Oyunculuk, O Kadar Büyük Bir İş Değil

[Fatih Vural’ın Oyuncu Ahmet Mümtaz Taylan ile son günlerin popüler dizilerinden Leyla ile Mecnun’daki İskender rolü ve tiyatro hayatı üzerine yaptığı söyleşiyi yayınlıyoruz. ]

Oyuncu Ahmet Mümtaz Taylan, durduğu yeri Anadolulu olmakla ilişkilendiriyor: “Birilerinin çok yukarıda, diğerlerinin çok aşağıda olduğu yerde huzurum kaçıyor, ona tepki veriyorum. Haklılık konusunda fazla bir eksiğim yok. Mutluluk konusunda en az bu dünya kadar eksiğim!”

İzleyici, kendisine çok yakın ve her rolün altından kalkacak bir oyuncu olarak görüyor sizi. Peki Ahmet Mümtaz Taylan’ın Mecnun’un babası İskender’le kurduğu bağ nasıl?

Bir ‘kaybedenler’ mahallesi, orası. Orada zengin, sivri insanlar yok. Büyümek istemeyen, kaybettiği zaman pek de ağlamayan, zaten pek de bir şey kazanmayan insanlar onlar. Kavgaları, biteviye ve çok büyük değil. Çabuk parlayıp çabuk sönen insanlar… İnsanın tam da gözlerinin içine bakan oyuncular oynuyor, bu karakterleri. İskender’in ve diğerlerinin ilgi çekme nedeni de seyirciye çok tanıdık gelmeleri. Ben de bir oyuncu olarak gözümü kaçırmam. Seyircinin gözünün içine bakıp oynamaktır, o. Seyirci kendisiyle böyle ilişki kuran birine kayıtsız kalamaz. Oyunculuk, bir anlamda savunma sanatıdır. İyi bir savunmacıyım ben.

Absürd komedide böylesine yeni bir tarzın bu kadar çabuk kabul görmesi neden sizce?

Daha önce çekilen absürd komedilerin de bunda payı var. Onların az da olsa öz seyircisi var. Onların kabulüyle başladık. İnançlı biçimde o dünyayı savunmamız, başka seyirciler kazanmamızı da sağladı. Çünkü seyirci diziye kategorik açıdan bakmaz, samimiyete bakar. Özel işlerde drama, komedi gibi bütün formatlar birbirine geçer. Gülmekten yerlere yatarken, birden ağlatacak kadar hüzün basar. Hayat da siyah-beyaz değil, absürd bir şeydir. Arasındaki geliş-gidişlerdir, seyirciyi çeken. Bir cenazeye gittiğinizde sadece ağlamazsınız. Kalanları sakinleştirmek için bazen hayatın ironik kısımlarına değinirsiniz.

Dizi dediğimiz, insanın boş zamanlarında bir nevi kendini dinlendirme aracı. Leyla ile Mecnun’u izlerken ise duygusal ve zihinsel olarak kendini diri tutma hali var. Hayat gibi…

Hem hayat gibi hem de hayatta galebe çalan hüzne, kötülüğe, insanın duygusunu kıran şeylere bir direniş de var. Leyla ile Mecnun’un her şeye rağmen ‘iyi olmak’la ilgili bir derdi var. Dramaturjik olarak diğer dizilere benzer ‘kötüler’i yoktur. Kötüdür ama büyük yıkımlara yol açmazlar. Animasyonlardaki gibi büyük zahmetle dibinize kadar gelip saçınızı çekip kaçarlar mesela. O seni yok etmeye değil, sana sorun çıkartmaya geliyordur. O sorunu çözersin. Evet Leyla ölür ama hayat devam eder. Dizi, reklamların etrafına çekilen bir şey. Dolgu malzemesi olmak, dertsiz olmak değil! Ama devrim yapmak da değil! Yaşam savaşından eve gelen insanların kafasını ütülemek, ahkâm kesmek, iyi bir fikir olmayabilir. Ama mutlu vakit geçirsinler diye geyiğe sarmak da başka bir sorumsuzluk biçimi. Bunun bir arası var.

Leyla’nın ölümünün ardından, bir ara dizinin gardı düştü mü?

Haftanın yedi günü çalışılarak üretilmiş ve hemen ertesi gün tüketilip çöpe atılmış, yenisine başlanılmış bir işin gardının düşmemesi, ayağının boşa basmaması hayata aykırı! Zaman zaman seyirciyi delirtecek kadar performansımızın yükseldiği, zaman zaman idare ettiğimiz maçlar oluyor. Öteki türlüsü androidlerin işi! Mesele, kopmamaktır.

Çocuklar racon dinlemez!

Derdinizi ‘iyi bir oyuncu olmaktan öte iyi bir baba, iyi bir insan olabilmek’ şeklinde ifade ediyorsunuz. Bu duruş, oyunculuk kalibrasyonunuzu artırıyor mu?

Benim için hayattaki en önemli şey mesleğim olamaz. İnsanın birlikte yaşamayı tercih ettikleri, kendi sorumluluk alanı içinde gördükleri, eşi ve dostu daha önemlidir. İşimiz, kendimizi ifade etmek için vardır. Dünyayı kurtarmak dahil hiçbir iş, kızımdan, sevdiğim insanlardan daha önemli olamaz! Bu, benim yordamım. Daha telaşsız, mesafeli bakma durumu da oyunculuğa olumlu yansıyordur. Falanca oyunu bir daha tekrar edilemeyecek kadar güzel oynamamız, yarın Filistin’deki bir çocuğu kurtarmayacak. Yaptığımız, o kadar büyük bir iş değil!

Hırstan uzak bu bakış açısı, Ahmet Mümtaz Taylan’ın fark edilmesini geciktirdi mi?

Geciktirdi çünkü kızım doğana kadar, beni popülerleştirecek işler kovalamadım. Umrumda değildi! Konservatif (muhafazakâr) bir tiyatro eğitiminde, dublaj yapmaya bile sert tepki gösterirdik. Tuhaf kafalarımız vardı. Tiyatro o kadar mühimdir ki başka bir işle ilgilenmeyi kaldırmaz! Ne zaman ki Ayşe dünyaya geldi ve ben iyi bir yurttaş olarak yaşamasını sağlayacak koşullara yetişemez hale geldim; bütün o önemsediğim değerleri alaşağı edip sıfırdan başlar gibi İstanbul’a geldim. Yaş ilerledikçe pratik koşullar da racon kesmene izin vermiyor. Çocuklar racon dinlemez! Sen de bir kız babasısın. Ama tiyatroyla ne pratik ne de kalbi bağımı koparmadım.

Hayata çok erken yaşta atılıyorsunuz… Evden ayrıldığınızda kaç yaşındaydınız?

15 yaşındaydım. Erken okuduğum için liseyi de erken bitirmiştim. Babamın kontrolündeydim, farkında olmadan…

Anne ve baba ayrı mıydı?

Ben çok küçükken ayrılmışlar. Şimdi ikisi de hayatta değil. Neredeyse bir arada hiç görmedim annemi ve babamı. Babamın evinde yaşıyordum. Çok sevdiğim bir üvey annem var, Anamur’da. Onun bakımındaydım. Ben evden erken ayrıldım. Çabuk isyan eden, başının çaresine bakma konusunda fazla iddialı bir çocuktum. Bizde herkes hızlı hareket eder, birkaç mesleğe sahiptir. Babam hukukçu ve madenciydi. Annem hem ressam hem de teknik ressamdı. NATO’nun baş ressamlarından biriydi, rahmetli. Ablam da ressamdır.

Çocuk yaşta mı çalışmaya başladınız?

Çok küçük yaşta ekmeğimi kazandım. Madenlerde çalıştım, asfalt işinde çalıştım. Çiçekçilik, garsonluk yaptım. Hela temizledim. Hepimizin yaptığı işler bunlar.

Yönetmensem işime kimseyi karıştırmam

Sinema ve televizyonda oyunculuğu, tiyatroda ise Keşanlı Ali Destanı’yla yönetmenliği yürütüyorsunuz. Bunlar içinde size en fazla gülümseyen hangisi?

Tiyatro yönetmenliği. Bu, birazcık inisiyatif manyaklığıyla ilgili. Tiyatroda daha fazla sorumluluk üstlendiğim için hemen her şeyle ilgilenmekten büyük hoşnutluk duyuyorum. Belirleme alanının genişliği hoşuma gidiyor.

Sinema ve dizilerde tabi olup da tiyatroda tabi kılmak, duygusal olarak çatışmıyorlar mı?

Hiçbir zaman. Profesyonellik o tip durumları kaldırmaz. Çalıştığım yönetmenin dünyasına hizmet ederim. Fakat kendi oyunumu çıkarıyorsam herkesi dinlerim ama kimsenin işime karışmasına izin vermem!

Diyarbakır, üçüncü üniversitemdir

Tiyatro nasıl girdi araya?

İktisat fakültesinde okurken, 1980-81 yılları gibi, yakın dostum olan Yusuf Eradam’la sinemaya gittik Ankara Çağdaş Sahne’de. Duvarda ‘Herkes tiyatrocu olabilir’ yazan bir afiş vardı. Ben de güldüm. Hatta Yusuf’a “Benim gitmem için ‘Ahmet sen bile…’ yazmaları lâzım.” dedim. Yusuf, beni çok yüreklendirdi. Stanislavski’nin ‘Bir Karakter Yaratmak’ kitabının başındaki kısa bir tiradla, o ilanı veren Çan Tiyatrosu’nun seçmelerine katıldım. Orada çocuk tiyatrosuna başladım. 13-14 yaşından beri sadece sinema yönetmeni olmak istiyordum. İktisat fakültesinden sonra yeniden sınava girmeme hayat izin vermiyordu. Bir an önce yırtmak zorundaydım! Sinema bölümü de pek yoktu. Konservatuarın tiyatro bölümüne girdim ben de… Konservatuardan mezun olur olmaz ilk evliliğimi yaptım. O yıla kadar mezun olanlar direkt Devlet Tiyatrosu’na giriyordu. Ama kadrolar şişmişti. 1989’da ilk defa Devlet Tiyatrosu sınavla oyuncu aldı. Kazandıktan sonra beni de Diyarbakır’a yolladılar.

O yıllarda nasıl bir hava vardı Diyarbakır’da?

Savaşın en çetin yıllarıydı. Sokakta bombalar patlıyordu.

Böyle bir ortamda tiyatro yapma düşüncesi sizi zorladı mı?

Zorlamadı çünkü o yaşlarda bu tür kaygıları pek yaşamıyorsunuz. “Param olsa Diyarbakır’a mı gelirdim? Bu büyük bir fırsat. İyi değerlendirmeliyim.” dedim. Mecburi hizmette, dört buçuk yıl kaldım, Diyarbakır’da. Benim yörüngemi belirleyen, bugün beni ben yapan birçok doneyi Diyarbakır’da kazandım. Türkiye’de olan biteni, siyaseti anlamanın yanında; Kürt meselesi, devlet, siyaset ve bürokrasi gibi kavramları da öğreniyorsunuz. Benim üçüncü üniversitemdir, Diyarbakır.

Tiyatroya ilgisi nasıldı Diyarbakır halkının?

Diyarbakır Devlet Tiyatrosu’nda boş salona oynamak için çok büyük saçmalamanız lazım. 1993’te, 27 yaşında sanat yönetmeni oldum Diyarbakır’da. O dönemde de, sonrasında da Diyarbakırlılar orayı Türkiye’nin en büyük seyirci ortalamasına sahip bölge tiyatrosu olarak ayakta tutmuştur. Ankara’dan müdahale görmeden Shakespeare, Vaclav Havel ve Nazım Hikmet gibi isimlerin oyunlarını sahneledik. Oyuncu arkadaşlarımın moralini yükseltmek için çaba verdim. Saklanarak yaşamadık, halkın içinde yaşadık. Onlar tarafından çok sevildik. Devletin oradaki varlığını temsil etmek için açılmıştık, devletin yumuşak yüzüydük. Batılı kafasıyla küçümseyerek yapmadık işimizi. Işıl Kasapoğlu, o zaman Marsilya’daydı. “Macbeth’i sahneye koyar mısın?” dediğim zaman, “Shakespeare, Diyarbakır için uygun mu? Ben oraları çok iyi bilmiyorum.” demişti Işıl. Ben de, “Işıl, şu anda savaşın ortasındayız. Galiba Macbeth için bundan daha uygun bir ortam olamaz!” karşılığını vermiştim.

Bir baskı gördünüz mü?

Attığınız her adımda devletin kontrolünü hissederdiniz.

Asker karışır mıydı oyunlarınıza?

Yok ama gelirlerdi. Çatışma yoğun olduğunda, 2. Hava Taktik’ten çıkmazlardı. Ama biz gidip orada oynardık. Kim ne düşünürse düşünsün, askerin kültürel faaliyet konusunda çok çalışkan olduğunu unutmayın.

Diyarbakır’dan sonrası nasıl gelişti?

Diyarbakır’dan sonra Almanya’ya gittim. Devlet Tiyatrosu’yla ortak bir proje için yönetmen Roberto Ciuli’nin seçtiği sekiz oyuncudan biri oldum. Lorca’nın ‘Bernarda Ablanın Evi’ oyununu -sekiz kadın için yazılmıştı- Almanya’da sekiz erkek oynadık. Almanya’yı dolaştık, turneyle. Bir yıl sonra Ankara Devlet Tiyatrosu’na döndüm. 2000 yılına kadar oradaydım. Kızım Ayşe 1999’da doğmuştu, İstanbul’a gelip gitmeye başlamıştım. 2006 yılında Devlet Tiyatrosu’ndan istifa ettim. O yönetimle duruşumu sürdüremeyecektim. İstanbul da hayatımda öne çıkmıştı.

Bu kadar coğrafya dolaştıktan sonra bunları nasıl sentezlediniz?

Gittiğim her coğrafyada benzer çatışkıları gözlemledim. Oranın ambiyansına göre bir yol tutturuyorsunuz. Ama genel olarak ben taraf oluyorum. Elimden başka türlüsü gelmiyor.

Hayatta ne taraftasınız?

Bu, galiba Anadolulu olmakla ilgili. Biz, zayıf olanın tarafındayızdır. Mesleğimiz de onu gerektirir. Birisi hangi nedenle ve düşüncelerinize ne kadar uzak olursa olsun mağdursa; sanatla olan birisi onun karşısında, güçlünün yanında duramaz. Birilerinin çok yukarıda, diğerlerinin çok aşağıda olduğu yerde benim huzurum kaçıyor, ona tepki veriyorum. Haklılık konusunda fazla bir eksiğim yok. Ama mutluluk konusunda en az bu dünya kadar eksiğim!

Fatih Vural

Zaman