Selim İleri: “Niçin oyun yazmıyorum”

(Selim İleri’nin Zaman gazetesinde yer alan köşe yazısını yayınlıyoruz.) Tiyatro çok sevdiğim bir sanat. İlk gençliğim tiyatro heyecanlarıyla geçti. Hep bir oyun, oyunlar yazmak istedim. Zaten yazmak arzumun başlangıcında, Tennessee Williams’tan radyofonize edilmiş Sırça Kümes’in büyük rolü var.

1960’ların başında Sırça Kümes’i İstanbul Radyosu’nun yayını Radyo Tiyatrosu’nda dinlemiştim. Yazar olacağım diye o gece tutturmuştum. Kendi kendime, kimselere söylemeden.

Tiyatro oyunundan yararlanmayı ilk olarak Ölüm İlişkileri’nde denedim. 1978 galiba. Kimi oluntuları, bu romanda, oyun diyalogları halinde yazdım. Söylemem gereksiz: Coşkularla donanmıştım ve bir oyun yazabilirim diye düşünmüştüm.

Tiyatro olanaklarının romanla kaynaştırılması Batı’da çokça denenmiş. O deneyişlerden esinlenmiştim. Aynı uygulamayı Cehennem Kraliçesi’nde sürdürdüm. Arkası gelmedi.

1980 sonrasında, Kaldırım Serçesi döneminde değerli Gülriz Sururi bana “Niçin oyun yazmıyorsun?” dedi. Gülriz Sururi, tiyatromuzda ‘yerli’ yazarlarla işbirliğini önemsemiş ender oyunculardandır. Haldun Taner’le verimli çalışmaları olmuş. Güngör Dilmen’le, Başar Sabuncu’yla…

Yeniden heves ettim. Bu kez, Gülriz için, Cemil Süleyman Alyanakoğlu’nun Siyah Gözler romanını oyunlaştırmaya giriştim. Siyah Gözler, geçen yüzyılın başında, dul bir kadının aşk yalnızlığını Beykoz, Boğaziçi dekorunda işler.

Berbat şeyler yazdım. Kimseye de göstermedim.

Sonra, gerçekten ‘birdenbire’, Cahide / Ölüm ve Elmas geldi. Bir gece, haziran başı veya mayıs sonu, tam yatmak üzereydim, dürtülerle donandım. Hissediyordum: Cahide Sonku’nun macerasına açılan bir oyun yazacaktım, apaçık bir ‘oyun’. Genelde bende öykü, roman hep billûrlaşma anlarıyla belirir. Ama bu kez bir oyun beliriyordu. Onu roman ya da öykü metni gibi ‘göremiyor’, alımlayamıyordum. Replikler uçuşuyor, sahnelerle donanıyordum.

Sönmüş gitmiş sandığım tiyatro yazmak tutkusu uykuyu çoktan yenmişti. Yazı makinasının başına geçtim. Kişiler, olaylar, sahneler elimin altındaydı sanki. Cemil Şevket Bey diye bir ‘anlatıcı’ uydurmuştum; Cemil Şevket Bey’in kılıktan kılığa girerek, sonradan romanlarımda yaşayageleceği aklımın ucundan geçmiyordu. Şimdi, burada, Cahide’yi anlatacaktı Cemil Şevket…

Sanki biri yazdırıyordu bana, ben sadece ‘dikte’ ediyordum. Ama bu kişi Cemil Şevket değildi. Biri, ona da ne anlatması gerektiğini söylüyordu…

Yazı masam, oturma odasında, pencere önündedir. Arkamda koridora açılan kapı. Cahide / Ölüm ve Elmas’ı yazarken koridorda Cahide Sonku’nun düşsel varlığını hisseder gibi olurdum. Oyundaki birçok sözünü sanki o söylüyordu; koridorda bir aşağı bir yukarı volta atıyordu. Bazı günler çok şıktı, bazı günler iyice derbeder. Cahide’nin oyununu hepi topu yirmi yedi günde yazdım. Dış dünyayla bütün bağlarım kopmuştu. Telefonların en zorunlularını yanıtlıyordum.

Nihayet bitti. Koridorda onu bir daha hissedemeyeceğimin sancısını, ıssızlığını duyuyordum. Şimdi sahneleniş hayalleri başlamıştı. Cahide rolü için Arsen Gürzap’ı, Cemil Şevket için de rahmetli Alev Sezer’i aklımdan geçirmiştim. Arsen’e oyunu okudum. Tabiî okuyarak bir oyunu aktaramazsınız. Dinleyici konumundaki kişi zorlanır. Arsen Gürzap sabırla dinledi. Yalnız küfürlü bölümler biraz tedirgin etti.

Sonra Can Gürzap okudu. Can Gürzap oyunu sevdi, sevmekle kalmadı beni yüreklendirdi. Hedda Gabler yorumundan beri hayranı olduğum Arsen Gürzap’ı artık Cahide’de görür gibi oluyordum. Bir yığın formaliteden sonra oyunu Devlet Tiyatrosu’nun repertuvar kuruluna gönderdim. Bir yığın formalite diyorum, meselâ sekizer nüsha mı, onar nüsha mı çıkartılıyor; fotokopi makinası başında saatlerce beklemiştim o sıcak yaz günü.

Oyun kuruldan geçti. Özdemir Nutku’nun bir iki, çok yerinde uyarısını hatırlıyorum. Şimdi başlayacak provalar, yarın, öbür gün başlayacak; derken rejisör bulunamadı, derken salon bulunamadı. Bir şeyler oldu ve Cahide’nin oyunu usul usul ölüm uykusuna yattı. Oysa sahnede görmeyi çok istiyordum. Derin hayal kırıklığı.

Hayal kırıklığına yenik düşmedim, Allahaısmarladık Cum-huriyet’i yazmaya başladım. Can Gürzap bana Cahide / Ölüm ve Elmas’ın kalabalık kadrosunun bir handikap olduğunu söylemişti. Allahaısmarladık Cumhuriyet’in kadrosunu kısıtlı tuttum, dört kişiyle yetindim. Bu dört kişi oyun için gerekli öteki kişilerin rollerine de bürünüyorlardı.

Bu kez İstanbul Şehir Tiyatro-ları’nın iki oyuncusu iki dostuma, Nergis Çorakçı’ya ve Can Başak’a okudum yeni oyunu. Onlar Şehir Tiyatrosu’na vermemi önerdiler. Ne ki, ağzım sütten yanmış; ikinci kez hayal kırıklığına uğramak istemiyorum… İki dosyayı aldım, Enis Batur’a gittim; Enis Batur Yapı Kredi Yayınları’nın genel yayın yönetmeniydi o sıralar. Böylece iki metin, Enis’in himmetiyle -başka sözcük bulamıyorum- Yapı Kredi Yayınları arasında yayımlandı. Birileri çıkar diye bekledim; tek kişi, tek tiyatro topluluğu ilgilenmedi.

Bir iki yıl geçti, bu kez yine Şehir Tiyatrosu yönetmenlerinden Engin Gürmen Allahaısmarladık Cumhuriyet’i sahneye koymak istedi. Engin Gürmen’in önerisine elbette sevindim. Bununla birlikte, Gürmen’e “sizin o kurullarda takılıp kalmasın bu oyun” dedim. Engin Gürmen böyle bir şey olmayacağı kanısındaydı. İki ay sonra Şenol Demiröz imzalı bir mektup geldi; kısa bir bilgilendirme mektubu: Allahaısmarladık Cumhuriyet, tiyatro sanatına yatkın, uygun bir metin olmadığı sebebiyle geri çevriliyordu.

Allahaısmarladık Cumhuriyet epey sonra Küçük Sahne Sadri Alışık Tiyatrosu’nda sahnelendi ve hem Avni Dilligil hem Afife Jale ödüllerini kazandı, yılın en iyi oyun yazarına verilen ödülleri. Kara gülmece gibi.

Son olarak Ölü Bir Kelebek’i Çolpan İlhan için yazdım. İlk Müslüman Türk kadın ressam Mihri Müşfik’in hayat hikâyesinden esinlenme bir oyun. Yönetmenliği de üstlendim. Bazı oyuncuların savruklukları ve kaprisleri yüzünden can yakıcı günler geçirdim. Ölü Bir Kelebek bir sezon boyunca oynandı ama, güç belâ oynandı. Bazı günler üç dört sıraya.

Bu arada Allahaısmarladık Cum-huriyet’in serüveni, trajikomik hikâyesi meğer bitmemiş. Hangi temmuzdu, Bodrum’daydım, usta bir oyuncu olan Celile Toyon aradı, metindeki Halide’yi (Halide Edib Adıvar) oynamak istiyordu. Tekrar sevinçler, tekrar heyecanlar. Geçmişteki Şehir Tiyatrosu olayını Celile Toyon’a anlattım. Allahaısmarladık Cumhuriyet bir kez daha kurula sunuldu, yine sepetlendi. Öylesine usanç verici.

O günlerde bu geri çevriliş üzerine Hürriyet’te Doğan Hızlan, Zaman’da Ali Çolak beni mutlu kılan birer yazı yazdılar. Bu yazılardan sonra, şimdi adını hatırlayamayacağım bir ‘yetkili’ kişiden mektup geldi: Dramaturglarımızla üzerinde çalışırsanız, oyununuz repertuvara alınacak filan.

Ölü Bir Kelebek için bir ay kadar önce Mehmet Güreli Taraf’ta o kadar güzel şeyler yazdı ki, bende tiyatro tutkusu hemen depreşti. Yıllardır gönlümde kalmış iki oyun var: Biri, Deniz Gezmiş’in asılacağı sabaha karşı, Gezmiş’i, Suat Derviş’i ve Nihal Atsız’ı düşsel bir mekânda bir araya getiriyor. Hesaplaşmadan birbirini anlamaya bir içsel fırtına. İkincisi tek kişilik bir oyun, Mehmet Âkif’in yaşamöyküsünden esinlenme, Âkif bugüne bakıp kendi değerlerini ölçüp biçiyor.

Masa başına geçtim. Âkif’i zaten bölük pörçük yazmıştım. Dosyayı açtım. İçim ürperdi. Hissettiğim, sadece, geçmişteki hevesimdi. Çoktan ‘parçalanmış’ o heves. Altmışımda yeni yeni hayal kırıklıkları zor geldi. Sessizce gömdüm.

Birkaç gün evde, yolda, şurda burda, okuduğunuz bu yazıyı tasarladım. İşte hepsi bu kadar.

Zaman