Matematiğe Kafası Basmayan Adam

(Posta Gazetesi’nden Ege Görgün’ün tiyatro ve sinema oyuncusu Erkan Can ile yaptığı röportajı yayınlıyoruz) İyi adam kadar kötü adam rollerine çıkan bir aktörün halkın gözünde böyle bir mertebeye ulaşması, ilginç (Ey, iyioyunculuk; sen nelere kadirsin!). Bu işin sırrını çözecek bir matematik, ne yazık ki yok. Olsa da zaten bizim matematiğimiz zayıf. Onun için, çözüme iyi bildiğimiz yöntemle gitmeye karar verdik, Erkan Can’la. O anlatacak, ben dinleyeceğim…

Yanlış yapmaktan, en çok da yanlış anlaşılmaktan korkan bir adam, Erkan Can. Üstelik yanlış yaptığı zaman, özür dilemekten çekinmeyecek kadar da kibrini terbiye etmiş. Yanlıştan korkan, doğrununsa üstüne üstüne giden biri… Erkan Can ile ortak noktamız, ikimizin de matematiğe kafamızın basmaması. Ona Steven Spielberg’ün de bizim kabileden olduğunu söylüyorum, seviniyor. “Böylesi de lazımmış demek ki.” diye kendimize pay çıkarıyoruz.

Bu yüzden, kahvede oynanan oyunlara, hiç kanı ısınmamış. O, Paşa Dayı’nın bitirimhanesine; muhabbetine, oyun masalarında yancılık yapmaya, oyunu çok iyi bilirmiş gibi seyretmeye, bazen de zamanın Nejat Uygur, Yavru ile Katip gibi ünlü komiklerinin taklidini yapmak için takılmış. İkinci sınıftan terk olduğu sanat okulunda, atölye dersler kendi deyişiyle “10 numara”yken; teorik derslerle başı hep dertteymiş.

Erkan’ı kahve köşelerinden kaldırıp tiyatroya yazdıran, mahallenin kırtasiyecisi, Ressam İbrahim olmuş. Yüksekokul mezunu, sol görüşlü bu adam; üniversite hocalarının, talebelerinin takıldığı dükkanının arkasında boyadığı tuvallerden dolayı “Ressam” lakabını almış. “Erkan” demiş bir gün, Ressam İbrahim Abi’si; “Gidiyorsun, altı adet vesikalık çektiriyor ve bir de dilekçe yazıyorsun; sonra da, tiyatroya yazılıyorsun.”

Bir bir kendine denileni yapmış, Erkan. Kurslara başladığında, Ali Sürmeli ve Zafer Algöz’le tanışmış. “Hâlâ, o dilekçe durur bende. Ali Sürmeli, gitmiş, bulmuş kurs kayıtlarından.” O günlerden söz ediyor. Hocalarından… “Sahne hocamız, Kenan Işık’tı” dediğinde şaşırıyorum. “Kenan Bey’in o kadar yaşı var mı yahu?” diye sözünü kesiyorum. Varmış. O vakitler, 30’lu yaşlarda bir delikanlıymış.

“Neticede yaptığımız iş popüler, ondan kaçış yok”

Kurslara, hemen kanı ısınmış. Haftada birkaç gün, büyük bir keyifle devam etmiş. Babası hiçbir yorum yapmamış tiyatro hakkında. “Sonradan öğrendim ki, gizli gizli gelip izliyormuş beni. Hep takipteymiş” diyor. Erkan Can, erken yaşta; başta çocuk oyunları olmak üzere pek çok oyunda rol alarak, yeteneğiyle öne çıkmayı becermiş. Oyun başına aldığı parayla, artık maaşlı oyunculardan daha çok para kazanır hale gelmiş. Tiyatrodan sonraki adresi, sinemalarmış, Erkan Can’ın.

Çıkmazmış sinemalardan. Para vermezmiş çünkü ona beleşmiş; bilet kesenler, hep komşuları olduğu için. Dilek Sineması’nın, Kısmet Sineması’nın, Tayyare Sineması’nın müdavimiymiş. Bir tek Yazıcıoğlu Sineması’nda para verirmiş. En iyi yabancı filmleri getiren Dilek Sineması’nda, Anthony Quinn’in oynadığı ‘Sanchez’in Çocukları’ ve Clint Eastwood’lu western ‘İyi Kötü Çirkin’i seyrettiğini gayet iyi hatırlıyor. Yerli filmler içinse, adres Kısmet Sineması’ymış.

Erkan Can, “Tatlı sertti, şiddete asla başvurmazdı” diye tarif ettiği babasını, 1988 yılında yolcu etmiş öte tarafa. Annesi ise; hâlâ her taşın altında bir anının saklı olduğu, mahalle kültürünü, terbiyesini özümseyerek büyüdüğü eski muhitlerinde, Mesken’de oturuyormuş. Ama Erkan Can, dostları çok olan “zengin” insanlardan. “Arkadaşlarımı çok sever, çok değer veririm. Varsa yoksa arkadaşlarım” diyor. İçlerinde en birincisi hangisi merak ediyorum.

Bana en can dostunuzu anlatır mısınız?

Ali Sürmeli. Tiyatroya beraber başladığım, 38 senelik arkadaşım. Hayatlarımız boyunca, birbirimizin yanındaydık. Uzak kalsak da mühim değil; buluştuğumuz zaman, kaldığımız yerden başlıyoruz. Benden bir yaş küçüktür ama Ali’den çok şey öğrendim. Saatlerce, günlerce sıkılmadan sohbet edebiliriz. Oyunculuk anlamında, birbirimizi etkiledik. Ben çok etkilendim ister istemez. Çok değişik bir adamdır Ali. Ona bir şey söyle, iki gün kaybolur; geldiğinde, ilgili bütün kitapları okumuştur, her şeyi sana anlatır. Bir şeyi kafaya takarsa, yapar. Ama İstanbul’da, kimse kimseyi göremiyor. Başka can arkadaşlarım da var tabii. Olgun Şimşek var böyle. Zafer Algöz, Önder Çakar, Settar Tanrıöğen, Güven Kıraç, Erdal Tosun; rahmetli Gürdal var.

Size göre, sizin hangi performanslarınız sinema tarihine kalır?

‘Takva’, ‘Gemide’, ‘Dar Alanda Kısa Paslaşmalar’ ve ‘Çoğunluk’ kalır. Öyle filmler yapmaya çalışıyorum. Ama arada kaçtığı oluyor. Neticede, yaptığımız iş popüler yani. Ondan kaçış yok. Ama kendi dünya görüşüme uygun filmler yapmayı yeğlerim tabii.

“Ego varsa yanlışa düşüyorsun”

Seyirci sizi başka bir yere koyuyor. Sahici, güvenilir buluyor, seviyor. Bunun nedeni nedir sizce?

Onu ben de bilsem söyleyeceğim, baba! Ama ben, oyunculuğa kafa yoran bir adamın. 38 sene oldu. Başka bir iş bilmem. Oyunculuk üstüne hep düşünüyorum. En sade, en duru, en süzülmüş oyunculuğu bulmaya çalışıyorum. Onun dışında, egolarımızdan sıyrılmamız gerektiğini düşünüyorum. Çocukluğumda, mahallede, tiyatroda aldığım eğitim beni bu noktaya getirdi. Ego varsa, o zaman yanlışa düşüyorsun. İnsanın biraz kendini araklamayı becermesi gerekiyor. Kendinin farkında olması gerekiyor. Oyunculuk, insanın kendisiyle yarışıdır zaten. Kendini yakalayabilmektir. Hayatla oyunculuk, iç içedir. Kendimi, hep dışarıdan, üçüncü gözle izlerim. Otururken, kalkarken; şimdi konuşurken… Bunu da sahneye aktarmaya çalışmışımdır. Onun için, abartılı oyunculuğu pek sevmem. Senaryoda yoksa tabii.

En abartılı rolünüz, ‘Mahallenin Muhtarları’ndaki Temel tiplemeniz miydi?

Evet, o bir kartondu. Karikatürize bir karakterdi. O rolü, hep çocukları düşünerek oynadım ben. O çocuklar, bugün büyüdü, kocaman oldu; ama onu hâlâ unutamıyorlar. Kısacası benim görevim, oyuncunun görevi senaryo ne gerektiriyorsa onun en iyisini bulup oynamaktır. Onu da bazen bulamayabilirsin. Bir rol çıkarmak, bazen çok zor olabilir. İlk aklına geleni yaparsan, olmaz. İşin kolayına kaçmak olur o. Ben hiç yapmadım bunu.

İyi oyuncu iyi insan olacak diye bir kaide var mıdır?

Hayır, bence yok. O ayrı, o ayrı. İşini iyi yapsın yeter. İşine yansıtmıyorsa, özel hayatını sorun yok. Gönül ister ki, iyi bir insan da olsun. Ama ona ben bir şey diyemem. Herkes hata yapar. Hata yapa yapa büyüyoruz zaten. Her kötü şeyin altında, yüzde 20 kıssadan hisse vardır. Bende sütten çıkmış ak kaşık değilim. Benim de bir sürü hatalarım olmuştur.

Şu anda yüksek sesle dile getiremeyeceğiniz bir hatanız var mı mesela?

Öyle bir hatam yok… Biraz haytayım işte. Onu da dengeliyorum artık. Gezmeyi dolaşmayı çok severim; sokaklarda gezmeyi. İşte, o sokaklarda hata yapıyorsun bazen.

Peki, o zaman, çevrenizde sorup soruştursak. “Erkan, bana kazık attı.” diyecek birilerini bulabilir miyiz sizce?

Bilmeyerek yapmış olabilirim. Öyle biri varsa da gelsin söylesin; sonuna kadar özür dilerim ben, öyle bir şey varsa. Konuşurum, hesaplaşırım.

İnsanları kırmamaya aşırı özen gösteren birisiniz…

En dikkat ettiğim şey. Kırmadan, dökmeden… Mümkün olduğu kadar karşındaki insanı hoş tutmak, kırmamak gerekir. Bana çok kötü davrananlar da oldu; sineye çektim, gittim. Zaman, onları hallediyor. İntikam duygusunu da sevmem. Zamanla insanlar, hatalarını anlar, ben de zamanla affederim. Anlamıyorsa da… Duruma göre kavga da ederim.Gözümü budaktan da sakınmam. Bıçak kemiğe dayandığı zaman tabii. Benim sabrım büyüktür. Kavga etsem bile, duruma göre yine arkadaşlığımı devam ettiririm. Ama çok dikkat ederim, hep kendimi karşımdakinin yerine koyarım.

Erkan Can’ın yeteneğini kanıtlayan, onun önemli bir oyuncu olduğunu Türkiye’ye gösteren iki Serdar Akar filmi, ‘Gemide’ ve ‘Dar Alanda Kısa Paslaşmalar’.

Üzerlerinden, 10 yıldan fazla geçmiş. Bu ikili, herhangi bir projede birlikte çalışmadılar. Bu, bana garip geliyor açıkçası… Hayat, öyle denk getirdi! Hayat bizi çakıştırmadı. Bir de ben hayatı zorlamayı sevmem. Gelişine göre… Boğulmamak için kulaç atarım yani. Hava, tava meselesi; müsait değildi, olmadı. Bundan sonrasına bakacağız.

En çok iş yapan filminiz, ‘Takva’. Sinemada, en çok parayı o filmden mi kazandınız?

Sinemadan pek para kazanmadım ben. Bir sürü filmde oynadım, gençlerin filmlerinde destek için yer aldım. Bunların hiçbirinden para almadım. Herkes bütçemiz az diye geliyor. Ben de “N’olcak, oynarım” diyorum. Maksat, bir iş koymak ortaya. Ama artık, kısa filmlerde oynama işini kestim. Gençler geliyor, dayanamıyorum onlara. “Tamam” diyoruz, sonra da sözümüzü yiyemiyoruz tabii. Bir sürü arkadaşın ilk filminde oynadım.

Çocukluğunuzda, gençliğinizde dönüşmeyi hayal ettiğiniz o adam oldunuz mu?

Oldum gibi sanki…

“Son’ biraz ‘Lost’ gibi bir dizi”

Yeni diziniz “Son” başladı. Siz nasıl buldunuz projeyi?

Senaryo güzel, enteresan. 25 bölümde bitecek olması güzel. Dramatik yapısı sağlam. Merak duygusu, hep ön planda; “Lost” gibi biraz. 25 bölüm yazılmış bitmiş; ama bize okutmuyorlar. Biz de bilmiyoruz ne olacağını, soruların yanıtlarını. Söylemedikleri sırlar var. Ben de merak ediyorum; ne olacak, ne bitecek? Garip bir maceraya girdik, bakalım ne olacak. Benim için de ilginç bir deneyim.

Dizilerin çalışma koşulları oldukça yorucu. Yeni dizinizin ismine atfen, “Bu son” olsun diyor musunuz?

Biraz ara vermek istiyorum aslında. Tiyatro ve sinema yapayım istiyorum yalnızca. Ama koşullar konusunda haklısınız. Setlerdeki çalışma saatleri, koşulları ve dizilerin uzunluğu, Avrupa standartlarında değil. Herkesin bir toplanıp, karar vermesi gerekiyor. Her bölüm, bir sinema filmi gibi 90 dakika. Standardı, 40 dakika mıdır? Hadi, bizde 50 dakika olsun; tabanca gibi dizi ortaya çıksın. Biz, haftada bir-iki gün dinleniyoruz; ama setteki arkadaşlar? Böyle bir şey yok. Buna çok üzülüyorum. Bunun bir dengeye oturtulması; yapımcıyı da, oyuncuyu da, set işçisini de, seyirciyi de mutlu edecek.

Posta