Güzelleş Be Oğluuum!

Betül Memiş’in Tiyatro Boğaziçi’nin yeni oyunu Eleni’den Mektuplar hakkındaki yazısını yayınlıyoruz.

Tiyatro Boğaziçi’nin yeni oyunu Eleni’den Mektuplar, bu topraklarda kaybettiğimiz seslere yeniden dikkat çekmeyi ve sonrasında dünyayı ‘bu dikkat’le algılamaya devam etmemizi istiyor…

İstanbul yağmura teslim olduğunda, benim nazarımda pek bi şahane oluyor. Ama bazılarına (trafikte) cehenneme hoş geldin selamını çaktırıyor… Şimdi yan masada duran güzel ergenler, pek bi mutsuz, bilmem hangi markalı pantolon paçalarının-ayakkabılarının ıslandığından – çamurlandığından dem vurup, sabah girdikleri sınavın kritiğini yapıyorlar. ‘Haksızlık yapılıyor ama…’ diye nidalanıyor. (Dikkat kesildim: Günümüz gençliği, neden ağızlarını yayarak meramını anlatıyor!? Neyin peşindesiniz?!) Çok eskilere götürüyor bu pek bi dertli konuşmalar beni ve yamacımdakileri, ama neyse anılarda bekleme yapmayalım; yanı başımızda en temizinden bir şişe bourbon’umuz olduktan sonra, fonumuzda da Yeal Naim – ‘New Soul’u fısıldıyorsa, gelelim bugünün derdi olan yağmura!? Masayı paylaştığım bünye, eğilip kulağıma; “Olmadı çantadaki nutella kavanozunu açar, mutlu ederiz” diyor. Gülümsüyorum.

(‘Savrulurken raconun kırmızı pelerini o zarif öfkeye, zaman ki sana hasta oldu; incelikli haytasın. Nüksederken raksına mahallenin maşallah-ı / eyvallah-ı, güzelleş be oğluuum! Şimdilik ölümüne kadar hayattasın.’ Diyordu ya ‘Ağır Roman’ filminde Mustafa Altıoklar… Aynen o modelde, devam!) Gelelim bu haftanın muhteviyatına… Akşamdan kalmalığımı şereflendiren Tiyatro Boğaziçi’nin yeni oyunuyla selam etmek istiyorum bu Ocak Cuma’sında sizlere…

TİYATRO BOĞAZİÇİ’NDEN ELENİ’DEN MEKTUPLAR

1995’ten bu yana kıvamında oyunlarıyla biz tiyatro izleklerinin beyin loblarını havalandıran Boğaziçi Gösteri Sanatları Topluluğu bünyesindeki Tiyatro Boğaziçi, 2012’ye sol yamacımızı şahlandıracak türden bir oyunla merhaba diyor; “Eleni’den Mektuplar”. Halep Pasajı’nda konuşlanan Maya Sahnesi’nde izlediğim, ‘Eleni’den Mektuplar’, annelerinin cenaze törenine gitmek üzere yola çıkan (Feride ve Adnan) iki kardeşin, Ege Denizi’nde kaybolunca annelerinin ve kendilerinin geçmişleriyle yüzleşmelerini anlatıyor. Meğer, ‘Edibe’ olarak bildikleri ve kendi halinde gördükleri anneleri, 6/7 Eylül olayları sırasında Türkiye’den ayrılan yaşlı bir Rum’un ardında bırakmak zorunda kaldığı kimsesiz torunu Eleni’ymiş… (Yüzleşmenin kara sularında yüzerken, oyun yahut yazı da -olmadı-sadece yüzleşmek demişken; evreni şereflendiren canlıların en âlâsından baş etmeye meyilli ol-a-madıkları katranlı mevzusudur yüzleşmek… Hele ki bu coğrafyada, yapmakta pek de ısrar edilmeyen-edilemeyen bir hissiyatsa yüzleşmek… Bir üstadın da söylediği gibi; ‘Yüzleşecek o kadar çok şey var ki ben artık neyle-hangi birisiyle yüzleşeceğimi şaşırdım.’)

Oyun; Türkiye’nin geçmişte yaşadığı problemleri mikro düzeyde, her bireyi farklı yanlara dağılmış bir ailenin perspektifinden ele alarak hikâyeyi anlatıyor. Bu anlatım hallerini; biz izlekleri çok da hırpalamadan, bir gizemin döngüsünde, geçmişten gelen mektupların rotasında ve bir delinin felsefesinde aktarıyor. Hani bazı zamanlar, bazı şeyleri unutsa da ‘yaşayan’ veya ‘yaşatan’, ‘anlatan’ veya ‘anladığını söyleyen’, kalır ya bir şeyler ‘içinde’ veya ‘üstünde’… (Omnia mutantur nihil inherit / Her şey değişir, ama hiç bir şey yok olmaz. ) O vakit, can-ım üstadım Turgut Uyar’ın da satırlara vurduğu gibi; “… ‘Her şeyden biraz kalır’ diyor birileri / Çoğulluk haklılıktır / Kavanozda biraz kahve / Kutuda biraz ekmek / İnsanda biraz acı… Yattığım yerden kalktım / Size bu yazıyı yazdım / Nasılsa her şeyden biraz kalacak sonunda…”

BU TOPRAKLARDA KAYBETTİĞİMİZ SESLERE DİKKAT…

“‘Evde ve okulda ve sokakta ve her yerde teneffüs ettiğimiz havadan aldığımız milliyetçiliğin bütün algılamalarımızı çarpıtan atgözlüğü’ iş kişisel tarihlere gelince travmatik karşılaşmalara yol açabiliyor. Unutulan veya unutturulan bir geçmişle yaşayan bugünün insanları yüzyıl başında yeni kimlikler oluşturulurken eski kimliklerin kaybolduğunu veya saklandığını yeni fark ediyor. Türkiye’de sadece Rum kimliğinin değil, Ermeni, Yahudi, Kürt, Alevi ve pek çok kimliğin görünür hale gelmesi ile kendini yeniden tanımlayan birçok bireyin öyküsü etrafımızda yaşanıyor. Gizli tarihler, kişisel hikayeler ortaya çıkıyor. Eleni’den Mektuplar ‘ıssız bir adaya’ düşen iki kardeşin gözünden çok kişisel bir hikâye anlatırken bu topraklarda kaybettiğimiz seslere dikkat çekiyor.” Diyor Baskın (Oran) Hoca… Öyle uzaklarda değil yani ortaya saçılan durum. Oyun, çok katmanlı yaşam rotasında, bazen sonraya ertelediğimiz yahut -cesareti kahramanlara özgü sandığımız- kırmayı denemediğimiz şeylerden sadece bir tanesinin altını çiziyor.

İNSAN ARIYORUM İNSAN!

Sahnede kayalıkların arasında yatan iki beden… Birazdan ince esprilerin tavan yapacağı bir anlatımın ve bu gecenin kahramanları olacaklar ama farkındalar, o yüzden sorun yok! Ve fonda denizin dalgalarına karışan ozan sesiyle start veriyor oyun. Hayatı ciddiye almayan yahut almıyormuş gibi yapan, çevirmenlikle yaşamını sürdüren, genç bir kadın – Feride ve hayatı olması gerekenden fazla ciddiye alan, her şeyde bir matematik arayan, doktor-Adnan… Bu farklı karakterdeki iki kardeş, ıssız bir adaya düştüklerini sanırken, elinde feneri, onları aydınlatmaya geldiğini, hem de annelerinden mesaj getirdiğini söyleyen, akıllı-deli, eski sevdalı Diyojen… (Es not’u: Elinde fenerle dolaşıp, ‘insan arıyorum insan’ diyen can filozof-tur Diyojen.) Feride ve Adnan, Diyojen’in önderliğinde keşfederken geçmişlerini ve annelerini, biz izlekler de oturduğumuz koltuklarda, hüznü şahlandıran ama tebessümü gani bir serüvene doğru yola çıkıyoruz. Hani her hikâyenin ve oyunun bir tadı-enerjisi-kıvamı vardır, herkese göre değişen, işte Eleni’den Mektuplar, tiyatro tutkunu her bünyede aynı etkiyi bırakacak; farklı duygularda en temizinden insani hissiyatlara yol açacak türden! Anlatım, oyunculuklar ve detayların örgüsü bakımından izleyeni mest eden bir oyun olmuş Eleni’den Mektuplar…

Sevilay Saral’ın yazdığı (bu kadar eksiksiz bir metini sahnelediği için yazarı bir kez daha kutlamak istiyorum ve sahalarımızda daha çok yerli yazarların olmasını diliyorum), Metin Göksel’in yönettiği, Ali Özgün Büyükışık’ın sahne tasarımını üstlendiği ‘Eleni’den Mektuplar’ın işte bu’dur dedirten performansının oyunculuklarında ise; (o nasıl bir akıllı-delidir öyle, gözlerin ve bedenin dile gelmesi böyle bir şey-miş, şahit oldum – Diyojen) Cüneyt Yalaz, (oyunculuklarının hastası olduğum, gülmek ve ağlamayı bir arada tecrübelediğim – Adnan ve Feride) Uluç Esen, Duygu Dalyanoğlu ve (beyazperdeden sonra ilk defa tiyatro sahnesinde izlediğim, naifliğiyle göz dolduran- Eleni-Edibe) Pelin Batu yer alıyor. Kostüm tasarımında Duygu Dalyanoğlu, Nilgün Ilgıcıoğlu, ışık tasarımında Levent Soy, Uluç Esen, koreografide Banu Açıkdeniz, müzik düzenleme ve efekt tasarımında Diler Özer, Ferhat Güneş imzası bulunuyor.

Rotası benden, ajandaya not’layıp yollara düşmesi sizden diyerek, oyunu; 9 Ocak Pazartesi, saat 20.30’da, Moda / Oyun Atölyesi’nde, 7-12-19-21-26-28 Ocak, saat 20.30’da ise Beyoğlu / Maya Sahnesi’nde izleyebilirsiniz. Tel: (212 252 74 52)

Betül Memiş

memisbetul@gmail.com

Habertürk