Yoksa ‘Müstehcen’ Olan Marx mı?

 

[Son günlerde tiyatro dünyasında ciddi tartışmalar yaratan Günlük Müstehcen Sırlar’ı bu kez Bahar Çuhadar gündeme almış. Çuhadar’ın bir yandan Günlük Müstehcen Sırlar’ı yorumlarken bir yandan da İskender Pala’ya bir cevap niteliği taşıyan 20.02.2012 tarihli Radikal’de yayınlanan yazısını sizlerle paylaşıyoruz.]

Hangisi daha acıklı bilemedim: İskender Pala’nın bir oyunu izlemeden eleştirmesi mi yoksa Marx’ın geçtiği ve baskıcı rejimleri eleştiren bir oyunu ‘müstehcen’ bulması mı?

Geçen haftanın ‘şanslı’ oyunu bir Şehir Tiyatroları prodüksiyonu oldu: Günlük Müstehcen Sırlar. İskender Pala’nın salı günü Zaman’da yayımlanan yazısı özetle afişinde ‘16+’ ibaresi olan, ‘müstehcen’ bir oyunun nasıl olup da bizlerin vergisiyle dönen bir ödenekli tiyatro tarafından sahnelenebildiğini sorguluyordu. Pala’nın “Bir lise önünde yolları kesişen iki teşhirci sapığın sözümona müstehcen sırlarını anlatıyor. Elbette müstehcenlik diz boyu, ama içinde seyirciyi ilgilendirecek ne bir hayat dersi ne bir erdem ne de tiyatronun genel amacına yönelik bir toplum eleştirisi var. Eğer bu oyunun amacı seyirciye teşhircilik hakkında hayat dersi vermek ise buna devlet parasıyla bayağılıktan başka ne denir?” diye bahsettiği, ödenekli tiyatroları açıkça genel ahlak sınırlarında kalmaya davet ettiği oyunu görmemek olmazdı.

Bana sorarsanız en tali olan ama muhakkak söylenmesi gerekenden başlayalım: ‘Günlük Müstehcen Sırlar’, Pala’nın bahsettiği üzere ‘müstehcen’ ya da ‘erotik’ bir oyun değil. Bir politik komedi. (Kişisel kanaatim: Eski usul ve bir noktadan sonra biraz da sıkıcı bir politik komedi.) Baskıcı rejimleri eleştiren, hatırı sayılır bir kısmında Marx ve Freud kılığında takılan iki karakterin sosyolojik, psikolojik ve ideolojik tartışmalara soyunduğu; Venceremos, Hasta Siempre, Enternasyonel gibi devrimci şarkı ve marşların çalındığı bir oyun. ‘Teşhirci kılığında’, pardösüyle dolaşan çıplak bacaklı adamların, sonunda ‘neci’ çıktığını yazmayayım, hâlâ merak edenler için sürpriz kaçmasın. Karakterlerden birinin “Düşündüklerimizi söyleyebilmek için hep böyle sarhoş numarası yapmak zorunda mıyız?” mesajını patlatmasıyla seyircilerin alkışa başladığı, sonunda da ayakta alkışlanan, çıkışta üzerine “Vallahi epey muhalif bir oyun, arada kaynamış… Nasıl izin verdiler!” minvalli sohbetler yapılan bir oyun. Şilili yazar Marco Antnoio de la Para tarafından Pinochet rejimini eleştirmek maksadıyla yazıldığını ve sahnelendiği 1984’te ülkesinde patırtı kopardığı notunu da düşelim.

Görünen o ki İskender Pala oyunu görmeden ve ‘16+’ ibaresi ile ismindeki ‘müstehcen’ kelimesinden rahatsız olarak yazmış yazısını. Şehir Tiyatroları’ndan gelen açıklama üzerine de durumu fark etmiştir muhakkak… Hem ayrıca ‘sanat, tiyatro, edebiyat’ dediğimiz, bir sözcüğün ilk akla gelen anlamlarından ötesine işaret ediyor olamaz mı? Yoksa durum düşündüğümüzden daha mı vahim? Yoksa Marx’lı, Freud’lu, devrimci marşlı, baskıcı rejim karşıtı bir metin oluşu muydu, Pala’ya göre oyunu ‘müstehcen’ kılan?

Yazının asıl can sıkan kısmıysa başka.

“Dünyanın her yerinde ödenekli tiyatroların görevi klasik eserlere ve ulusal kültüre yönelik repertuvar oluşturarak insanlığın yararına özgürce sanat üreterek toplumsal eleştiri yapabilmektir. Devlete ait tiyatrolar, hemen her ülkede bu amaçla kurulup desteklenir ve hatta büyük yatırımlar yapar. Böylece hayatın aynası olacak, toplumu bilinçlendirecek ve sanat yoluyla eğitecek, 16+ gibi bir laubalilik ile uçuk fanteziler ise o kapıdan içeri giremeyecektir. Yoksa sanattan uzak ve sığ konuları topluma cinsellik ve erotik soslarla yutturmaya çalışan işletmeler açmak devlet veya belediyelerin görevleri arasında değildir” diyor Pala.

Tiyatronun ‘toplumun aynası olduğu’, epey eski bir söylemken yine de diyelim ki böyle tanımladık tiyatroyu: Ayna. Toplumu yansıtsın hadi bize. Gerçek toplumu mu yansıtacak yoksa devletin yaratmaya çalıştığı ‘uslu’ bireylerden oluşan toplumu mu?

Bu toplum sadece vatanına milletine hayırlı, okulunu okumuş, askerliğini yapmış, 25’inde evlenip dünyaya üç çocuk getirmiş, milli ve dini bayramlarını edebiyle kutlayan, emekliliğinde kahvehanede vakit öldüren, evlilik programları bağımlısı kadınlardan ve adamlardan mı oluşmaktadır? Yalnız yaşayan kadınları, eşcinselleri, anarşistleri, uyuşturucu bağımlılarını mesela, işsizleri, evsizleri ya da taşranın ‘ayrık otlarını’, ensest mağdurlarını, vicdani retçileri, askerde ölenleri, dağa çıkanları, başörtülü olduğu için eğitimi yarıda kalanları, evlenmeden çocuk yapanları ne yapacağız?

Hepsi genel ahlak tornasından çıkmış insanlardan oluşan ‘tek tip’ bir toplum mu bahsettiğimiz? Ya da toplumun ‘iyisini’ ödenekli tiyatrolar, ‘istenmeyenlerini’ özel tiyatroların aynaları mı yansıtsın isteriz? Uzun yıllar klasik oyunları döndüre döndüre oynayan Devlet ve Şehir Tiyatroları bu ‘sıkıcı’ tutumlarından dolayı az eleştirilmedi. Tam da daha çeşitli programlar hazırlamaya başlamışken böyle bir sınırlama ikazı neden?

Yazının ‘Dünyanın her yerinde ödenekli tiyatroların görevi…’ diye başlayan kısmıyla ilgili kısmına takılanlar, mesela İngiltere’nin devlet destekli tiyatrosu National Theatre’ın programına göz atabilir.
Ne diyelim, iyisi mi herkese iyi seyirler!

Bahar Çuhadar

Radikal