından çok bunalmıştı. Biz kendi aramızda buluşmalarımıza devam ettik. Bir süre sonra Naci birkaç arkadaşıyla birlikte Theater Mensch’i oluşturmaya başladı. O zaman Naci’yle görüşmelerimizde, konuşmalarımızda, “Naci abi, ben Denge’yi devam ettirmek istiyorum, gelir oyunlarında oynarız, seni destekleriz, ama Denge’yi devam ettirmek istiyorum!” dedim. Naci, Almanca-Türkçe iki dilli tiyatro yapmak istiyordu; hem Denge’yi hem de Theater Mensch’i, iki tiyatroyu bir arada yürütmenin, götürmenin mümkün olmadığını söyledi. Daha sonra bizler Theater Mensch’te de oynadık, teknik konularda yardımcı olduk. Naci ile dostluğumuz ve ortak çalışmalarımız oldu ve karşılıklı birbirimizi destekliyoruz. Theater Mensch deneyiminin de bizim tiyatro eğitimimizde önemli bir payı oldu.

Naci’nin ayrılmasından sonra ne yaptınız, nasıl devam ettiniz?

ET: Naci ayrıldıktan sonra biz çalışmalarımıza devam ettik. Bu arada Özkan Şimşek’le konuştuk, birlikte çalışmaya karar verdik. Aslında bize yönetmen olarak gelmedi, bir arkadaş olarak, tiyatroya destek vermek amacıyla geldi. Ancak Özkan’ın bize katılmasıyla grubumuzda önemli bazı değişiklikler oldu. Bizde kadro diye bir şey yoktur, herkes eşit söz hakkına sahiptir, ilk kez gelen birisi de bir konuda en eskiler kadar söz sahibidir. Bu nedenle de önceleri  bir grup olarak herkesin fikrini sorup, ona göre hareket etmeye çalışıyorduk. Fakat bu birçok zorluğu da beraberinde getiriyordu. Zaman içinde bize katılan çok arkadaşımız oldu, bir o kadar çok da ayrılan arkadaşımız oldu. Böyle herkesin fikrini alarak hareket etmek kimi kez çok zor oluyordu. Özkan’la oturup konuştuk ve sonuçta bir iş bölümüne gitmeye karar verdik; oyunların sahnelenmesiyle ilgili her konuyu Özkan üstlendi, tanıtım, organizasyon işlerini de ben. Öylece biraz daha esneklik kazandık ve bu sistem şimdiye kadar gayet iyi de yürüdü. Ayrıca artık oyunda görev alan arkadaşlara, masraflar çıktıktan sonra oyundan elde edilen gelir eşit olarak dağıtılmaya başlandı. Bu tabii arkadaşların motivasyonu için önemli bir nokta.

Görüldüğü kadarıyla Özkan’la birlikte tiyatronuzda oldukça önemli bir değişim söz konusu olmuş…

ET: Evet, ayrıca biz artık bize yeni katılmak isteyen arkadaşlar konusunda da daha katı kriterler uygulamaya başladık. Yeni başlayan arkadaşlarla hemen önemli bir oyuna başlamak istemiyoruz. Hamburg’daki tiyatro gruplarının bence en önemli hatalarından biri bu; daha önceden tiyatro deneyimi olmayan, yeni başlayan arkadaşlarla uzun oyun provalarına başlıyorlar. Birçok tiyatro grubu katılanlarına tiyatro yapma olanağının yanı sıra bir arkadaş buluşma yeri olma imkânı da sunuyor. Biraz tiyatro yapılıyor, sonra sohbet ediliyor. Biz de bunu yaptık, ama artık bu olanağı sunmuyoruz. Biz de artık belirli bir saatte toplanılıyorsa, o saatte sadece tiyatro söz konusu; sohbetler önceden ya da sonradan yapılsın diyoruz. Sonra, yeni gelen arkadaşlardan haftanın belirli bir zamanını bize, tiyatroya ayırmalarını istiyoruz. Haftada iki-üç gün provalara kesin gelmeleri gerekiyor; ilerde olası turnelere katılmaları gerekiyor. Bu zamanı ayırabilecekse kabul ediyoruz, yoksa her iki taraf için de sorun oluyor. Bir de şunu değiştirdik; önceden oyunlarımızın afişlerine küçük küçük reklamlar alıyorduk. Bu paralarla oyun öncesi yapmak zorunda olduğumuz masrafları kısmen karşılıyorduk. Fakat bunun da bize getirdiği birçok sorun oluyordu. Artık eskisi gibi böyle küçük küçük reklamlar almıyoruz.

İşte bu şekilde Özkan’la ilk olarak kendi içimizde küçük oyunlar üzerinde çalışarak bilgimizi arttırmaya ve eğitimimizi yükseltmeye çalıştık. Hazır olduğumuza kanaat getirdiğimizde Dario Fo’nun “Ödenmeyecek! Ödemiyoruz!” oyununu hazırlamaya başladık. Oyunu Ocak 2010’dan itibaren şimdiye kadar Hamburg’da ve Almanya’nın değişik şehirlerinde toplam on yedi defa sahneledik. Bu şekilde Hamburg’daki ilk turneye çıkan tiyatro grubu da biz olduk. Yakın zamanda da Danimarka’da oynayacağız. Ayrıca yine Almanya’nın değişik şehirlerinden istekler var.

Turneye çıktığınızda hangi şehirlerde oynadınız, bu oyunları nasıl organize ettiniz? Bu turneleri nasıl yaptınız, Hamburg’dan başlayıp şehir şehir dolaşıp yine en sonunda Hamburg’a mı döndünüz?

ET: Öyle yapmak istedik, fakat iki nedenden olmadı. Bir-iki kez gittiğimiz yerlerde de geceledik, ama genellikle hafta sonları eşyalarımızı yüklenip davet edildiğimiz yere gittik, oynadıktan sonra da geri döndük. Çünkü önce arkadaşlarımızın zamanları hafta içinde turneye devam etmeye uygun değildi, ikinci olarak ise bizi davet edenler hafta içi program düzenlemiyorlardı. Oyunlar hafta sonu için isteniyordu. Bu nedenle oyunu oynadıktan sonra Hamburg’a geri dönüyor, gelecek hafta sonu yeniden yola çıkıyorduk. Bu şekilde Köln, Bielefeld, Krefeld ve bunların yakın çevrelerinde oynadık. Buralara bizi DİDF [Devrimci İşçi Dernekleri Federasyonu] istedi; geldiler, “Organizasyonu yaparsak gidip oyunu sahneler misiniz?” diye sordular, biz de kabul ettik. Ayrıca Köln’den Theater Temaşa isimli bir tiyatro da bizi davet etti, onların daveti üzerine geçen seneki Dünya Tiyatrolar Günü’nde oynamak için Köln’e gittik. Bugünlerde Bremen’den bir Alevi kültür derneğinden davet aldık, oraya gideceğiz. Danimarka’ya da oradaki Nâzım Hikmet Komitesi davet etti. Danimarka bizim ilk yurt dışı deneyimimiz olacak.

Turneleri nasıl finanse ediyorsunuz?

ET: Davet edenlerden, isteyenlerden masraflarımızı karşılamalarını ve güçlerine göre arkadaşlarımıza cep harçlığı gibi dağıtmak üzere bir miktar para istiyoruz. Aksi takdirde bizim kendi başımıza bu gibi organizasyonların masraflarını karşılama imkânımız zaten yok!

“Ödenmeyecek! Ödemiyoruz!”dan sonrası için neler düşünüyorsunuz, ileriye yönelik yeni bir oyun projeniz var mı?

ET: “Ödenmeyecek! Ödemiyoruz!” daha önce de söylediğim gibi oynamaya devam edeceğiz. Ayrıca bugünlerde yeni bir oyunun hazırlıklarına da başladık. Oyun’u internet üzerinden bulduğumuz Tayfun Türkeli’ne ait “Dokuz Canlı” isimli oyundan uyarladık. Bu yılın Mayıs ayı ortalarında “Karımı Nasıl Öldürürüm?” ismiyle sahnelemeye çalışıyoruz. Ayrıca vicdani reddi konu alan bir oyun ile Özkan’ın yazdığı “Altona-Altınova” isimli oyunları da yazdan sonra çalışmaya başlayacağız. Bu oyunları, özellikle şimdi çalıştığımız “Karımı Nasıl Öldürürüm?”ünün sahnelenmesini, dekorlarını, turneleri de düşünerek hazırlıyoruz. Çünkü çok kalabalık oyun ve teknik ekip kadrosu ile ağır dekor malzemesi turnelere çıkmamızdaki en büyük zorluğu oluşturuyor. Bu oyunu bunu göz önüne alarak hazırlıyoruz.

Oyunları hangi dilde oynuyorsunuz; sadece Türkçe mi, Kürtçe de oynuyor musunuz?

ET: Türkçe; benim biraz Kürtçem var ama oyun için yeterli değil. Bazı arkadaşlar da aynı durumda. Belki ileride Kürtçe de oynarız. Ama şimdilik sadece Türkçe oynuyoruz.

Almanca?

ET: Hayır oynamadık. Zaten bizim çıkış noktamız da Türkçe tiyatro yapmak içindi. Almanca hiç denemedik. Yalnız Naci’nin Theater Mensch projesinde çalışan arkadaşlarımız Almanca oyun da oynadılar. Biz tiyatromuzu kurarken, Türkiye’den tiyatro getirtmek yerine kendimiz burada bir tiyatro kuralım demiştik.

Oyunların prova çalışmalarını nerede yapıyordunuz? Bir çalışma yeriniz var mıydı, var mı?

ET: Cafe Eins’ta çalışıyorduk. Pazar günleri Cafe Eins’ta provalarımızı yapıyorduk, diğer günlerde de evlerimizde okuma, ezber çalışmaları yapmak için toplanıyorduk. Naci’yle çalışırken arkadaşlarımızdan birinin bir akrabasına ait bir Fahrschule’de [sürücükursu] de provalarımızı yaptık. Bu Fahrschule’yi hâlâ kullanıyoruz. Ancak Cafe Eins’ta artık çalışamıyoruz. “Ödenmeyecek! Ödemiyoruz!”un çalışmalarına da orada başlamıştık, ancak sonra oradan ayrılmak zorunda kaldık. Özkan’ın girişimleriyle Werkstatt 3’da haftada  bir-iki gün yer almaya başladık. Özkan buradaki Kürt Yazarlar Birliği’nin içinde olduğu için onlar aracılığıyla şimdi Werkstatt 3’da çalışabiliyoruz. Okuma, ezber çalışmalarını yine evlerde yapıyoruz.

Oyunlarınızı nerelerde sahneliyordunuz; dekorlarınızı, kostümlerinizi nerede saklıyorsunuz?

ET: Rudolf Steiner Haus’ta; daha sonra Haus 3, Haus 7’de de oynadık. Ayrıca Holstenstrasse’de BiB [Bühne im Bürgertreff] var, orada oynadık, Wilhelmsburg’da Bürgerhaus’ta oynadık. “Bir Şehnaz Oyun”un galasını Delphin Palast’ta yapmıştık. Dekorları evlerimizin Keller’lerinde [bodrumlarında] saklıyoruz, kostümleri de evlerimizde.

Anladığım kadarıyla tiyatronuza birçok kişi geliyor, gidiyor. Çoğu ilk kez tiyatroyla sizle bu kadar iç içe oluyor ve herhalde büyük bir çoğunluğunun daha önceden herhangi bir tiyatro eğitimi yok. Sizde bir eğitim alma imkânı oluyor mu?

ET: Bizler de tiyatro eğitimini pratikten aldık; Tuncay ve Naci’den çok şey öğrendik. Ancak bir okul/akademi eğitimimiz yok. Tuncay ve Naci’den aldığımız teorik ve pratik eğitimin üzerine kendi deneyimlerimizi katarak tiyatro yapmaya çalışıyoruz. Yeni gelenlere de bu bilgilerimizi aktarabiliriz ve aktarmaya çalışıyoruz. Bunun ne kadar yeterli olduğu konusunda bir şey söyleyemeyeceğim.

Tiyatronun önemli bir parçasını da tiyatroya seyretmeye gelen seyirciler oluşturur; siz seyircinizi nasıl görüyorsunuz, nasıl değerlendiriyorsunuz?

ET: Şu anda benim gözlemlerime göre Hamburg’da düzenli tiyatroya giden, tiyatro izleyicisi olan yaklaşık bin kadar kişi var. Toplam izleyici sayısı bizim tiyatro için iki bin kadar; yani bin kişi kadar da tiyatroyla düzenli olmazsa da ilgileniyor. Bunlar arkadaş çevresi, eğlenmek, vakit geçirmek için gelenler vb. Düzenli izleyici sayısını arttırmak için şehrin semtlerine gitmeye çalışıyoruz. Ancak kendi başımıza bir yere gittiğimiz zaman seyirciye ulaşamıyoruz. İnsanlara ulaşmak çok zor oluyor. Sokaklara afiş asmak bize kesinlikle hiçbir şey getirmedi. Afişlerle, duyurularla biz çok az bir seyirciye ulaşabildik. Derneklerle, kuruluşlarla kontakt olmadığı sürece seyirciye ulaşmak çok zor, neredeyse imkânsız. İnsanları ikna etmek çok zor. Çoğunluk zaten tiyatroya hayatında hiç gitmemiş, televizyon ona yetiyor. Ama onları bir kez ikna edebilirseniz sahne ile televizyon arasındaki farkı görebiliyor. Mesele insanları bir kez tiyatroya getirebilmekte; tabii sonra bir de onları kaçırmamak lazım. Onun için oyuna, ışığa, sese, salona, insanları karşılamaya büyük özen gösteriyoruz. Kısmen başardık, hâlâ uğraşıyoruz. Dediğim gibi, insanlara ulaşmak çok zor oluyor; ancak dernekler, kuruluşlar üzerinden ulaşabiliyoruz. Orada da şöyle bir sorun oluyor, bizi çağıran derneğin ya da grubun çevresi, dernekten ya da gruptan dolayı geliyor. Bizden dolayı, “Denge Tiyatrosu oynuyormuş, gidip bakayım” diye gelmiyor. Bu seyirciyi başka oyunlarımızda bir daha görmüyoruz zaten. Bu kesimden çok az kişi sonradan tiyatroya ilgi duyuyor.

Bu gelen seyircinin eğitim düzeyi, sosyal yapısı gibi konularda gözlemlerin var mı?

ET: İlk oyunlarımıza, galalara özellikle aile ve arkadaş çevremiz geliyor. Daha sonra zamanla gazetelerden olsun, ilanlardan olsun, internetten olsun oyun çevreden duyuldukça, tiyatroyla gerçekten ilgilenen seyirciler gelmeye başlıyor. Bunlar tabii belirli bir eğitim almış belirli bir kültür düzeyinde olan kesim. Derneklerin oyunlarında ise seyirci çok değişik bir sosyal yapı ve eğitim düzeyi gösterebiliyor.

Son olarak sana biraz da özel bir şey sormak istiyorum; tiyatroyla ilgilenmeye, uğraşmaya başladıktan sonra hayatında nasıl bir değişim oldu, nasıl etkiledi tiyatro hayatını?

ET: Muhakkak, kendi yaşantında farklı oluşumlar içine giriyorsun, okuduğun kitap değişiyor, izlediğin film değişiyor, ilgi alanın değişiyor, konuştuğun ortamlar değişiyor, cümleler değişiyor, konuşmana dikkat ediyorsun, oturmana, kalkmana dikkat ediyorsun. Tiyatronun önemli bir özelliği vardır. Görsel olduğu için, sahnede vücut hakimiyeti önemli olduğu için kendi vücudunu tanıyorsun, sesini tanıyorsun; bu da ister istemez insanın kendi kişiliğine yansıyor.

Bu güzel söyleşi için sana çok teşekkür ediyorum Esat. Bitirmeden önce ben okuyuculara, Denge Tiyatrosu hakkında daha fazla bilgi edinmek isterlerse internet sayfanızdan,www.dengetiyatrosu.deden sizlere ulaşabileceklerini belirtmek istiyorum. Bizlere son söz olarak sen neler söylemek istersin?

ET: Ben şu anda var olan şekliyle Türkçe tiyatronun pek fazla yol alabileceğini düşünmüyorum. Bunu artık bir iş olarak görmeliyiz. Tiyatroyla geçimimizi sağlamaya çalışmalıyız. Tiyatroyu bir iş olarak görmediğimiz sürece kaliteli bir şey çıkarabilmemiz çok zor, çıkarsak bile devamlılığı olmaz. Devamlılığı sağlayabilmek için bunu bir iş olarak görmeliyiz. Ekonomik olarak kendi ayaklarımız üzerinde durabilmeliyiz. Zaten biliyorsunuz Alman tarafının uyguladığı kısıntı politikalarından sonra buralardan bir finansal kaynak bulmak çok zor. Hele bizim gibi Türkçe oynayan tiyatrolar için hiç yok. Ben Türk Konsolosluğu ile de görüştüm. Onlardan Türkçe tiyatro yapmamıza destek olmalarını istedim. İsteklerimizi, yer sorununu halletme ve oyunlara finansal destek olarak özetleyebilirim. Konsolosluğun verdiği cevap, kesinlikle yapamayız oldu. “Sadece ve sadece oyunlarınızı oynayacağınız zaman Hamburg’da olsun, başka şehirlerde olsun, e-mail’le tanıtımınızı, duyurunuzu yaparız o kadar” dediler. Bu nedenle, Alman olsun Türk olsun, kurumlardan hiç bir şey beklemeden tiyatroyu profesyonelce yapmaya başlamalıyız.

M. Kemal Adatepe

Hamburg – 23 Mart/7 Nisan 2011