“Özgür Bir Alan, Özgür Bir Sanat Dalı”

Mimesis Söyleşi / Güncel konulara dair hazırladıkları performanslar ve destan yorumları ile sahnede daha çok topluluk olarak görmeye alıştığımız Mezopotamya Dans’tan yeni yılda solo bir proje çıktı. Mezopotamya Dans’ın ilk solo dans projesi 4 Kapı 40 Makam üzerine, projenin koreografı ve dansçısı Yeşim Coşkun’la yeni projeleri ve çağdaş dansla kurdukları ilişki üzerine keyifli bir sohbet gerçekleştirdik.

4 KAPI 40 MAKAM

Koreografi & Dans: Yeşim COŞKUN

Sanat Danışmanı: Serhat KURAL

Müzik: Cavit MURTEZAOĞLU

Afiş: Metin Çelik

Süre: 35dk.

Kendini biraz tanıtmak ister misin?

Benim için dansa çok hızlı bir giriş oldu okulla birlikte. Benim aklımda dans yoktu. Geçmişe çok takılmadan anlatayım. 2008 de MSGSÜ’nin  Modern Dans A.S.D’ dan mezun oldum. Sonra yüksek lisansa bir şekilde devam etmek istedim, bu sene okula tekrar döndüm. Ondan öncesinde dansa dair pek bir şey yoktu ama yaklaşık 18 yıldır MKM’deyim. Buranın çocuk kadrosunda yetiştim ve dolayısıyla burada dans etmek benim direkt seçtiğim bir yer oldu.

2005 yılında Serhat’la (Kural) beraber Mezopotamya Dans’ı kurduk. Biraz öncüsü olduk bu işin.  2005’ten beri de farklı projeler üretiyoruz. Güncel konular hakkında ve işleyebileceğimiz tüm materyaller üzerinden belirli temalar seçiyoruz ve projeler üretiyoruz. Şimdiye kadar da 8-10 projemiz oldu; bazıları performans, bazıları destan, bazıları da güncel konularla ilgili.

Son projen 4 Kapı 40 Makam  fikir olarak nasıl oluştu, çalışma süreci ne kadar sürdü? Bu süreçte nasıl çalıştın?

4 kapı 40 makam, önce bizim (Mezopotamya dansın) sonra benim uzun süredir yapmak istediğim ama içimde kalan bir projenin ürünü.  Alevi kültürü ve diğer inançları da içine alarak biraz geç kalınmış bir konu olarak hep hissettiğimiz ama tamamlayamadığımız bir konuydu.  Benim için ise; anne tarafım da baba tarafım da Alevi olduğu için, bir yaşanmışlık ürünü. Bu proje biraz o felsefeye de dayanan sadece Alevilik üzerinden değil, tüm Batini inançları da içine alan bir felsefe. Onun tasavvuf ve felsefe ile olan ilişkisi beni çok etkiledi. Aslında biraz anneme dayandırdığım da bir projedir çünkü onun ananeleri onun ritüelleri var yaşam içerisinde. Bu tarafı beni fazlasıyla etkiler.  Annemin de, anneannemden  kalma farklı davranış şekiller var, ha keza babaannemin…

Bu kısım ben 3.nesil olduğum için bende, hep eksik kalan kısım olmuş oldu. Biz (nesil olarak) İstanbul doğumlu olduğumuz için,  metropolün içinde kaybolan insanlar oluyoruz. Ama benim çocukken tüm hafta sonlarım yaklaşık 9-10 yaşıma kadar Cem Evleri’nde geçmiştir. O kültürü bilelim diye götürürlerdi bizi çocukken, aslında biraz da zorla götürürlerdi. Sonraki zamanlarda o mekâna bağlanan ve her hafta sonu onu düşleyen bir çocuk kümesi içinde büyüdüm. Bu bir yara gibi kalıyor içinde, çünkü büyüdükçe kopuyorsun. 10 yaşından itibaren okul vs. farklı sorumluluklar derken başka bir çevrede büyümeye başlıyorsun ve hayatın içinde kayboluyorsun. Artık ben o Alevi özelliği ya da içimde yarım kalan o kısmı biraz ortaya çıkartmak istedim. Aslında bu projenin ilk çıkış amacı buydu. Nasıl bunu daha tasavvufi ele alabiliriz ve 4 kapı 40 makamın herkesin bilmediği o 4 kapı dediğimiz Şeriat, Tarikat, Marifet, Hakikat’ in kendi içindeki anlamlarını nasıl açabiliriz, nasıl işleyebiliriz üzerinden fikir üretmeye başladık.

Projenin çok önemli bir müzik ayağı var. Müzik dans çalışmaları nasıl oldu? Bu proje solo dans olmasına rağmen; bir toplulukta dans ediyorsun bu projede topluluğun nasıl katkıları oldu?

Müzikler için Cavit Murtezaoğlu’na gittim. Kendisi konuya ilişkin çok fazla bilgisi ve derinliği olan biriydi. Çok fazla şey paylaştık, çok fazla şey tartıştık. 8 ay boyunca bu işin metinsel kısmını çok fazla tartıştık. Başta bu proje ortak bir projeydi. Ondan sonra yollar ayrıldı; Müziklerini gene o yaptı tabi ve Mezopotamya Dans projesi olarak devam ettik.

4 kapı 40 Makam’ın bizim için yeri çok büyük. Çünkü daha önce güncel konulara çok fazla değindik destanlara çok değindik; Kawa destanı Mem û Zin gibi. Bu hem güncel hem ritüel olarak işlediğimiz ilk konu; hem gündelik hayata değinen hem de o ritüelleri korumak adına bir inanışa duaya değinen bir eser.

Bu anlamda Mezopotanya Dans’ la bağı çok güçlü. Gelen tepkilerde çoğu izleyici şunu söyledi; “Niye bu kadar geç kaldı?” Çünkü Kürtlük sadece Kürtlük olarak değil; Alevi kesimi var, Sünni kesimi,  Şafi kesimi var. Bu noktadan bakarsak her kesimi de ilgilendiren bir konu. Bu noktada güzel tepkiler geliyor. Projeye buradan baktık diyebilirim. Bölgede turneler yaptık ama daha henüz az. Diyarbakır’da 3 Batman’da 1 gösteri yaptık ve İstanbul’un ilk ayağı da Maya’da oldu. Henüz gideceğimiz çok yer var; bölge turnesi, Batı turnesi olacak İzmir, Ankara gibi… Gelen ve daha da gelecek tepkiler üzerinden daha da forma kavuşturmayı düşünüyoruz. Mesela, İstanbul üzerinden çok geribildirim aldım; çok hoş bir şey, çünkü İstanbul seyircisi ilk defa izliyor.

Sen dansa, modern dansla başlamışsın, konservatuarda farklı tarzlar çalışabiliyorsun ama bir yandan da çocukluğunda Cem Evleri’nde geçmiş. Semah ve ritüelistik hareket, hem hareket dili hem de duygusal yoğunluk olarak oldukça farklı. Bu projeyi çalışırken senin deneyiminle bu alanlar; tabi ki birbirinden çok faklı olmak zorunda değil; nasıl buluştu?  4 kapıyla kurduğun ilişkiye dair doğaçlarken çıkardığın yorumlar, buluşlar nelerdir?

8 aylık süreç boyunca provalar hep devam etti. Yaklaşık 11 ayda proje toparlandı. Bu süreç zarfında çağdaş formla ritüel bir formu sentezlemek çok zor oldu. Çağdaş bir formdan direkt semaha geçilmiyor mesela. Semahtan da çağdaş forma geçmek çok zor oluyor. Gösteri içinde hala bazı yerleri istediğim gibi hissedemiyorum. Çalışırken tema tema gittik. 4 kapı var ve hepsinin kendi içinde bambaşka yönleri var. Şeriatın ulaştığı yer; bildiğimiz kavramların çok dışında;  benim için bir kurallar bütünü… Bir resmin içine sokuyor seni. Onu yaparken “Şeriat nedir?” diye düşünüyorsun. Koreografiyi çalışırken defalarca bunun tanımını yapıyordum. Kurallar bütünüdür, bir çerçevenin içindedir ve aslında birey hiç özgür değildir. Birey şeriat kurallarıyla bütünleşmek zorunda olduğu için bir teslim olma halidir. O yüzden bunu yaparken şunu düşünüyordum; ben bu dansta çok özgür değilim. Bütün alanı kullanamam, benim tek bir sınırım tek bir hattım olmak zorunda. O noktada konunun içeriği ile konuyu sınırlandırdım. Şeriat nedir? 4 köşedir, eğer kurallıysa. O yüzden 4 tarafa dönüş hakkım var, ama sadece tek bir yolda, sınırlı bir yolum diye hissettim. Tarikatta sadece dua eden, bir noktadan sonra yavaş yavaş o ortama kabul edilen kişi pozisyonundasın. Sürekli tanımlarla kendimi karşılaştırdığımda hareketler de şekillendi ve belli bir seviyesi olmaya başladı. Mesela, bir topluluğun içine girerken senin tanımadığın bir mekânsa orayı tanımak için arkada oturursun; bu yüzden şeriat en aşağıda başlamalı. Tarikat, diz üstünde… Marifet, Hakikat derken en karıştığın aslında kendini en çok dile getirdiğin yer, başka bir yer olmalı. Seviyelerine göre ve hareketlerin mekâna yayılışına göre seçimlerim oluştu. En zoru Hakikat’ti, en son bölüm. Aslında Şeriat, Tarikat, Marifet hepsi Hakikat’ e giden yolun sadece temsilcileri, onlara başka bir kapıyı açan… Önemli olan Hakikat’e ulaşmanın sınırı. Hakikat’e ulaştık mı? Zannetmiyorum, çok zor. Anlamını tartışırken bile boğuştuğumuzu kaybolduğumuzu hissedip “Acaba bu işin içinden çıkabilecek miyiz?” diye düşündüm tüm çalışma süreci boyunca. Koreografik olarak da çok zorlandım; çünkü, başka bir şey Hakikat. Okurken ve tartışırken şöyle diyordu hakikat olgusu; “Hem bir olmak hem hep olmak.” Çok zor bir şey.  Bazen bir lokalin altında sıkışıp kaldım, bazen etrafa sataşmak istedim; daha genele nasıl açabilirim diye. Koreografik süreç, bu anlamların içinde şekil buldu. Kendi içeriğini tartışmadan sadece bu hareket çok şık diyerek koysam çok fazla anlamını da bulmayacaktı, projeyi de başka bir yere taşımayacaktı. Teorik kısmı beni çok besledi diyebilirim.  Dansların estetiği, ona göre oluştu.

Destanlar muhtemelen çocukluğunuzda dinlediğiniz ve kendi hayal gücünüzde canlandırdığınız, size yakın gelen bir alan. 4 Kapı 40 Makam’da pek de bilmediğin bir alana girmişsin; okuyarak tartışarak konu hakkında bilgileniyorsun. İnançlı mısın ya da o kültürle kurduğun ilişkiyi bilmiyorum ama bilmediğin bir alanda proje üretmekle; daha tanıdık gelen bir alanda –destanlarda- üretim yapmak arasında nasıl farklılıklar yaşadın?

Bütün projeler zordur bir kere, kolay proje diye düşünmedim hiç. Ama destanın daha kolay bir yanı var. Destanın zorlu kısmı nedir? Çok kalabalık bir ekiple çalışırsın; bunun sanat yönetmeni olur, koreografik kısmı olur, müzik kısmı olur, reji kısmı olur. Her şey daha karmaşıktır; ama destanda belli temaların vardır ve o temaların nereye gideceğini bilirsin. Destanda konuya çok hâkimsindir. Mesela kötü bir karakter gelir onun iblisleri vardır. Bunu sahneye koymanın bin türlü hali vardır. Şekillerden şekil beğen gibi; çok fazla seçeneğin oluyor.

İnançlıyımdır. Ailemden aldığım kültürü kendi içimde yaşatan biriyim ama bunun gerekliliklerini ne kadar yerine getiririm bu ayrı bir konu. Getiremiyorumdur da çoğu zaman; ama bu konu dediğin gibi çok zor bir konu. Çünkü hem içinde yaşadığın hem inandığın konu ama aynı zamanda vakıf olduğun bir konu da değil, bir noktadan sonra o seni geriyor. “Acaba bu işin altından kalkabilecek miyim?” sorusu her zaman var. Çoğu projede toplu çalışırız ama burada ilk kez yalnız kaldım. Çalışırken çok enteresan bir şey oldu. Bazen yıkıma uğradım, binlerce şey yapıyorum ve yaptığım şeyler çok güzel çok estetik geliyor önce. Sonra videoya çekiyorum izliyorum, bomboş… Estetik olarak baktığımda süper hareketler var; ama ifade ettiği şey o kadar konunun dışında olabiliyor ki bana tek seçenek kalıyor, çöp… O an şunu fark ediyorum; ne yaparsan yap bu konunun özgünlüğünden dolayı, özel bir şey olmalı. Bu zemini metinsel olarak iyi doldurman gerekiyor. O zaman her estetik gözüken şey bu konunun cevabı değil, diye bakıyorsun. Dolayısıyla benim için bu projedeki en önemli şey şuydu; dans etmek o kadar da önemli değil.  Önemli tabi ki; ben bir dansçıyım ama bu proje için benim ne ifade ettiğim ya da bu proje bende ne anlam bulduğu durum çok önemliymiş. Bunun destanla çok farkı var; destanda hem anlatırsın hem hareket kaygın olur her zaman; bunda öyle bir kaygım oluşmadı.

Ben müzikleri çok güçlü buldum. Müzikle çalışma süreci nasıl oldu? Müzikleri alıp onlar üzerine mi doğaçladın yoksa sen anlamlar üzerinden hareket doğaçlaması yapıyor ve müzikle mi paslaşıyordun? Cavit Murtezaoğlu’yla birlikte bir proje olacaktı demiştin sonra nasıl yolların ayrıldığından da bahsetmek istersen…

Ben hiçbir zaman şuna inanmadım; ben koreografileri yapayım sonra müzik gelsin ya da müzik gelsin ben üzerine koreografi yapıyım. Çok destekli çalıştık Cavit Hocayla. Bana çok kaba bir taslak verdi. Ben onun üzerine koreografi çıkardım sonra o izledi; üzerine bir şeyler getirdi. Sonra ben tekrar çalıştım. Bence böyle olması gerekiyor. Çünkü müzik dansı beslediği kadar dans da müziği besliyor. Cavit Hoca da beni ne kadar izlerse o kadar başka bir şey getirdi. Bütün müzikler böyle karşılıklı geldi.  Bu paylaşım bana çok iyi geldi. Bir anda parçanın kıvamı, ritmi değişebiliyor; benim enerjime göre Cavit Hoca’nın ritmi değişebiliyor. Onun getirdiği müzikle ben başka bir şeyin içine giriyorum ve bir dakika hocam burada başka bir şey çıktı, demek ki böyle gitmesi gerek deyip bir şeye karar veriyoruz. Bazen bir enstrümana bile ortak karar verdik, bazen dansın içindeki benim konumlanmama müdahale etti. Bu çok özel bir şey. Hazır gelen bir müziğin üzerinde koreografi yapmak bana birazcık basite kaçmak gibi geliyor.

Bu proje senin ilk solo performansın ve solo proje çıkarmak nasıl bir duygu? Ve topluluğun diğer üyeleriyle nasıl alışverişler oldu; zaten Serhat  sanat yönetmenliği yapmış.  Toplulukla yaptığın turnelerde gelen tepkilerle solo performansla yaptığın turnelere gelen tepkiler arasında farklılaşma oldu mu? Bu senin için nasıl bir tecrübeydi?

Solo proje her zaman zordur. Benim ilk solo dansım ama bu benim projem değil; Mezopotamya Dans projesi… Batman’da bu sene Batman Tiyatro Günleri yapıldı ve biz onun açılışını yaptık. Tıklım tıklımdı seyirci; 350 kişilik salonda 400 kişi vardı. Bizim grubun projesi ama ilk defa ben soloya çıkıyorum; enerjim düştüğü sırada her şeyi mahvedecek olan benim ya da enerjim tavan olduğu noktada her şeyi göklere çıkaracak olan benim. Serhat sanat yönetmeni olduğu için dışardan izliyor ve her seferinde özel değerlendirmeler yapıyor. Sanat danışmanının her seferinde dışardan izleyip her seferinde değerlendirme yapması çok özel bir şey. Bu noktadan sanat danışmanı mevzusunu da açabiliriz, çok destekli çalıştık Serhatla. Her ne kadar solo bir performans yapıyorsanız da birinin dış göz olmasını önemsiyorum; bunun adı sanat danışmanı olur; gözlemci olur…

Bazen göremediğiniz küçücük bir ayrıntıyı dışardan birinin görmesi başka bir şey yaratıyor. Bu anlamda Serhat’ın bazı fikirleri projenin en sıkıştığı zamanlarda çok yol aldıran bir zemin verdi, bu çok özel bir şeydi benim için. Mesela Şeriatı çalışıyorum, düşünüyorum Şeriat bir küp, bir kare. Belki küçük hareket etmem lazım, belki hiç ilerlememem lazım dediğim noktada; uzun bir yol düşün belki geriye doğru gidersin demesi bile 6,5 dakikalık parçayı öyle bir açtı ki… Başka bir yere götürdü.  O kadar iyi hissettim ki; dış gözün solo projeler üzerinde çok fazla etkisi olabiliyor. Hem ışık olarak hem dış göz olarak hem fikir olarak. Serhat da bu işin içine giren fikirsel kısmında yer alan bir kişi olsa da başka bir yerden bakma şansı oluyor. Müzisyenden ve dansçıdan farklı bir yerden… Bunun projeye avantaj sağladığını düşünüyorum. Afişe de, bu bir solo projedir, diye yazmadık. Sahne bittikten sonra kulise gelen herkes büyük bir tebrik içinde ama, “Biz çok şaşırdık solo olduğunu bilmiyorduk Serhat’ı da sahnede bekliyorduk.” gibi tepkiler geldi. Bizi grup olarak görmeye çok alışık oldukları için… Sonuçta bu da bir ilk. Kısa geldi diyenler oldu; ama 35 dakikadan sonra tek kişi izletmek de zor bence.

İşin felsefi kısmına, metinsel kısmına dair çok pozitif eleştiriler geldi. Bazı yerlerden de olumlu negatif eleştiriler geldi.

Bundan sonra İstanbul’da ya da başka yerlerde temsiller olacak mı?

İstanbul’da Nisan sonu ya da Mayıs başı düşünüyoruz; ama, mekan henüz belli değil.  Farklı mekanlarda oynamayı tercih ediyoruz;  her seferinde farklı bir kesim gelebilir. Hep aynı kesime de oynamamak lazım. Yine Mayıs gibi İzmir, Bursa, Ankara turnesi olacak. Ama henüz tarihleri net değil.

MKM de farklı sanat alanlarında çalışmalar yapılıyor. Peki MKM’de dans etmek nasıl bir deneyim? Çok güçlü bir halk dansları geleneği var, buraya çağdaş formu koymak nasıl oldu? Sen bir sanatçı olarak kendi dertlerini; bakış açını MKM ye taşırken ne gibi sorumluluklar hissediyorsun?

Çok bocaladığımız dönemler oldu. Çok uzun bir geçiş süreci yaşadık. Buranın halk dansları ekibi hala var. 2004-2005’te bizim çok zorlandığımız bir kabullenme süreci oldu. Çağdaş form her ne kadar sahnede güzel bir şey gibi izlense de seyircinin bunun bir süreç olarak kabul etmesi gerekiyordu. O yüzden ilk gösterilerimizde metinsel ve teatral kısımlar çok fazla. Çünkü pat diye çağdaş dans formu veremiyorduk; acaba nasıl anlaşılacak nasıl bir eleştiri gelecek diye… Biraz zemin hazırlama projeleri oldu 2005-2006’da. Fakat şimdi gerçek seyircisi oluştu, özellikle bölgede. Tüm projelerimizi takip ediyorlar, hem internetten hem gazetelerden. Belli bir seyirci kitlesiyle sürekli yazışma halindeyiz. Başladığımız yıldan beri sürekli atölye yapıyoruz. Bu bizim sorumluluk anlamında dikkat ettiğimiz şey. Her yıl 10-12 kişilik atölye kuruyoruz; şu an da devam ediyor. Bu atölyelerden hem MKM’ye hem projelere katkı (onların da kendi olanakları doğrultusunda) yapabilecek insanları aramıza almaya çalışıyoruz. Geçen yıl ki atölyemizin 40 dakikalık bir atölye sunumu oldu; bir kadın projesiydi. Adı Sessiz Çığlık’tı. Oradan gruba dahil olan 3-4 kişi oldu. Bu işin organizasyon kısmında, izlek kısmında, MKM’nin organizasyonu kısmında çalışmalarımız da bulunuyorlar. Seyirciye dönüp bakarsak zamanla genişledi kitlemiz. Bu benim için önemli. Bizi çok sert eleştirenler sonraki yıllarda sempatizanımız olmaya başladı. Bunlar benim için çok özel şeyler.  Bizim duruşumuzla ve bizim ortaya koyduğumuz şeyle ilgili. Zor bir süreç oldu ama şimdi oturan bir şey var. Hala buradaki halk dansları ve çağdaş dans birbirini besler. Mesela Kawa destanı hangi döneme, coğrafyaya ait, Şahmeran hangi coğrafyaya ait ya da bunun bedensel devinimi ne gibi sorular üzerinden onlara danışıyoruz; onlar bize danışıyor. Bu anlamda artık zengin bir yerdeyiz.

Ben dansçı olarak şunu kendime soruyorum; “Ben ne yapmalıyım ki kendi çağdaşlarıma değebileyim?”. Halk danslarından gelen bir insan olarak halk danslarını gündelik hayattan çıkan ve dinamizmini ordan alan bir alan olarak görüyorum; ama şu an konservatuarda 4 duvar içinde belli notasyonlar öğreniyorum ve bu ikisini nasıl birbirine değdirebilirim diye düşünüyorum. Buradan şuna gelmek istiyorum. Kürtler üzerinde zaten yıllardır uygulanan modernleştirme projeleri var ve sanat bu konuda kolayca kullanılabiliyor. Sanat, bu anlamda insanlara acı çektirmeden belli kültür politikalarının dayatılabileceği bir alan. MKM’de sanat yapan bir insan olarak buraya dair düşüncelerin neler? Kültürün kendi dinamiklerinden kopmadan sanat yapmak senin için önemli mi, böyle kaygıların var mı?

Modernleşme sadece Kürtlere dayatılan bir hastalık değil, tüm halkalara dayatılan ve tükettirmeye çalışan bir araçtır aynı zamanda çağımızda egemen sistemin bütün halklar üzerinde uyguladığı bir hastalıktır. Ama içerisinde, günümüz yaşam koşullarına olumlu sonuçlar doğuracak dinamikler de mevcuttur. Biz bu dinamikleri Demokratik Modernite olarak tanımlıyoruz. Fakat halk olarak biz (Kürtler) yoğun bir şekilde modernleşmeyi tartışan ve çözümlemeye çalışan bir yerde de duruyoruz.

Çağdaş dans formunu halk danslarını geride bırakan bir form olarak ortaya koymuyoruz. Halk dansları hala devam eden ve kendi formunu koruyan bir yerde. “Biz daha modernini yapıyoruz, bu başka bir form.” gibi yerlerden hiç yaklaşmadık. Yaptığımız dansı ya da ortaya koyduğumuz şeyi de modernleşme olarak algılamıyoruz.  Hareket formu olarak baktığımızda çağdaş dans formu gerçekten çok geniş. Senin neyi, nasıl ele aldığınla ilgili bir şey. Her ne kadar okulda bir kalıp, notasyon öğrensen de kolunu istediğin gibi kaldırırsın. İşlediğin konuya göre 1001 türlü kaldırırsın kolunu. Çağdaş dans formunu Isadora Duncan felsefesinden alıyoruz. Bununla hem günceli, hem destanı anlatırsın. Özgür bir alan, özgür bir sanat dalı. Her zaman yapmak istediğimiz ama adını bilmediğimiz, adını koyamadığımız bir formmuş. Başta zordu ama sonra rahat kabul gördü. Sert de olsa cevabını hemen alabildiğimiz bir alan. Sert de gelse yumuşak da gelse cevabı bana direkt gelen bir şey, beni çok geliştiren bir şeydir. Cevap gelmediği noktada “Ben ne yapıyorum, bunun cevabını neden alamıyorum.” dersin; böyle bir durumumuz olmadı. Bir şeyi anlatırken “Ben sanatı toplum için yapıyorum.” yanılgısına çok düşmemek gerektiğini düşünüyorum. Ben zaten oradan kopuk biri değilim. Başka bir sınıfta da değilim. Her zaman “Ben ne problem yaşıyorum?” diye sormanın önemli olduğunu düşünüyorum. Dil sorunu yaşıyorum.  Bazı yerlerde kendimi ifade ederken kendi dilimde konuşamıyorum ya da benim kimlik sorunlarım var ya da kendi var oluşumla ilgili sorunlarım var. Kadın sorunlarım var. Tüm bunları düşünüp kendi sorunlarından yola çıktığında zaten sana hitap eden kitleye ulaşıyorsun. O yüzden kör bir yerden; “Acaba kopuk muyum? ” diye düşünmüyorum çünkü hep bir bağım var o geçmişle…

Kadınlık üzerine konuşunca aklıma şu geldi. Gösteride en etkilendiğim nokta senin bir kadın dansçı olarak solo performansını güçlü bulmamdı. Mesela, bana dramaturjik olarak geçmeyen yerler oldu ama güçlü bir performans izlediğimi düşündüm. Kadın olarak dansçı olmanın sence zorlukları var mı?

Güzel bir soru bence. Türkiye’de kadın dansçı olmanın zor olduğunu düşünüyorum. Ben sahnede kendimi iki kez düşünüyorum. Kadın dansçı olarak izlenmekten çok gurur duyuyorum. Ama bazen de düşününce, kadın değil de cins olarak izlenmekten hiç hoşlanmıyorum. Kostüm seçerken bunun zorluğunu yaşıyorum. Projeyi ifade edeceği bir yerde olmalı. Örneğin, bu proje için çok uzun bir etek uzun bir kaftan seçtim. Bu, ritüeli tamamlayan bir şey. Fakat, “İçine giyeceğim tayt kısa olursa ve etek dönünce gözükürse bu formun içinden çıkaran bir şey olur mu?” diye de sorguladım. İnsanlar o zaman başka bir şey izleyecek ve bu projemi zedeleyecek diye de düşündüm.

Yani bu senin düşünmen gereken bir mesele oluyor.

Evet. Senin o gösteride baktığın yeri başkası bambaşka görebilir. Bunu kendimi kısıtlamak için değil, anlatmak istediğim konu için düşünmek zorundayım. Bu da benim projemin gitmesi gerektiği noktayı değiştirir.  Bence bu noktada sahnede kadın olmanın çok fazla zorluğu var.  Bir erkek için böyle olmuyor bence.

Çok teşekkür ederim.

Gizem Aksu / MİMESİS