Tek Kişilik Ordu Özdemir Nutku

Bir elinde purosu, diğer elinde çanta. Saçları her zamanki gibi arkadan bağlı. Ağır ağır fakültenin koridorlarında ilerliyor Özdemir Nutku (81). Yürüyen kütüphane kim bilir yine hangi oyunun rejisini düşünüyor.

Bir süre kantin köşesinde muhabbete dalan öğrencilerle şakalaştıktan sonra başka bir yere yöneliyor. Telefonlaşıp kapı önünde buluşuyoruz. Bu kez purosunu yakmış, güneş gözlükleri gözünde. ‘Arabaya atla’ diyor, yolculuk başlıyor. Özdemir Nutku’nun evine doğru gidiyoruz, Karşıyaka’ya. İstanbul-İzmir’i konuşurken hoca bir hız yapıyor, yüreğimiz ağzımıza geliyor. Bu yaşta bu dinamizm, hız, pes doğrusu. ‘Nereden geliyor tutkusu?’ diye düşünürken, söz alıyor: “Almanya’dan kalan bir alışkanlık oğlum, anlatırım…” Yarım saatlik bir yolculuktan sonra evine varıyoruz. Kapıda haylaz bir köpek karşılıyor bizi, hoca salona davet ediyor. Ev iki katlı, odanın duvarları rengârenk maskeler, tablolarla süslenmiş. Ev değil sanki sanat müzesi. Hoca atıştırmalık bir şeyler hazırlarken odasını görmek için sabırsızlanıyorum. Bugüne kadar Türk tiyatrosu için 104 eser, binlerce makale yayımlayan birinin çalışma ortamı nasıldır acaba? Kısa bir süre sonra yukarı çıkıp, koridorun sonundaki odasına giriyoruz. Her taraf beyaz mobilyalarla döşeli. Camların arkasında yüzlerce tarih kitabı, bilgi, belge, fotoğraf… Bütün tiyatro tarihi karşımızda, film ve müzik koleksiyonu için özel yer ayrılmış. Teknolojiyle arası çok iyi olan hoca, günde en az 10 saat burada çalışıyor. İş Bankası geçenlerde kendisinden 19 Shakespeare çevirisi istemiş, 15’ini çevirmiş, diğerleri üzerine çalışıyor. Albümüne bakarken karşımıza kimler çıkıyor, kimler? Öğrencileri Zuhal Olcay, M. Ali Erbil, Selçuk Yöntem, Altan Erkekli… Onların yaramazlıklarını anlatıyor, kendisinin gizli hayatını.

ÇOCUKLUK – Lider olmak istedim

1 yaşında… – Yaramaz bir çocuk olduğum söylenemez. Küçük kardeşim Babür’le çok çatışırdık. Hep lider olmak istedim, oldum da. Babamız çok otoriterdi, bu yüzden annem bizimle muhatap olurdu. Ceza olarak sinemaya, tiyatroya gitmemiz yasaklanırdı. Babamın Türkiye’ye getirdiği 30-35 yenilik var, nota bilmeden piyano çalardı. İşinden dolayı birçok il gezdik. 1. sınıfı Isparta’da, 2. sınıfı Moda’da, 3. sınıfı Yel Değirmeni’nde okudum. Haydarpaşa’da anneannemin evinde çok kaldım. Pandispanya Çocuğu, Kibritçi Kız, Nasrettin Hoca hikâyeleri okur, ayda iki-üç defa tiyatroya götürürdü. İkinci sınıfta Ankara’da teyzemle beraber Tatbikat Sahnesi’nde Madam Butterfly’yi izledim, ilk gördüğüm profesyonel oyundu. Beni tiyatronun kucağına attığını söyleyebilirim. Babam Carlo Kapoçelli’yi tanıyormuş. Onun aracılığıyla seçmelere katıldım, kabul gördüm. Halkevi’nde Tarla Kuşu Opereti’nde rol aldım ve ilk defa profesyonel oldum.

ONU ANLATTILAR – Nöbetçi eczane gibiyim

Hülya Nutku (Eşi): 6 yıl asistanlığını yaptım, 34 yıldır da evliyiz. Onunla beraber olmak için özveri gerekiyor. Sürekli üretim aşamasında, birazdan çay-kahve isteyebilir diye hazır bekliyor insan. Nöbetçi eczane gibi oluyorsunuz. Ancak bir kadın için muhteşem biri. Kimsenin kalbini kırmak istemez, biri üzülünce onunla beraber üzülüyor. Çocuklarıyla çok fazla oyun oynamadı. Absürt hikâyeler anlattı, çalışmadan arta kalan vakitlerini paylaştı. Bir ayrıntı paylaşayım: “Yazın bizim eve gelen giden çok olur. Misafirleri hep ben karşılarım, o içeride üretir. Kültür Bakanlığı yarışma açmıştı, 20 yıldır üzerinde çalıştığım Orhan Asena kitabını bitireyim dedim. O salona geçti ben odaya. O yıl bir kitap bitirdim, o iki. Tatile gidiyoruz denize girmiyor, kitap çeviriyor.”

Derin bir yerdedir

Elif Nutku (Kızı): Onu hem baba olarak çok sevdim hem Özdemir Nutku olarak. Çok çalışırdı, devamlı çalışırdı. Sanki çalıştıkça yüzü parlar, içinde güneşler yanardı. Babam o kadar çalışmasaydı ben MSÜ Devlet Konservatuarı Tiyatro bölümünde onun kitaplarıyla biçimlenemezdim. Her öğrenci gibi… Çok zeki bir adamdır. Çünkü zekânın gerektirdiği espri anlayışı ve alçakgönüllülük ona adeta yapışmış gibidir. Herkesle konuşacak bir konusu vardır. Derin bir yerdedir babam. Ama gerekirse bir tatlı su, boğaza kaçmayan. Üzüldüğü zaman belli etmeyi sevmez, sevinçlerini tüm coşkusuyla paylaşır. Küçük şeylerden mutlu olur, içtenlik değerlidir onun için. Yapmacıklığı sevmez…

ALMANYA – Figüran Nutku, pistlere çıktı

1950’de Ankara’ya gittik. Babam istediği için Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne yazıldım. Soğuk, samimiyetsiz bir ortamdı. Öne oturduğum için bıçakla tehdit ettikleri oldu. Sınavlara girmedim, tiyatro okumak istediğimi babama söyledim. Destek verdi, İngiliz Filolojisi’ne yazıldım. Okulu başarıyla bitirince Almanya’ya davet edildim. Georg-August Üniversitesi Tiyatro Okulu’nda Heinz Hilpert’in dört yıl asistanlığını yaptım. Onun sayesinde kendimi çok geliştirdim, Brecht’in arşivine girdim. Bir gün bir ilan gördüm: ‘Terziye şoför aranıyor!’ Gittim, ‘Terzi’ isimli yarış arabasına şoför arıyorlarmış. Yarış başına 3 bin mark veriyorlardı, 180 mark da burs geliyordu. İki yıl böyle sürdü. Bir de saati 25 marka figüranlık yaptım. İtalyan ve İspanyol oluyor, sadece bir kelime konuşuyordum. Kampüse lüks arabalarla giriyordum. Lordlar gibi yaşadım yani. Ancak doktoramı Türkiye’de iki yılda zar zor kabul ettirdim.

İZMİR – Rica ile okul değiştirdim

Türkiye’nin ilk kamyon tiyatrosu İzmirde. (1991) – Boğaziçi Üniversitesi benimle çalışmak istedi. Sadece yüksek lisans olsun dediler kabul etmedim. Bir de sanat camiasını gördüm. Birbirinin arkasından konuşanlar, kıskançlıklar… Vazgeçtim, kabuğuma çekildim. İzmir’e geldim bir ara, iki konferans verdim, salon tıklım tıklım doldu. Ege Üniversitesi rektörü beni çağırdı, fakülte kurmamı istedi. Hiç istemiyordum, bahaneler uydurdum. Açık çek verdi, mecbur kabul ettim. Öğrencilerle beraber sahne yaptık, hepsi 5 yılda mezun oldu. Üniversiteler arası geçişim de çok ilginç. ‘Sahne Sanatları Bölümü Dokuz Eylül’e bağlanacak’ dendi. O zamanlar dekanımızın evi Alsancak’taydı, yürüyerek gidip geliyordu. Evimiz yakın, burada kalalım, dedi. Ben de onu kırmadım. Evim Bornova’da olmasına rağmen üniversitemi değiştirdim. Böylece iki bölümün de kurucuları arasında yer aldım. 2000’de Kıbrıs’ta fakülte kurdum ama orada yaşayamadım. Çok sıkılıyor ve köreldiğimi hissediyordum. Ondan İzmir’e geri döndüm.

ROBERT KOLEJ – Yazın hayatım değişti

İlkokuldan sonra koleje geçtim. Rahmi Koç, İbrahim Bodur, Şakir Eczacıbaşı bizim okuldandı. Çiçek Pasajı’na gidip Oktay Rifat, Melih Cevdet’leri uzaktan izlerdik. Yakın bir masaya oturup ne konuştuklarını dinlerdik. Biz de sanatla uğraşıyoruz ya! Okulda yazları tekne turları düzenlenirdi. Gez, dolaş, eğlen… Babam bunlardan sıkılmış olacak ki okul bitmeden bir yıl önce bana iş buldu. Sabah 6’da Bebek’ten gemiye binip gidiyor, tamirhanelerde yağ, pas içinde çalışıyordum. Bir yaz böyle sürdü. Türkiye’nin farklı bir yüzünün olduğunu gördüm, hayatım değişti. Öyle ortamlardan uzak durdum, kendimi üretime verdim. 30 yıl sonra Aydın Cumalı’nın resim sergisinde bir araya geldik. Özel korumalarla onlarca siyah lüks araba geldi. Kolej arkadaşım olan bir bayan yanıma yaklaştı. “Biz geziyoruz hâlâ, bir tek Özdemir üretiyor.” dedi. Benim evlerim, arabalarım yok ama doğru şeyler yapmışım demek ki.

BİLİNMEYEN YÖNLERİ – Korkudan müstear isim kullandım

19 yaşımda ilk şiir kitabım Eller’i yayımladım. Orhan Veli’den etkilendiğimi söyleyebilirim. Ankara’ya gidince, kendimi Mavicilerin arasında bulmuştum. Attila İlhan, Orhan Duru, Ahmet Oktay… Her günü beraber geçiriyorduk, çarşambaları bizim evde toplanır şiir konuşurduk. Attila’dan dolayı sürekli polis takibindeydik. Mavi dergisinde ilk tiyatro yazılarımı kendime güvenmediğim için Ergün Tosun ismiyle yazdım. Safariye çıkan Tosun adında maceracı bir arkadaşım vardı, Ergün Balcı da Milliyet’te dış politika yazıları yazıyordu. İki ismi alıp özel bir isim çıkardım. Almanya’ya gidene kadar toplam 4-5 yazım böyle çıktı. Eğitim aldıktan sonra Doktor Özdemir Nutku adıyla Pazar Postası, Yeni Gün, Öncü’de devam ettim. Sporcu tarafım da var. Kolej yıllarında Türkiye geneli dereceler aldım, son iki yıl atletizm kaptanı oldum. İlk ve son konserimi 18 yaşımda Beyoğlu Saray Sineması’nda verdim. Konserden 6 ay sonra jimnastik çalışırken elimin üstüne kapak düştü, bütün parmaklarım kırıldı. Sonra caza yöneldim.

Ayhan Hülagü

Zaman