“Başka Ne Yapabilirdim ki?”

Mimesis Söyleşi- Ekim ayından beri İstanbul’un çeşitli tiyatro mekanlarında sergilenen “Yüksek Derece” üzerine oyunun yazarı ve yönetmeni Turgay Doğan ile konuştuk. Almanya’da doğan, 10-16 yaşları arasında Türkiye’de yaşayan, Fizik üzerine eğitim alan ama oyunculuğa devam etmek için üniversiteyi yarım bırakan Turgay Doğan gnlev isimli gruplarının da kurucuları arasında yer alıyor. Belli bir dönem Türkiye’de yaşadığı için sürekli Almanya’da yaşamış yaşıtlarının tersine Türkiye edebiyatına da aşina olan Doğan Almanya’da çalıştıktan sonra 7 sene önce İstanbul’a yerleşmiş.

Burak Akyunak & Sezin Gündoğan

 

 

Oyunda yer alan oyuncularla, yani Fahrenheit yazım ekibiyle birlikte yazdığınız Yüksek Derece bir proje olarak nasıl ortaya çıktı?

 

2 sene önceki yaz, 2010 yazı çok sıcaktı. Sıcaklık üzerine bir oyun yazma fikri o zaman oluştu. Sıcaklığı, politik veya iklimsel değişiklik üzerinden değil psikolojik boyutuyla irdeleyeceğim bir oyun olacaktı. İklim değişikliği oyundaki temel motiflerden biri, ama bunun insanlar üzerindeki etkisi benim için daha kritik. Oyunu bir gençlik projesi olarak planlamaya başladım. Almanya’da yaptığım birkaç proje de buna benzer oluşumlardı. Hedeflediğim, gençlerin bir araya gelmesi, birlikte tartışılması, birlikte doğaçlama yapılması, herkesin yazmaya başlaması ve bunların sonucunda ortak bir oyun oluşturmaktı. Böyle çalışmayı seviyorum; çok farklı ve yeni metinler çıkabiliyor. Oynayanların da kendilerini evlerinde hissedebilecekleri bir oyun oluşabiliyor. Seçme yaptık ve 8 genç oyuncuyla çalışmaya başladık.

Peki sizi özellikle gençlerle çalışmaya iten neydi, yani gençlerle böyle bir ortak yazım sürecine girmeye?

Türkiye’de gençliğe pek önem verilmiyor. “Apolitik oldunuz, anlamıyorsunuz” deniyor. Sadece Türkiye’de değil her yerde vardır bu bakış. Ama Türkiye’de çok bariz. Ben hiçbir şey için “kötüye gidiyor, eskiden daha iyiydi” diyemiyorum. Gençlerle proje yapmak çıkış noktalarımdan biriydi. İkincisi, yerli metin eksikliği olduğunu düşünüyorum. Çok az tiyatro yazarımız var, çok az metnimiz. Hele de Almanya’yla kıyaslayınca. Çok büyük bir fark var. Okuduğum yeni metinler de çok klasik. Klasik olana karşı değilim ama İstanbul gibi bir şehirde yaşıyorsak yepyeni bir dilin, yepyeni bir anlatımın, öykülerin oluşması gerekiyor. Mesela yerli bir oyunda yabancı isimli karakterler olması, oyunun başka ülkelerde geçmesi bana tuhaf geliyor. Bu dediğimin milliyetçilikle alakası yok, gerekiyorsa öyle de yapılır. Ama İstanbul da Türkiye de sanat için müthiş yerler. Almanya’dan daha iyi. Almanya’da sınırlar vardır. Güvenli ortamlar vardır, sanatı yok eder bu ortam. Türkiye’de ise tam tersi. Bu malzeme varken başka yerlere yönelmek anlamlı gelmiyor. O nedenle bu gerçekliği kullanmak benim için önemli. Oyunda birebir geçmiyor ama bunu kullanmak önemliydi. Başka oyunlarımda da buradan yola çıkmak önemli olacak. İçerik için söylemek istediğim pek bir şey yok. Yazdıklarımla bir şey söylemek istemiyorum, sorular sormak isterim, bir şey anlamaya görmeye çalışırım. Görürken de farklı perspektiflerden görmeye çalışırım ama hangisinin doğru olduğunu anlamam, bilmem, bilmek de istemem. Bir şey hissetmek, paylaşmaya çalışmak önemli olan. Yanıt vermek değil, aynı soruları seyircinin de sormasını sağlamaya çalışmak önemli. Kendim için yanıtlarım. Politik bir kişilik olarak tabii ki yanıtlarım vardır, ama paylaşmam.

Bu oyunla istediğim birilerini suçlamak değil. “Çocuklarınızı yanlış yetiştiriyorsunuz, yapmayın” demek gibi bir niyetim yok kesinlikle. Herkesin davranışının bir sebebi var. Oyundaki tüm karakterler “başka ne yapabilirdim ki” diyor. Sorgulamak istediğim bu değil. Modern toplumun bize aşıladığı bir düşünce var. “Her soruna bir çözüm bulunur” deniyor. Ama öyle değil aslında. En büyük çıkışsızlık anımız en geç ölüm oluyor. Ama modern toplum bize “yapabilirsin, her şeyi başarabilirsin, kendini bırakma” diyor. Ee olmuyor bazen işte. Bunun birçok sebebi olabilir, travması vardır. Etik olarak suçlarız ama suçlayınca elimize ne geçiyor? Yargılamak rahatlık veriyor. Böyle olmak zorunda değil. Dünyamızı kategorize ediyoruz, iyi-kötü. Bu da rahatlık sağlıyor. Ama bundan bir şey öğrenseydik hatalar oluşmazdı. Kaç bin yıldır aynı hatalar devam ediyor.

 

Gençlerle çalışma yürütürken bir yazar ve yönetmen olarak eğitmen kimliğiniz de mevcut olmalı ister istemez. Nasıl bir çalışma yöntemiyle ilerlediniz?

İlk başta oyunculuk çalıştık. Paralelinde de oyunla ilgili doğaçlamalar yaptık ve oyun üzerine tartıştık. Oyuncuları rahat bıraktım. Rahat derken, çok çalıştık ve sancılı bir süreç geçti. Ama oyunculuk olarak kendilerini rahat hissetmeleri önemliydi. Doğal duygularını bulmaları. Kendi ailelerimizin hikayelerini anlattık, psikologların uyguladığı oyunları oynadık. Oyuncular kendi anılarını diğer arkadaşlarını kullanarak oynadı. Bunlar oyuna çok şey kattı. Bu doğaçlamalarda herkesin kendine karşı dürüst olması gerekti. Zor bir süreçti. Ama başka türlü bu metin ortaya çıkamazdı.

Oyuncuların ailelerini tanıyorum mesela artık. Kimisinin dayısı önemli bir figür onun hayatında kimisinin başka bir akrabası. Bunları kaydettim ve belli yerlerde kullandım. Bu hikayelerdeki bazı noktaları yazdığım öyküye dahil ettim. Oyunculara ödevler verdim, mesela annenize mektup yazın dedim. Bu mektuplardan bazen tek bir cümle bazen bir paragraf dahil ettim metne. Sahnelerin duyguları vardı ama oyun metni çalışmalarla paralel ilerledi. Metnin son hali prömiyerden çok kısa süre önce oluştu.

Oyunda bir ailenin üç kuşağı, zamandan soyutlanmış olarak aile mirası bir motelin lobisinde bir araya geliyor. Bir yandan da miras kavramını irdeliyorsunuz. Sıcaklık fikri ve aile mirası, oyuncuların getirdiği hikayelerle mi birleşerek bu metni oluşturdu?

Tabii ki oyuncuların hikayeleriyle etkileşim oldu. Ama mesele şuydu: Ben fizik okudum. Sisteme ısı verirsek sistemin enerjisi artar. Sistemin kendi dinamiğine göre de bir sınırı vardır, her sistemin bir enerji sınırı vardır. O enerji sınırına gelindiğinde enerjinin bir şekilde dönüşmesi veya patlaması gerekir. Aile mirası konusunda da üzerinde durduğum şu: Her nesil kendinden sonra gelen nesli bir şeylerle suçluyor, yüzeysellikle, değer bilmezlikle vs. Ama aslında sorunlar hep devrediliyor nesiller arasında. Bir ilişki söz konusuysa, hiç tanımadığımız, bilmediğimiz insanların bizi etkilemesi söz konusu. Yani mesela ilişkide olduğumuz kişi travmatik bir olay yaşamışsa, benim o kişiyle ilişkim onun o travmasına sebep olan kişinin etkisi altında. Bir kişinin hareketi başkalarını etkiliyor. Bu aile içinde fazlaca mevcut, pek çok şeyi alıyor ve devrediyoruz. Yapmak istemesek de aynı şeyleri devam ettiriyoruz. Bu hatalar devam ediyor ve sonunda o dayanılmaz noktaya geliyor. Patlamalar oluşuyor doğal olarak. Bugünkü sıcaklığın oluşmasında geçmişin büyük payı var, bir anda oluşmadı. Sebebi de önceki nesiller. Suçlama anlamında değil bu. O nedenle sıcaklık benim için çok güzel bir motifti, önemliydi.

Oyunu anneanne-anne-çocuk şeklinde 3 nesli sahnede gördüğümüz bir oyun olarak da kurgulayabilirdik. Ama o zaman bu karakterler eşit durumda olmazlardı. İki neslin eşit olarak bir araya gelmesi neredeyse mümkün değil. İlla ki kuşak çatışması devreye girerdi. O nedenle bu karakterleri zamandan soyutlayarak bir araya getirme fikri oluştu.

Bu karakterler birbirlerinin annesi-babası-anneannesi-kızı vs. olduğu için etkileşim içindeler. Ama zamandan soyutlanıyorlar, birbirlerini tanımadıkları bir düzlemde, olması gerekenden farklı yaşlardaki halleriyle bir araya geliyorlar. Bu şekilde etkileşim içinde olabilmeleri nasıl mümkün olabiliyor, miras kavramı burada mı devreye giriyor?

Geçmişimiz var. Karakterler zamandan soyutlansa da, geçmişleri veya gelecekleri ile birlikte geliyorlar oraya. Gelecekle ilgili kaygılarını getiriyorlar. Anneanne dedeye “çocuğumuz olmasın” diyor,  korkuyor. Anne, çocuğun babasının onu terk etmesini anlatmıyor, kendisi de bilmiyor çünkü. Ama bunun duygusu var, onu taşıyor. Bulanık, yavaş yavaş netleşiyor. Bu insanların birbirleriyle olan ilişkilerini başka bir boyutta herkese eşit hak tanıyarak anlatmaya çalışan bir oyun.

Oyunda tablolar ön planda, bir nevi sinema etkisi yaratılıyor. Metin okunduğunda da karakterlerin repliklerinden ziyade yazarın tablo tasvirlerini görüyoruz, öyle ki yazar bir öykü gibi o sahnenin atmosferini repliğe gerek kalmaksızın tarif etmiş. Bu özellikle tercih ettiğiniz bir şey mi?

Diğer oyunlarım da bu şekilde. Benim için önemli olan metnin tamamı. Yazarken parantez içi dediğimiz reji verisini kullanmam ama duyguları ifade ederim. Bu hem oyuncu için daha açıktır hem de benim için bir duyguyu ifade eder. Belki başka bir yönetmen replik dışındaki o metinleri de kullanır. O nedenle sinema etkisi oluşuyor, pek çok kişi aynı şeyi söylüyor. Metni okuyanlar “bu film olmalı” diyor. Olabilir, gerçekten mümkün. Artık tarz mı denir buna bilmiyorum, ben oyun yazmaya böyle başlıyorum. Bir duygu, durumdan yola çıkıyorum ve bunun metinde ortaya çıkması gerekiyor. Diyaloglar da azdır mesela oyunda. Kesik kesiktir. Bu da dünyayı algılama biçimimizle ilgili, insanların söyledikleri önemli değil artık. Düşünüyoruz ama dışa vurduklarımız çok kısıtlı, o nedenle iç dünyayı anlamak veya anlatmak benim daha çok ilgimi çekiyor. Sahne üzerinde gelişen bir öykü yok. Ama bir meta öykü var. Kurgu öyküyü oluşturuyor. Kurguda, otel lobisinde oluşan durumlar ön planda. Aile öyküsü ise moteli oluşturuyor. Tersi olmadı. Başta motel olup sonra o motel hikayeyi doğurmadı. Başta aile vardır, ailenin öyküsü karakterlerin durumlarında ve duygularına yedirildi, bu karakterler de otel lobisinde buluştu. Resimler önemli, duygunun resimleri.

Metinde cinselliğin yoğun olarak kullanıldığı bir dil söz konusu. Aile ilişkilerinin merkezinde olduğu için mi tercih ettiniz?

Cinsellik benim için çok önemli, çok doğal bir şey. Tiyatroda bir şeyi anlatırken onu da anlatmam gerekiyorsa anlatırım. Gerekmiyorsa anlatmam. Küfretmek vs. için de aynısı söz konusu. Sanat yaşamı gösteriyor, yaşamda bir şeyin gerçeklik payı varsa sanat onu göstermek durumunda. Cinsellik de yaşamın bir parçasıysa sahnede olması son derece normal. Bu oyunda da görsel değil metinsel olarak kullanılan bir cinsellik var.

Peki gnlev nasıl bir topluluk olarak devam edecek?

gnlev devam edecek. Turgay Doğan merkezli olmasa da devam ettireceğiz. Oyuncular değişebilir, bütün oyunları ben yazıp yöneteceğim diye bir şey yok. Bu kadronun genişlemesini istiyorum. Yeni oyuncularla çalışmak, tanışmak, yeni yazarlarla yönetmenlerle tanışmak istiyorum. Belki başka bir yazarın oyununu ben yaparım belki sadece yönetici olurum. Ama bir çizgiyi oluşturmak anlamında gnlev’in parçası olacağım hep. Aynı kadroyla devam edeceğiz diye bir sınırlamamız yok. Herkes istediği zaman çıkıp yeniden gelebilir. Bir mekan bulmak da önemli. Sürekliliği olan bir mekanda işler yapmak çok şeyi değiştirir.

 

Teşekkür ederiz.

Oyun 15 ve 22 Ocak’ta saat 18.00’de SahneHal’de.

Adres:  Eski Osmanlı Sokak No:3/A Mecidiyeköy
(Şişli Emniyet Müdürlüğü Otoparkı Yanı)

Burak Akyunak-Sezin Gündoğan