Düstur-u Zelil ve Dava Üzerine

Dr.Türel Ezici

Türel Ezici

Ankara Üniversitesi DTCF Tiyatro Bölümü “Düstur-u Zelil”, Hacettepe Üniversitesi Ankara Devlet Konservatuvarı Sahne Sanatları Bölümü ise “Dava” oyunlarıyla 27 Mart Dünya Tiyatro Günü’nde Ankaralı seyirciyle buluştu.

Verilen tiyatro eğitiminin devamı, sınanması özelliği taşıyan öğrenci sahne uygulamalarını dergi sayfalarında değerlendirmek, hiç kuşkusuz dünyanın en zor işlerinden biri. O nedenle bu uygulamaların değerlendirilmesi, profesyonel uygulamalardan farklı eleştiri-inceleme ölçütlerine bağlı olmayı gerektiriyor. Öğrenci sahne performansları nasıl eğitimi sınıyorsa, bu performanslar üzerine yazılan yazılar da eğitime bir başka boyutta katkı sağlamayı ilk amaç ediniyor.

Tiyatro eğitimi veren okullarda ‘pedagojik bir süreç’ olan oyun uygulama çalışmalarında, temsil hazırlık sürecinde yapılması gereken teorik-uygulamalı dramaturgi çalışmalarının, diğer uzmanlık alan uygulamalarının öğrenciye sağlayabileceği katkıyı önemsemek gerekiyor. Eğitim içinde bu süreç profesyonel sahnelerdeki uygulama tercihlerinden çok farklı bir akademik anlam, önem taşıyor çünkü. Dolayısıyla sahneleme ediminin sadece rol yorumlarını, sahne, mizansen tasarımlarını değil, bir rejisörün yönlendiriciliğinde dramaturgiden dekor-kostüm-ışık-görüntü tasarımına, dans-hareket tasarımından müzik-efekt tasarımına kadar, birim eğitmenlerinin uzmanlık alanlarını buluşturan bir ‘nihai amaç’ tasarımı olduğunu; tiyatro öğrencisinin sahnelemede bütün bu ögelerin birlikte, interaktif çalışmasını ‘bir sistem içinde’ öğrenmesinin sağlıklı bir sahne eğitiminde önkoşul oluşunu dikkatle değerlendirmek gerekiyor.

Post-modern yazımdan post-modern sahne uygulamasına: “Düstur-u Zelil”

DTCF Tiyatro Bölümü’nün hem mezuniyet hem de ‘Dünya Tiyatro Günü’ için hazırladığı oyun “Düstur-u Zelil” i 27 Mart öncesinde genel prova niteliğindeki ilk temsilinde seyretme fırsatı buldum. Oyunun başarılı, genç yazarları, bölümün son sınıf yazarlık öğrencilerinden Tunahan Von Paulus ile Alper Kaan Bilir;  yönetmeni, bölümün deneyimli sahne eğitmeni Yrd.Doç.Dr. Kadir Çevik. Hayli kalabalık oyuncu kadrosu lisans üçüncü ve dördüncü sınıf öğrencilerinden oluşmakta.

Yazımına bir dramaturgi toplantısında karar verilen “Düstur-u Zelil”, yine bölüm eğitmenlerinden, teorisyen, oyun yazarı Doç.Dr. Beliz Güçbilmez’in başarılı dramaturgi denetimiyle yapılan yazım çalışmalarında sahne metnine dönüşmüş. Oyun metnini okuduğunuzda George Büchner’in “Woyzeck” ve “Leonce ile Lena” oyunlarını buluşturan bir kolaj çalışmasının çok ötesine geçen, daha farklı bir çok kaynağı da kullanan metinler arası  özgün bir çalışmayla karşılaşıyorsunuz. “1001 Gece Masalları”ndan, “Eski ve Yeni Ahid”e, “Moğollar’ın Gizli Tarihi” ne hatta –belki- Michael Walter’ın “Yürüyen Gölge” sine, bilim kurgu filmlere, yaren sohbetlerinin hüner sınayan söyleşim oyunlarına uzanan geniş bir coğrafyadan  kurgular, kişiler, imgeler, mit, tarih parçaları, metaforlarla kuşatılıyorsunuz. Bütün bu ögeler zaman, zemin ve eylem’ in kaygan üçgeninde, Doğu’dan Batı’ya, bazen eşleşip üst üste biniyor, bazen birbirinin yerine geçiyor, bazen farklılaşıyor… Şimdide başlayan bir masal anlatısına/yazımına dayanan ‘açık yapıt’ olanca özgürlüğüyle, masalın anlattığı/yazdığı ana aksiyonu kollayarak çağrışımdan çağrışıma, imgeden imgeye yayılıyor; edebiyatın, dram yazımının bir türünden diğerine geçerek… Oyun metni tarihin, farklı halkların, mitin, masalın, hikayenin, şiirin, romanın, humorun, tragedyanın, dramın dilini, söyleyiş biçimlerini çok zengin bir Türkçe’de başarıyla buluşturuyor. Tıpkı oyunun ismi gibi: “Düstur-u Zelil”, “Yoksulun Yasası”.

Masalın anlattığı Woyzeck’in, Marie’nin, bebek Chiristian’nın öyküsü, Kral Peter’ in yönetiminde türlü haksızlıklarla, cinayetlerle, yoksullara reva görülen zulümle çürümekte, çökmekte olan, yeraltından seslerin geldiği, göl kıyısındaki Oranjiganetliler’in kentinde geçer. Moğol hakanı Cengiz Han’ nın kaçırılan karısı Börte ve hiç göremediği oğlu Cuci’nin gerçek yaşam öyküsü oyundaki masalda, Doğu’nun, zalim, yabanıl kahramanı, aşkıyla birlikte uykuyu da yitiren Şehit Han’nın trajik öyküsüyle örtüşür sanki… Şehit Han Kızı Lena’ yı kentin prensi Leonce ile evlendirme yoluyla kenti yakıp yıkmadan almak ister. Kentte kaybettiği sevgilisine zarar vermemektir amacı. Şehit Han’nın yıllar önce kaybettiği sevgilisi, Marie’dir. Masalcı Karl’ın yazıcısı Christian ise Şehit Han’nın gerçek oğlu… Sonunda düğüm çözülür, masal başa döner, Woyzeck Marie’yi öldürüp gölde intihar etmiştir. Masalcının Şehit Han’dan ona yitirdiği uykuyu yeniden vermesine karşılık istediği bedel ise bu kirli kenti tümden yakması, tarumar etmesidir.  “Sözün bir zamanı, kederin bir dermanı, zelilin bir düsturu var.” dır çünkü.

Sahnelemesinde bölüm eğitmenlerinden uzmanlık desteği alan, yönetmen Kadir Çevik, “Düstur-u Zelil” de iç içe geçerken karmaşa yaratabilecek, hayli yüklü dış ve iç oyunu ince ince işlenmiş bir reji yaklaşımıyla; etkili sahne tasarımı, ışık, kostüm, müzik –ki tek kelimeyle mükemmeldi- tercihleriyle başarıyla sahnelemiş. Çevik’in özellikle oyundaki merak ögesini, oldukça uzun oyunun ritmini hiç düşürmeden sona taşımadaki ustalığı; sahne ve rol yorumları için seçtiği farklı oyunculuk biçemleri dikkat çekiyordu. Woyzeck ve Marie için seçtiği gerçekçi biçem; Kral Peter’in sarayında hakim olan komik, grotesk üslup; Kara Orda ülkesinde Ho’Elun’ nun otağı sahnesindeki trajik yorum ve tüm rollerin öğrencilerce kusursuz oynanışları, Çevik’in bir eğitmen olarak da öğrencileri yönlendirmedeki deneyiminin kanıtlarıydı… “Düstur-u Zelil” sahnelemesinde oyunda -özellikle esprilerin uzadığı bölümlerde- söz yükünün Shakespeare’ i kıskandıracak denli fazla oluşu ve bazı oyuncularda ortaya çıkan diksiyon problemi ise seyirci için kısmen izleme-anlama zorluğu yaratan etmenlerdi.

Kafka’ nın sürrealist evreni: “Dava”

Hacettepe Üniversitesi Ankara Devlet Konservatuvarı Sahne Sanatları Bölümü Tiyatro ASD’nın bu yılki mezuniyet oyunu, Dünya Tiyatro Günü’nde ilk kez sahne ışıklarına çıkan Franz Kafka’nın “Dava” sıydı.  Andre Gide ve Jean Louis Barroult’ nun oyunlaştırdığı yapıtın sahneye koyucusu usta rejisör Erhan Gökgücü. Gökgücü’nün alt sınıflardan öğrencilerin de katılımıyla lisans dördüncü sınıf öğrencileriyle iki kast düzeninde çalıştığı oyunu, 27 Mart kutlama ve gala  temsili sonrasındaki bir başka gösteriminde, ikinci kasttan seyrettim.  Aylar süren yoğun prova süreci boyunca canla başla koşuşturmalarını izlediğimiz öğrencilerin ürünleriyle seyirci koltuğunda buluşmak her zaman olduğu gibi heyecan vericiydi.

“Dava” da rejisör Gökgücü Kafka’nın soğuk, uzak, psikolojik derinlikten, duygusal iniş çıkışlardan yoksun, mesafeli anlatım üslubunu sahnede etkili bir biçimde görselleştirmiş, rol yorumlarını bu üslup üzerine kurmuş. Kostüm seçimlerini de belirleyen, siyah, beyaz, gri rengin hakim olduğu geniş uzamda, dekor parçalarının, sahne eşyasının işleve yönelik olanca yalın kullanımıyla, kimi zaman eş zamanlı, durumları aktaran epizotlar biçiminde kurgulanan sahnelerin lokal, yarı loş aydınlatmasıyla yaratılan boşluk duygusu, Kafka’nın, yine anlatım üslubundan gelen boğucu, gerçeküstü evrenini başarıyla yansıtıyordu. Gerçekçi-psikolojik oyunculuk biçemine alışkın oyuncu öğrencilerin, rollerini rejisörün belirlediği olabildiğince ‘düz anlatı’ ya dayanan yorum biçemine uygun, düz anlatıda daha da önem kazanan oldukça düzgün bir diksiyonla ve kontrollü bir biçimde yorumlamaları övgüye değerdi. Hiç kuşkusuz “Dava”nın sahne uygulaması, role yaklaşımda öğrencilere farklı bir oyunculuk biçemini usta bir rejisörün eğiticiliğinde, yönetiminde deneyimleme bakımından çok önemli bir fırsat tanıyor, oyuncunun eğitimi için umut veriyor.

Oyun broşüründe Gökgücü Kafka’nın “Dava” romanı hakkında yorumcuların farklı görüşlerine değiniyor. Bürokrasi/statüko sarmalında bunalan bireyin fantastik anlatısına, Freudien bir düş kurgusundan yaşam/dünya tarafından kuşatılmış bireyin durumundan bi haber oluşuna uzanan görüşlerin ortak noktası ise görülen davanın ‘soyut’ bir dava oluşu. Gökgücü’nün itiraz noktası da burada… Oyun yönetiminde seçtiği dramaturgi tezi, bu davayı gerçekliğin kuşatıp baskıladığı bireyin, günümüze de ulanan ‘somut’ davası olarak sunmak… Kısaca bir anti-kahraman olan Joseph K.’ nın yıkımını hazırlayan suçun, oyun öncesinde işlendiği varsayılmakta… Yorum bu bağlamıyla Joseph K.’nın çevresinde tanık olup görmezden geldiği çelişkilere suskun kalışını ya da bunları fark edemeyişini infazının gerekçesi olarak sunmakta…  Her ne kadar broşürde değerli rejisör Gökgücü, sanat yorumcularını da dahil ettiği “bir takım aklı evveller’’ in kendisinin J.K. yı ‘suçlandıran’ yorumuna karşı çıkışlarına itibar etmeyeceğini baştan ihsas etse de, yazının girişinde belirttiğim gibi, okul oyunlarının değerlendirilmesinde öğrencinin eğitimine bir başka boyutta katkı sağlamak asal amaç.

Gökgücü’nün ‘Dava’ yorumunda Sartre’ ın varoluşçu vizyonuyla, Brecht’in diyalektik vizyonunu birleştiren bir metin değerlendirmesi olduğu seziliyor: Sistemi tarihsel olarak analiz etmek, tanımak, alternatif bir değişim seçeneği üstünde düşünmek ya da bunu gerçekleştirmek. En azından kendi sorumlulukları çevresinde bireysel bir farkındalık geliştirmek. Aksi yıkım… Herkes için… Ama bu yaklaşımda anlaşılamayan, Joseph K. sıradan bir küçük burjuva oluşuyla sistemin bir ürünü ise– ki öyle- sistemin suçu ona nasıl yüklenebilir?.. ‘Zelil’ Woyzeck’i, Cesaret Ana’yı suçlayabilir miyiz?.. Biz J.K. ile birlikte dava sürecindeki tüm fazlarda, sonsuz/sonuçsuz yolculuğu sürdürürken tüm ilgimizi nedenlerden nasıl uzak tutup bu adamın sonuna yönlendirebiliriz?.. Nitekim oyun boyunca J.K. yı tombaladan çeker gibi çekip emen ‘amorf iktidar’ın bileşenlerini tanıma arzumuz J.K’nın sonunu görmekten daha baskın ve zorlayıcı. Bu da Kafka’nın dayatması… Öte yandan J.K. da cezalandırılan, Sartre’ın “Sinekler” inde gerçekleşen Orestesvari bir bilinç ve eylemle özgürleşmenin eksikliği mi?.. Seyrettiğimiz oyun bütün bu soruların yanıtlarını hep birlikte vermeye angaje olmuşsa seçilen metnin bir Kafka metni oluşu düşündürücü… Kafka’nın bir yazar olarak birey ve gerçeklik hakkında düşüncesini açıklayan, son noktayı koyan tek sözcüğün ‘HİÇ’ olduğu malum. HİÇ’e sadık kalmak yazara sadık kalmak anlamında anlaşılmamalı. Sadece söz konusu olan özünde koyu bir nihilizm taşıyan, aslında tıpkı “Metamorfozis” de olduğu gibi yenilmiş modern insanın mitini yansıtan “Dava” ya ‘birey sorumluluğu’, ‘insanlık suçu’, ‘dine sığınma olumsuzlaması’ düzlemlerinde taşıyamayacağı kadar ahlaki anlam yüklerken ortaya çıkan çetin durum. Bu durum sistem insan ve değer öğüten bir mekanizmaya dönüşmüşse, böcekleşen, ezilip çöpe atılan, J.K. nın bir başka sureti olan Gregor Samsa’yı hangi dayanaklarla suçlayabileceğimiz sorusunu getiriyor akla.

Gide ve Barrault’ nun oyunlaştırdığı metinde bulunmayan, romanda ‘Adalet’in (ya da post-modern Tanrı’nın)  kapısına gelen, içeri alınmayan küçük adamın öyküsünün (Before the Law) rejisör Gökgücü tarafından oyuna yerleştirilmesi son derece zekice. Ancak Kafka’ nın bu metaforu da doğrudan varoluşsal bir ‘HİÇ’e hizmet ettiği için sorunlu. Rejinin baştan seçtiği ‘varoluş kanıtlayamayan sorumlu birey’ tezini desteklemede oyuna katkısı üzerinde daha etraflıca düşünmeyi gerektiriyor… Derrida’dan Tennessee Williams’a, Ethan Coen’e, Beckett’e, üzerinde düşünce üretilen, oyunlarda çeşitli biçimlerde karşımıza çıkan bu ‘bekleyiş’ öyküsü,  “Dava” da hem romanın hem oyunun bütün anlam katmanlarına açılan bir meta-kurgu oluşuyla çok olanaklı aslında. Ve gerçekten insanda sırf bu tem üzerine bir oyun yazma isteği uyandıracak kadar da kışkırtıcı.

( Bu yazı SAHNE Dergisi/ Mayıs-Haziran 2011’den alınmıştır.)



  tarafından yazılan diğer yazılar.

Yorum


işlemi tamamlayınız: