İBŞT ve Kültür Politikaları Üzerine

[Mimesis Söyleşi / İstanbul Belediyesi Şehir Tiyatroları Genel Sanat Yönetmeni  Ayşenil Şamlıoğlu ile İBŞT’nin oyun seçim anlayışı, İstanbul’un kültür politikaları, İBŞT’nin sorunlarına dair bir süre önce görüşmüştük. Son dönemde oyunların içerikleri üzerinden yürüyen tartışmaları söyleşi yaptığımız dönemde gündem olmadığı için soramamıştık ama oyun tercihlerine dair anlattıklarının da bu tartışmalar için bir cevap oluşturduğunu düşünüyoruz. Metin Göksel ve Duygu Dalyanoğlu’nun yaptığı söyleşiyi okurlarımızla paylaşıyoruz.]

Siz İstanbul Şehir Tiyatroları Genel Sanat Yönetmeni olarak göreve başlayalı yaklaşık iki buçuk yıl oldu. Bu sürede tiyatronuzun genel durumunu, gidişatını değerlendirebilir misiniz?

Genel olarak ilkemdir: Oyuncu olarak bana yapılmasını istemediğim hiçbir şeyi ben oyunculara yapmam. Nasıl yönetmen olarak tavrım ve yaklaşımım buysa, genel sanat yönetmeni olarak da bir oyuncu ve yönetmen olarak bana yapılmasını istemediğim hiçbir şeyi karşımdakilere yapamamayı temel ilke kabul ederek hareket ediyorum. Çünkü hepimizin tek bir derdi var: Üretmek. Bu anlamda benim önümde duvarlar yükseltilmeye başlandığı zaman bir yönetmen olarak ne hissettiğimi ben biliyorum. O halde ne yapacağım? Duvarları yüksek tutmayarak yönetmenlerle diyalog halinde olacağım. Benim buradaki görevim onlara en uygun üretme ve yaratma alanını sağlamaktır. Bir idareci başka ne için vardır? Ve tabii ki içinde bulunduğu coğrafyaya sözünü söyleyen, üstünde var olduğu yerkürenin sorunlarına cümle kurabilen metinlerle, böyle bir repertuarla seyircisinin karşısına çıkmak durumundadır. Hiç şüphesiz bir repertuar tiyatrosuysanız çok geniş bir yelpazede seçiminizi uygulamak durumundasınız. Bir repertuar tiyatrosunun bir özel tiyatro gibi davranma lüksü yoktur.

Peki bu gerçekleşti mi?

Gerçekleşti. Bu noktada açıkçası huzurluyum, yani genelde temel sorulardır: Belediye karışıyor mu sizin sahneye neyi koyduğunuza? Hayır, bana kimse hiçbir şeyde karışmadı. Bana en fazla karışanlar yönetmenlerdir.

Kurum içi gelişmeler dışında seyirciye dönük stratejiler ya da ürünler anlamında gelişmeleri nasıl değerlendiriyorsunuz?

Seyircilerdeki en temel reaksiyonu söyleyeyim: Çok sık olarak seyirciyle yüz yüze kaldığımda, birebir diyaloglarımızda bu kadar nitelikli oyunlarla, sahnede bu kadar nitelikli işlerle perde açtığımız için teşekkür ediyorlar. Çünkü bir tek derdi var insanların. Her ne kadar gelir dağılımı nedeniyle birileri aklımızın almadığı rakamlara bir çanta alarak geziyorsa da, büyük çoğunluk için bu tiyatronun fiyatlarıyla bile üç kişilik dört kişilik yer alıp da oyun seyretmek ciddi bir şeydir. Yani oyunun kendisi, oyunun öncesi, bu tiyatroya ulaşma, oyundan çıkma, eve geri dönme vs. bütün bunları yan yana koyduğumuz zaman minimum dört saatini ayırmış demektir size. Bunun karşılığı bu. Adam diyor ki “Ben yaşamımdan dört saati ayıracağım ve başkaları için çekirdek parası bile olmayacak bir rakam ama benim bütçemde çok önemli bir karşılığı var. Bu parayı ayıracağım. O zaman gelip oyun seyrediyorsam, seyrettiğim oyunda daha perde açıldığı andan itibaren sanatsal anlamda artı ışığıyla, dekoruyla, kostümüyle prodüksiyon adına gerçekten nitelikli iş görmek istiyorum senden”. Siz bu aranılan niteliğin karşılığını vermeye başladığınızda, ki evet ben bu konuda çok titizim, yönetmen olarak da titizimdir, ışıklar açıldığı anda daha siz ilk replikle yazarın ve oyunun cümlesini kurmadan sahnedeki duruşunuzun cümlesi kurulabilmelidir. Neden siz bir kurum tiyatrosusunuz? Yani önemli bir bütçeyi harekete geçirebiliyorsunuz.

Kaç sahnede perde açıyorsunuz?

Yedi sahnede.

Kaç kişilik bir kadronuz var?

Yevmiyelilerle birlikte yaklaşık üç yüz küsur kişi hareket halinde.

Bahsettiğiniz amaçlar doğrultusunda bu yeterli oluyor mu peki?

Yetersiz. Bu kurumun yetişkin oyuncu kadrosu yeterli midir? Biz nerede zorlanıyoruz? Alt kadrolara doğru inmeye başladığımızda yani ikinci, üçüncü derece roller dediğimizde zorlanıyoruz. Kalabalık oyunlarda seyirci bizden ne bekliyor? “Bunlar kurum tiyatrosudur. Büyük prodüksiyonlara ağırlık verir”. Ama büyük prodüksiyonların bazı karşılıkları vardır: Örneğin bu kurumun figürasyon kapasitesi 26 kişi. Korkunç değil mi?

Evet çok az.

Bu gerçekliği kimse sorgulamıyor. Burası Şehir Tiyatroları deyip birtakım beklentiler üretiyorlar. Ama kimse bana demiyor ki -şu anda bana bunu sorduğunuz için söylüyorum- sayın genel sanat yönetmeni sizin elinizde ne kadarlık figürasyon kapasitesi var?

Biz sormuş ve kamuoyuyla paylaşmış olduk.

Nihayet biri bana bunu soruyor. 26 kişi. Turan Oflazoğlu onun metinleri hakkında bir cümlem üzerine beni aramıştı.  Teşekkür ediyordu, ben “Türk tiyatrosu adına ben size teşekkür ediyorum” dedim.  Biliyor musunuz ki laf bu konuya geldi. Bu kurumun figürasyon kapasitesi bu dediğimde derin bir sessizlik oldu. Herhalde Turan Bey kendi yazdığı metinleri gözünün önüne getirdi. “Şöyle görkemli bir Osmanlı oyununu kim yapacak” diyorlar. İyi de neyle yapacağım? Çok tuhaf geliyor bana. Bu kurumdaki ikinci ve üçüncü derece rolleri oynayan sanatçıların inanın paçavrası çıkıyor. Çünkü aynı anda çok fazla oyuna çıkıyorlar.

Biraz da devam eden sezonun repertuarından bahsedelim istiyoruz. Repertuar seçiminde tercihler neye göre yapıldı?

Hakikaten şu coğrafyanın içinden geçtiği süreç çok zorlu. O zaman bu sürecin dışında kalmamaya özen göstermeli. Doğrusu  bu. Zaten seçimlere de bakarsanız bunu böyle okursunuz. Seçtiğimiz oyunların bir kısmı “demokrasi” kavramı bağlamında değerlendirilebilir.  Nedir demokrasi anlayışı dediğin şey? Bugün hala senin ülkendeki demokrasi nereye kadar gelişkin bir demokrasidir? Çevrende bu kadar demokrasi rüzgarı esiyorken, “Arap Baharı” gibi yüksek cümleler dolaşıyor etrafta… Nereye kadar bahar? Gerçekten demokrasi dediğimiz şey nedir? Bunun üzerine gitmemiz lazım. Demokrasi için bireysel özgürlük ve yetkinlik öncelikli olan ve olmazsa olmaz olandır. Bireysel alanı irdeleyen oyunlara bile yöneleceksek, orada yöneldiğimiz şey bireyin varoluşunun ne olduğu ve ne olması gerektiği üzerinden olmalıdır. Ancak sağlıklı ve farkındalığı yüksek bireyler elinde sağlıklı ve farkındalığı yüksek toplumlar ve dolayısıyla da sağlıklı demokrasiler oluşur. Bu noktadan hareketle bir yapı kurmaya özen gösterdik. Elbette ki kurum tiyatrolarının bazı öncülleri hareket halinde oluyor İstanbul seyircisinin müzikli oyuna bir düşkünlüğü olması ve bunu da çok uzun yıllardır Şehir Tiyatrolarında tatmin etmeleri gibi. O zaman siz müzikli yapılara yönelmekle yükümlüsünüz. Bu müzikallerden biri de Şark Dişçisi.

Biz de bu oyuna değinmek istiyorduk. Aslındaki Türkiye’de Cumhuriyet sonrası tiyatroya baktığımızda farklı kültürlerin asimile edildiğini görüyoruz. Şehir Tiyatroları çok önemli bir adım atıyor bizce. Biz BGST’de yaptığımız kültürel çoğulcu çalışmalar esnasında Ermeni tiyatrosunu inceleme fırsatı bulmuştuk, bu konuda yayınlarımız da var. Bu anlamda önemli bir adım. Çünkü tiyatro hem dil anlamında hem de kültürel anlamda tekleştirildi.  Şu anda Şehir Tiyatroları bu anlamda bir adım atıyor ve neredeyse bir ilki gerçekleştiriyor uzun bir süreden sonra. Bundan biraz bahseder misiniz? Bu nasıl bir tercih? Siz nerede konumlandırıyorsunuz?

Ermeni tiyatrosu tiyatro tarihimizde çok önemli bir yerde duruyor. Hagop Baronyan da  çok önemli ve kaliteli bir yazar. 19. yüzyıl Osmanlı mizah yazınının en önemli kalemlerinden biri. Onun bu eğlenceli komedisini; müzikli, danslı, şenlikli bir gösteriyle bugünün seyircisiyle buluşturmayı hedefledik. Bu anlamda Engin Alkan’a teşekkür ediyorum. Onun bu prodüksiyonu sahnelemekteki isteği ve çalışması da çok değerliydi.

Peki çocuk tiyatrosu biriminin çalışmalarından biraz bahsedebilir misiniz?

Bu sezon Kâğıthane Sadabad ve Kâğıthane Küçük Kemal Çocuk Tiyatrosu Sahneleri, Gaziosmanpaşa Ferih Egemen Çocuk Tiyatrosu Sahnesi, Ümraniye, Fatih Reşat Nuri, Üsküdar Kerem Yılmazer ve Kadıköy Haldun Taner Sahneleri’yle birlikte, Harbiye Muhsin Ertuğrul Sahnesi’nde de, çocuk seyircileriyle oyunlarımızı buluşturmaya devam ediyoruz. Çocukların dünyasını zenginleştirmek benim için çok önemli. Daha görkemli oyunlar vardır ya, o görkemli masalları kurabilmek istiyorum sahnede. O masalın içinde çocuk da yol alsın, erişkin de hatırlasın o masalı. Onun içinde bir gidelim ne olur!

Genç Günler bu yıl da Şehir Tiyatroları bünyesinde gerçekleşecek mi? Çünkü genç tiyatrocuların kendilerini ifade edebilmeleri için önemli bir alan yaratıyorsunuz.

Evet, Genç Tiyatro ve Genç Günler seyirci açısından taşıdığı önemin daha da ötesinde bir gereklilik arz ediyor. Konservatuarların tiyatro bölümü öğrencileri, neredeyse ilk kez Genç Günler’de sahneye çıkıp seyirciyle buluşuyor. Sahne kiralarının pek çok topluluğun bütçesini aştığı günümüzde, Genç Günler amatör toplulukların imdadına yetişiyor.

Geçtiğimiz sezon Genç Günler’de yer alan oyunlardan bazıları bu sezonun repertuarında yer alıyor değil mi?

Evet Genç Günler’in repertuarımıza bir dinamizm kattığına inanıyorum. Genç Tiyatro bünyesinde seyirciyle buluşan ve bir iç yapım olma niteliği taşıyan Ufak Bir Hata ve Mutfak Söyleşileri oyunları, bu sezonda da seyirciyle buluşmaya devam ediyor. Oyunların yönetmenliğini üslenen Yeşim Koçak ve Berna Adıgüzel çok güzel işlere imza attılar.

Bulunduğunuz konumdan İstanbul’daki kültür ve sanat politikalarını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Uluslararası alan ile karşılaştırarak başlayayım. Dünyanın en büyük tiyatro merkezleri nerelerdir diye dönüp baktığımızda bir tanesinin Londra, bir tanesinin ise New York olarak karşımıza çıkıyor. Gerek Londra’da gerekse New York’ta bir merkez vardır. Şu anda bizim elimizde kalmamış olan, duman edilmiş olan merkez. Bugün artık bizim merkezimiz kalmadı. Ben merkezimize kavuşmaktan söz ediyorum. Merkez derken Taksim’i düşünün. Bugün sizin Taksim sahneniz yok. AKM binanız yok. Beyoğlu’ndaki sahneleriniz ortadan kalkmış durumda. O zaman ne kaldı. Bir tane sahneniz var burası yani Harbiye Muhsin Ertuğrul Sahnesi. Başka neresi var? Sadri Alışık Tiyatrosu’ndan ya da Garaj İstanbul’dan bahsetmiyorum.

Biz de Maya Sahnesi’nde tiyatro yapıyoruz. Ama dediğiniz gibi orada sınırlı imkanlar ile yapılabiliyor.

Sınırlı mekanlar bunlar. Bu anlamda baktığımızda Off-Broadway diyebileceğimizi, Fringe diyeceğimiz yapılar merkezde kaldı. Merkez ise kayboldu. Olmayan bir merkez üstünden “canım her şeyin de Taksim’de mi olması gerekiyor” gibi bir cümle kurulduğu zaman ben böyle “aman Tanrım galiba deniz bitti” gibi bir duyguya kapılıyorum. Çünkü siz öncelikli olarak, bu dilden anladıkları için birileri böyle konuşuyorum, benim dilim olduğu için değil, siz önce bir Broadway’inizi yapın da, Off-Broadway’iniz var zaten. Bir de Off-Off-Broadway olsun. Hedefimizi böyle koymamız gerekirken biz “Broadway’imiz yok olsun. Off-Broadway’imiz ise Broadway olsun” diye uğraşıyoruz. Mantık dışı. Bunlar farklı biçimler ve farklı var oluşlar. Ben Off-Broadway olup Broadway olmaya öykünmeyi anlamam, Broadway olup Off-Broadway olmaya öykünmeyi de anlamam. Bunlar farklı özgül ağırlıklar. Ben zaten Off-Broadway isem Broadway anlayışına karşı çıktığım için böyle olmuşumdur. Buna öykünüyorsam ben “seçimim bu” derken çok büyük bir sahtekarlık yapıyorum, yalan söylüyorum demektir. Bunlar bambaşka kefeler. Bir merkez kuracaksınız ve o merkezin dışında halka açılacaksınız. Bugün Fringe tiyatroları nereye yayılmıştır dediğimizde, Londra’nın en ücra noktalarına gidip bir takım sahnelerde oyun seyredersiniz. Biz Küçükçekmece’ye Devlet Tiyatrosu ve Şehir Tiyatrosu götürüyoruz. Ama gitmesi gereken özel tiyatrolar orada yoklar. National Theatre’ın Londra kent merkezinin dışında sahne açtığı görülmemiştir mesela.  Ama bizde, İstanbul’da var. O zaman bazı şeyleri doğru kefelerde tartmıyoruz duygusuna kapılıyorum. Küçükçekmece özelinde konuşmak isterim. Gerçekten orada mükemmel iki salon ve ona eşlik eden üçüncü bir salon mevcut. Hem de mükemmel atak bir çalışma biçimi var. Açılan kurslarla, sergilerle, özel tiyatro etkinlikleri ile, Şehir ve Devlet Tiyatrosu’nu oraya taşımak ile. Gerçekten şaşırtıcı bir hareketlilik var. Bu konuda da Belediye Başkanı’na çok şey borçlular diye düşünüyorum.

Yani size göre alternatif grupların orada olması gerekir. Seyirci yeni yeni oluşuyor bu mekanlarda. Alternatif gruplar bu riski almalı ama belediyeler de bu anlamda onları desteklemeli.

Ben şunu her zaman ifade ediyorum. Ettiğim zaman da tepki ile karşılaşıyorum ama, “Batı tiyatrosu ile aramızda 300 yıllık bir fark var bunu nasıl göz ardı edebiliriz ki”. Bizim Londra, New York, Paris, Berlin gibi olabilmemiz için bizim daha yol almamız lazım. Bizim çok nitelikli yönetmenler yetiştiriyor olmamız, bizim nitelikli bir takım özel tiyatrolarımızın olması ya da kamu tiyatrolarımızda nitelikli işlerin sahnede yerini alması 300 yıllık farkı kapatmaya yetmiyor. Size eşlik eden seyirciniz yok. Sizinle birlikte adım atmakta olan tiyatro ve sanat politikalarınız yok. 300 yıllık fark böyle bir şeydir. Bugün hala hayatında tiyatro görmemiş birileri büyük bir popülasyon olarak oturuyorsa, döne döne birtakım oyunları seyretmekte olan seyirci sayısı son derece sınırlıysa, hatta senin tiyatro seyircin olabilecek yetkin bazı seyirciler de sendeki tiyatro sanatına burun kıvırarak “aman efendim bu ne tiyatrosu” diyerek seni seyretmeye gelmiyor ama bir caz konserinin takipçisi oluyorsa bu fark kapanmamış demektir.

Haklısınız. Bir de öyle bir grup oluştu. “Tiyatro moda dışı” diyen bir kesim.

Evet. Onlar caz ya da klasik müzik konserlerini takip ediyorlar.

Ya da festivalden festivale tiyatroya gidiyorlar.

Doğru. Şimdi bütün bunlar ile mücadele diyorsunuz. Bunlar hep o 300 yıl parantezinin içinde duruyor. O zaman bizim daha kendimize yönelik birtakım politikalar ile hareket etmemizde fayda var diye düşünüyorum. Örneğin Küçükçekmece. Nasıl ki Bakırköy Belediye Tiyatrosu var, Küçükçekmece de kendi tiyatrosunu kurmalıdır. Burada taşıma su ile değirmen dönmez. O zaman oraya bir genel sanat yönetmeni atanacak, kadrolar açılacaktır. Bir sürü okuldan mezun ve bir tiyatroda kadro bekleyen pek çok genç insan işlevlenecektir.

Aynı zamanda kültürel anlamda çeşitlilik oluşacaktır.

Evet ve o zaman birtakım belediye tiyatroları birbirlerine alternatif teşkil edip birbirleri ile kendi alanlarında yarışa çıkacaklardır.

Böylece sanatsal bir rekabet oluşacaktır.

Doğru. “Ödüllerde Şehir Tiyatrosu’nun dünya kadar adaylığı var” dendiğinde ben yanlış anlaşılmaktan çekindiğim için suskun karşıladım ama insanlar ne olmasını bekliyor? Bir tiyatro bu kadar çok sayıda oyun üretirse tabiî ki adaylığı da olacak. Ama bunu söylersem çok yanlış anlaşılabilirdim.

Tiyatro ödülleri konusunda yaklaşımınız nedir?

Gençlerin yaptığı işler çok önemli benim için. Kırmak istemediğim için söylemiyorum ama “bizler neden Afife Jale Tiyatro ödüllerinde yer bulamıyoruz” söylemine şaşırıyorum. “Off –Off-Brodway’deki bir grubun “ben neden Emmy Ödülleri’nde yokum?” dediği görülmüş bir şey değildir. Böyle bir saçmalık olabilir mi? Sen şunu sorma hakkına sahipsin. “Neden alternatif tiyatro üzerine ayrı bir ödül ve değerlendirme ya da jüri sistemi yok?”. Bunun savunması yapılırsa ben de sonuna kadar bunun arkasında dururum.

O zaman şu durum ortaya çıkıyor. Alternatif alanda ne kadar yer alacak ve onun örgütlemesi ile ne kadar uğraşacak?

Yapılan iş çok değerli o alanda. O işler buradaki Tehlikeli İlişkiler ile kıyaslanmamalı. O zaman burada yapılan işe öykünülüyor mu? Eğer öyleyse burada yapılan işe bir alternatif olunuyor mu? Senin çok özel bir duruşun var. Şuna da şaşırıyorum. Bazı özel tiyatrolar çok güzel ve sevdiğim işler yapıyorlar. Ama popüler iş yapıyorlar. Oyuncuları çok popüler. Her biri ekranlarda birbirinden ünlü olan ve sağlam oyuncular. Ki bu çok büyük bir lükstür. Bu lükse ne Devlet Tiyatrosu ne Şehir Tiyatrosu sahip değildir. 10 tane oyuncun olacak 10’u da star oyuncu olacak. Kurum tiyatrolarının böyle bir şansı hiç yok. Sen bu şansını kullanmalısın. Şehir Tiyatroları’nın bu popülariteye yetişme şansı yok. Ama bu tiyatrolar sürekli şikayet ettiği zaman doğru olmuyor.

Metin Göksel-Duygu Dalyanoğlu