Rotası Ölüm Olan Otobüste Ağlayan Bir Yaşam

Mimesis Söyleşi / Sultan Kaleli’nin Tiyatro Boğaziçi’nin “Otobüs” oyunu üzerine, oyunda yer alan oyunculardan Aysel Yıldırım ve Senem Han ile yaptığı söyleşiyi okurlarımızla paylaşıyoruz.

Tiyatro Boğaziçi olarak geçen Mart ayından beri “Otobüs” isimli oyunu sergiliyorsunuz. “Otobüs” bir yolculuk esnasında tesadüfen bir araya gelen 10 kadının hikâyesini anlatıyor. Biz de sizden “Otobüs”ün hikâyesini dinleyebilir miyiz, bu oyun nasıl ortaya çıktı?

Aysel: Oyun yazarımız Sevilay Saral, bir gün çok etkilendiği bir hikâyeyle geldi: Doktor bir arkadaşı Van’a doğru giden bir otobüste yolculuk yapıyormuş; yol boyunca en ön koltuktan ince ince bir ağlama sesi duyulmuş. Yolcular merak içindeymiş. Sesin geldiği koltukta oturan genç bir kadın, yanındaki de dayısıymış. Dayıya kızın neden ağladığı sorulduğunda “yeni gelin, geri gönderildi, evine götürüyorum” demiş. Tek cümle. Sevilay buradan yola çıkarak bu oyunu yazma fikrini getirdi. Bir otobüsteki 10 farklı kadının ve bir “ölüm arabası”nın öyküsünü yazma fikrini ortaya attı. Ve böylelikle “Otobüs” serüveni başladı. Oyunun ilk versiyonu 2008 yılında Boğaziçi Üniversitesi’ndeki 8 Mart haftası kapsamında sadece kadınlara açık olarak sergilendi. Bir aylık sahne çalışması sonucu çıkarılmış bir taslak oyundu ama kaba hatlarıyla kurgumuz ve belli tiplemeler oluşmuştu. Daha sonra çalışmalar devam etti ve oyun kadınlara açık olarak sergilenecek şekilde hazırlandı; birkaç kez bu formatta sergilendi. Sonrasında ise bu oyunun aslında karma seyirciyle buluşası bir oyun olduğuna karar verilerek oyun karma seyirci için hazırlandı. Bu yeniden hazırlık süreçlerinde hem metinde çok ciddi değişikliklere gidildi hem de belli tiplemeler tamamen değişti. Oyuncu kadrosunda da değişiklikler oldu. Metin giderek olgunlaştı ve şu anda seyirciyle buluşan haline 2011 yılında kavuştu.

Sevilay Saral oyunun yazarı ama ekip olarak oyunu kolektif dramaturji ile sahneye taşımışsınız. Bu aşamada yazar ve oyuncular arasında nasıl bir ilişki kuruldu?

Aysel: Oyunun temel derdi şuydu: Birçok kadın cinayeti yaşanıyor. Bunlar gözümüzün önünde oluyor ve biz kadınlar olarak buna bir şey yapamıyoruz. Ne yapmak gerekiyor? Kadın kurumlarının, bu konu üzerinde örgütlü olarak çalışan kadın kurumlarının yaptıkları da maalesef yetersiz kalıyor. Ama bir yandan da kadınlar ölmeye devam ediyor. O yüzden de bunu tartışmaya açmak önemli. Bir kadın var, büyük ihtimalle ölüme taşınıyor, onu kurtarmak için neler yapılabilir? Bu bir ölüm arabası, bu arabanın rotası değişebilir mi? Bir kişi değiştirmeye kalkarsa diğer kadınlar ne yaparlar? Dram sanatı dediğimiz şey de zaten kriz anlarında oluşur. Bu öykü de aynen o şekilde. Bir kişi, içinde “namussuz” sayılan birini taşıdığı için büyük ihtimalle onun ölümüne doğru giden bu otobüsün rotasını değiştirmeye kalkıyor. Kadınlar buna destek mi olacaklar, köstek mi? Namusu nasıl tartışacaklar? Tartışma konusu bu. Kadınlar olarak bu meseleyi nasıl tartışmamız gerekiyor noktasında simgesel bir çağrışım yapılıyor aslında.

Senem: Oyun yazım sürecinde belli aralıklarla dramaturji tartışmaları yaptık, tiplemeleri tartıştık. Karakterlere neler ekleyebiliriz, hikayeyi ne şekilde derinleştirebiliriz, anlatıyı nasıl şekillendirebiliriz gibi noktalarda tüm kadro olarak metne katkı sunmaya çalıştık. Bu tartışmaların sonucunda bazı sahne ve karakterler revize edildi.

10 kadının her biri farklı bir toplumsal konuma ve hikayeye sahip. Bu 10 kadın tiplemesi seçilirken hangi kriterler göz önüne alındı, oyuncuların bu tercihe katkısı oldu mu?

Senem: Oyundaki karakter önerileri ilk önce yazardan geldi; ancak hep beraber yürüttüğümüz tartışmalar sonucunda bazı değişiklikler yapıldı. Mesela bir tipleme tamamen değişti; tartışmalar birçok tiplemenin de derinleşmesini sağladı diyebiliriz. Hangi kriterler göz önüne alındı sorusuna gelecek olursak, şunu söyleyebiliriz; sahnede gördüğümüz bu kadınlar namus meselesine dair farklı yaklaşımları olan kadınlar. Namus tartışması yapıldığında o otobüsteki 10 kadın da gerçekten farklı bir yerden konuşuyor. Dolayısıyla tiplemeler seçilirken çeşitlilik en önemli kriterlerden bir tanesiydi, ama onun dışında daha çok yazarın tercihi diyebiliriz.

Oyun, “namus” kavramı ve bu kavramı besleyen ataerkil sistem ürünü olan ve mutlak kabul görebilen söylemlere yönelik eleştirel bir üslupla yazılmış. Bu aşamada eğitim- araştırma ayağında nasıl bir ön hazırlığınız oldu?

Aysel: Proje ilk önerildiği andan itibaren, bir namus tartışmasını da içinde barındırdığı için ilk etapta nasıl bir çerçevede bu soruna yaklaşacağımızı tartıştık. İçinde yaşadığımız toplumun söylemleri içinde namus meselesi hakkında çeşitli ön yargılar olduğunu görmek zor değil. Mesela namus kavramını ortaya koyduğumuzda Türkiye’de yaşayan feministler olarak tabii ki namusu “iki bacak arasındaki şeydir” diyerek tarif etmeyecektik. Ya da “namus cinayeti” dendiğinde bunu “töre” olarak niteleyip belirli bir coğrafi bölgeye havale etmeyecektik. Mesele sanki törenin ve bir geleneksel yapının ürünüymüş gibi algılanmaya çok müsait; hatta bu kavram Türkiye’de Kürtlerle ilgili bir mesele imiş gibi de algılanabiliyor. Aslında namus, kadınların bedeni üzerinde ciddi bir baskı yaratan ve orta sınıf, üst sınıf, alt sınıf, geleneksel, modern tüm kesimleri kapsayan bir olgu ve bu çerçeve kafamızda kabaca vardı. Süreç içerisinde, bu düşüncemizi doğruladığını gördüğümüz çeşitli okumalar yaptık. Özellikle rahmetli Dicle Koğacıoğlu’nun namus üzerine çok değerli yazıları vardı. Bunlardan faydalanarak veya ar, namus üzerine yazılmış hazırlanmış çeşitli rapor ve çalışmaları okuyarak hem istatistiki veriler hem de olgusal değerlendirmeler içeren bir araştırma çerçevesi oluşturduk. Temel çerçevenin yanında tiplemelerin arka planına dönük çalışmalar da yapıldı süreç içinde; mesela karakterlerden biri fahişe, fahişelik üzerine arkaplan okumaları yapıldı.

Senem: Şunu anlamaya çalıştık: Kadınlar ve erkekler namusu nasıl tanımlıyor; namus kelimesini duyduklarında insanların akıllarına ne geliyor; bunu nasıl tartışıyorlar ya da hayatlarına yansımaları ne yönde? Mesela, namus erkeklik kimliği ile ne kadar ilgili? Süreç içinde bütün bunlar üzerine kafa yorduk Yani yaptığımız çalışmalar daha çok oyuna arka plan oluşturacak yönde çalışmalardı diyebiliriz.

Peki ekip içinde yer alan kadınların ortak bir namus tanımı var mı, yoksa herkes namusu kendi hayatında aldığı konuma göre mi tarif ediyor? Böyle bir tartışma yürüttünüz mü?

Aysel: En başta kendi hikayelerimizi anlatmıştık. Bunlar sadece kuramsal teorik tartışmalar değildi. İnsanlar kendi tanıdıklarından yahut bizzat kendi hayatlarından hikayeler paylaştı. Bizim paylaşımlarımız sadece bu projeyle de kısıtlı değil aslında. Kadın bedeni, cinselliği, bizim zaman zaman feminist tiyatro grubu olarak tartıştığımız şeylerdi. Dolayısıyla aslında benzer arka planlardan gelen kadınlar olduğumuz için ortaklaşan noktalarımız çoktu. Ama toplumsal olarak belirlenen ön yargılardan hala azade olmadığımızın farkındayız. Namus bizim için de mücadele edilmesi gereken bir çelişki, bir çatışmalı alanı. Dolayısıyla ufak ufak ya da büyük büyük bizim kendimize de dokunan tartışma var. Genelde de, ortak bir namus tanımı yapmak yerine, namuslu olmanın ya da namussuz olmanın “ne olmadığını” koyup, via negativa bir tartışma yürüdü. Oyunda da bunu görebilirsiniz.

10 kadın bir otobüste, konu da namus ise seyirciler arasında; didaktik bir şeyler mi yapılacak; feminizim propagandası mı izleyeceğim şeklinde düşüncelerle gelen insanlar mutlaka oluyordur. Fakat oyun bir şekilde bu algıları kırıyor. Sizce bunun nedeni nedir?

Senem: Hepimiz feminist olduğunu iddia eden kadınlarız ama aslında bir tane feminizm tanımı yok. Dolayısıyla feminist doğrular tektir ve herkes için geçerlidir demek mümkün değil. Aslında bu anlayışımızı oyuna ve tiplemelere yansıtıyoruz. Oyunda “işte bu tipleme gerçek bir feminist, feministlerin doğrularını dile getiriyor” diyebileceğimiz kimse yok. Hepsi hepimizin yaşantılarımızda gördüğümüz, görebileceğimiz kadınlar. Çalışmalarda bu kadınların hayatın içinden, yaşayan tipler olması için uğraştık. Dolayısıyla onlar namusu tartışırken de seyirci farklı kadınların namus kavramını farklı şekillerde yorumladıklarını görüyor.

Aysel: Propaganda tiyatrosu yapmıyoruz tabii, çünkü sanata öyle bakmıyoruz. Sahnedeki karakterler muhtemelen pek çok kadın ve erkeğin kafasında oluşan soru işaretlerini sahnede dile getiriyor ve oradan bir akıl yürüyor. Sahneyi didaktik bir şekilde “doğru”nun söyleneceği bir yer olarak görmüyoruz. 10 ayrı kadın 10 ayrı ideoloji; sahne aslında bir tartışma zemini. Tabii, herkes kendi gördüğünü okur tarzı bir yaklaşımdan da bahsetmiyoruz. Bu tartışma zemininden hareketle bir ortak akıl geliştirmeye çalışıyoruz.

Senem: Sahnedeki kadınlar gerçekten birbirinden çok farklı olduğu için namusla ilgili bir konuyu ele alırken gerçekten tartışıyorlar. Örneğin, bir karakter namusla ilgili çok klişeleşmiş bir şey söylerken etrafta ona itiraz eden veya onu onaylayan bir sürü ses çıkıyor. Biz bu yolla seyirci için de namus tartışmasını açmış oluyoruz. Çünkü kafamızda belki çok yer etmiş klişeleşmiş ve hiçbir zaman sorgulamadığımız algılar bu şekilde oyunda tartışmaya açılmış oluyor.

Bahsettiğiniz gibi “Otobüs” kadınların hikayesini anlatan bir oyun. Oyuncular kadın, hikayeler kadınların. Ancak Türkiye’de şöyle bir düşünce de mevcut: “Toplumsal yaşam içinde yaşadığı sorunlar sadece kadınların derdi değildir. Ülke bu sorunları sadece kadınlarla aşamaz. Erkekleri de bilinçlendirmek lazım.” Çalışmalar sürecinde siz nasıl bir yol izlediniz?

Aysel: Bizim aslında ne kadınları ne erkekleri “bilinçlendirmek” gibi tepeden bir bakışımız yok. Diğer yandan bu oyunlarda önceliğimiz, kadın meselesini gündeme almak ve kadın hikayelerinden yola çıkmak oldu. Hatta bu oyun da dahil başka oyunlarımızda da sergilemelerimizi öncelikle kadınlarla paylaşıyorduk; ama bu oyunda gerçekten mesele sadece kadınlara has alanı bağlayan bir mesele değil, aksine failinin erkek olduğu bir mesele namus. Namus cinayetlerinin, suçlarının, kadına yönelik şiddetin gerçekleştirildiği alan çoğunlukla erkek alanı. Ataerkil rejimin içerisinden doğan bir şey; failiyle bu meseleyi tartışman gerekiyor. Onu bilinçlendirmekten ziyade onu da bu tartışmalara dahil etmek önemli. Klasik namus algısını paylaşan ve yeniden üretenler olarak, kadınlar da erkekler de bu tabunun kurucusu.

Tiyatro Boğaziçi “Bir Kadın Uyanıyor” isimli oyununu sadece kadınlara sergilemeye devam ediyor. “Otobüs” de kadın hikayesi, “Bir Kadın Uyanıyor” da. Peki ikisi arasındaki farkı nasıl koyuyorsunuz da biri yalnızca kadın seyirciye, diğeri karma seyirciye sergileniyor?

Aysel: Kadınlara açık oyunlar yapmak ve kadın kamusal alanı yaratmak benimsediğimiz feminist bir politika aslında. Kadınların eğlence amacıyla bulundukları kamusal alanlar çoğunlukla ev içi mekanlardır. Örneğin kına gecesinde ev içi toplantısı vardır, ya da gelin hamamı yine kapalıdır ya da kadın günleri mesela bu da ev içerisinde gerçekleşir. Kadınlar bir alt kültür alanına hapsedilmiş, yaşam alanları ev içerisinde çoğu zaman. Bu toplanmalar neden bir tiyatro salonunda olmasın?

Bir de “Bir Kadın Uyanıyor” konusu itibariyle kadın mahremiyetini epey fazla içeriyor. Oyunda mesela jinekolojik muayeneler, ilk gece, bekaret gibi meseleler var. Bu konular karma alanda açılamaz mı? Elbette açılabilir. Ama, “salonda erkekler olsa, annem, teyzem, arkadaşım bu rahatlıkta izleyemezdi oyunu, bu derece gülemezdi diyen seyircilerimiz çok oldu. Tabi bu oyunun karma seyirciye açılması gerektiğini şiddetle savunan da çok seyircimiz var. Ama dediğim gibi, bu bir tercih.

Oyundaki karakterlerin hepsinin bir rengi, işaret ettiği bir şey var. Bu tercih yapılırken toplumsal gerçekliklerle bir paralellik kuruldu mu? Bilinçli bir tercih mi?

Senem: Renklerden de çeşitliliği vurgulamak amacıyla yararlanıldı. O nedenle kadınların adı Bayan Mavi, Bayan Beyaz vs. Bir skaladaki 10 ayrı renk esprisi. Kadınlar yarı gerçekçi yarı sembolik çizildiler. Şive kullanımı sınırlandı bu evrensellik meselesinden ötürü, özellikle de belli tiplemelerde.

Peki renklerin bu oyundan bağımsız olarak imlediği şeylere doğrudan bir referans var mı? Yani Bayan Siyah karanlığı mı temsil ediyor, Bayan Beyaz gerçekten masum ve saf mı, ya da Bayan Gri arabulucu mu?

Senem: Renklerin o tür çağrışımları mutlaka ki oluyor. Bayan Siyah’ın siyah olmasının tabii ki bir anlamı var, oyundaki en sert, en net tavrını koyan tipleme. Bayan Kahverengi gerçekten kahverengi, ağaç rengi, köklü olma gibi çağrışımları var. Şeker pembe tiki kız mesela. Ama her renk genel geçer anlamda çağrıştırdığı imgeleri sahneye taşıyor da diyemeyiz. Bizim için asıl olan kadınlar arasındaki çeşitliliği simgelemesi.

Aysel: Bayan Siyah gerçekten oyundaki en karanlık, en sert tipleme. Ama oyunun sonuna doğru, bundan nefret etse de daha duygusal bir moda, savruluyor. İçinde beyaz var. Beyaz ise oyun boyunca ağlayışına şahit olduğumuz bir tipleme olmasına rağmen, belki de oyundaki en cesur kararı, inancı doğrultusunda yaşayamayacağı için yaşamdan vazgeçme kararını sahiplenmiş tek karakter. İnatçı, onun içinde de siyah var. İki kız kardeş açısından bu denge sembolize ediliyor.

Kimi izleyiciler yazılı veya sözlü olarak oyuna dair görüşlerini paylaştı. Bir kısmı net bir mutlu sonla değil de daha fazla düşünmeye teşvik edecek biçimde, belirsiz bir sonla bitmesini önermiş, oyunun sonuna dair bir tartışma var. Siz ne düşündünüz okuyunca? Oyunun sonunu tasarlarken neyi göz önünde bulundurdunuz?

Aysel: Mutlu bir son varmış gibi görünse de aslında bu iki kızkardeş belirsizliğe doğru yola çıkıyorlar. Bunu net olarak Bayan Beyaz da söylüyor zaten. “Nereye gideceğimizi sen biliyor musun sanki, senin de bir şey bildiğin yok” diyor. Siyah da biliyorum diyor ama aslında gerçekten o da kendisi ve kardeşi için bir çıkış arıyor. O da bir hayattan kopmuş gelmiş, sınırı aşacaklar, gittikleri dünya kurtarılmış bir bölge değil, kaosun içine gidiyorlar. Orada sadece birbirlerinden güç alıyorlar, başka hiçbir dayanakları yok. Dolayısıyla bunu mutlu bir son gibi düşünmedik hiç. Beyaz sadece ablasıyla birlikte gitmeyi kabul ediyor, yaşama inisiyatifi alıyor. Tercihimiz fantastik bir final çağrışımı oldu. Kızkardeşlik bağı derin bir bağ olarak işleniyor. Maddi bir bağ değil; uzak kalmışlar, birbirlerini tanımıyorlar bile. Finali de ablanın kardeşini cesaretlendirmek için uydurduğu bir masalla vermek istedik. İşimiz zor ama birlikte kurtulacağız diyor.

Masalsı bir mutluluktansa bir mutluluk temennisi, fantastik bir mutluluk var diyebilir miyiz?

Evet.

Oyun geçen yıl en iyi koreografi ödülü aldı, bu sene de Tiyatro Tiyatro dergisinin ödülleri arasında en iyi koreografi adaylığı var.

Senem: Oyunda tekerlekli ofis sandalyeleri ile oluşturulan bir mizansen kullanımı var, koreografileri aslında sahne geçişlerinde işlevsel olarak kullanıyoruz, bir sahnenin aksiyonunda bir kırılma olduğu zaman tiplemeler sandalyelerle hareket ediyor ve farklı mizansenler alıyor. Sahne geçişlerinde müzik ve atmosfer değişimi ile birlikte hareket ediliyor. Temelde estetik bir anlamı var tabii ki. Mizansen değişimleri ile birlikte dramaturjik anlamlar da yaratıyor tabii ki.

Aysel: Sahnelemeye dair buluş söz konusu; otobüs koltukları sabittir diye bir fikir vardır ya, oyunda hareket eden kadınlar ve sandalyeleri var. Bu hareket bütün olarak oyunun koreografisini oluşturuyor.

Oyunu izlerken çok duygulandım. Bazı gerçekleri apaçık bilsek de onları bizden başka birilerinin dillendirmesini bekliyoruz. Dayanışmak için en gerekli koşullardan biri bu. Nasıl tepkiler alıyorsunuz, ifade ettikleriniz ile çok cesur bulan oluyor mu sizi?

Aysel: Genelde Beyoğlu, Boğaziçi Üniversitesi tarzı yerlerde oynadık. Belli bir kesime oynadık. Belki farklı bir ortamda oynasak çok cesur görünebiliriz. Ama dile getirilemeyenin dile getirildiği bir cesaret değil, o tür anlatılar geçiyor oyun içinde ama öyle bir tepki almadık. Oyunun tüm zenginliği ile ele alınışı, sadece namus değil diğer kadınlık hallerinin tüm o çeşitliliği ile dile getirilmesi daha çok takdir ediliyor. Bir takım işi gibi, sahnedeki 10 kadının rejisi, yazarı ile birlikte sahnelediği bir oyun olması beğeniliyor.

Ne diyorlar mesela?

Senem: Oyun bir yandan mizahi, ama üslup geçişkenliği de çok var. Çok güldüğünüz bir sahnenin sonunda, bir ağlama sesiyle oyuncunun ağlama sesi seyircinin ağlama sesine karışabiliyor. Çok mizahi bir tondan çok duygusal bir tona geçebiliyor. Seyircilerden çok duygulandıkları, Bayan Beyaz’la çok empati kurdukları yönünde geri bildirimler alabiliyoruz.

Aysel: Hem çok ağladık hem çok güldük diyorlar.

Senem: Farklı farklı kadınları görmek, o çeşitlilik çok beğeniliyor. Bazı tiplemelerin gerçekten hayatın içinden olduğu söyleniyor. “Benim halam da böyle”, “kız kardeşim aynı sahnedeki gibi” benzeri çok cümle duyuyoruz.

Teşekkür ederim. Son olarak oyun tarihlerini öğrenebilir miyim?

Aysel: 22 Aralık Perşembe saat 20.30’da, 18 Ocak Çarşamba saat 20.30’da Maya Sahnesi’nde oynayacağız.

Sultan Kaleli / MİMESİS