İstanbul’da Bir Tiyatro Gecesi

[Selim İleri, Zaman Online’da Refik Ahmet Sevengil’in Türk Tiyatrosu Tarihi eserini inceliyor.]Geçen hafta, bu köşede, Hüseyin Rahmi Gürpınar monografisi dolayısıyla Refik Ahmet Sevengil’den söz açmıştım.

O yazı kısık bir yankı uyandırdı; Hüseyin Rahmi’nin -ne kadar acı!- git git unutulması gibi, Refik Ahmet’in hiç tanınmadığı, neredeyse bilinmediği ortaya çıktı.

Refik Ahmet Sevengil, elbette sadece Hüseyin Rahmi monografisinin yazarı değil. Cumhuriyet dönemi yazarlarından; 1903’te doğmuş, 13 Eylül 1970’te yitirmişiz Sevengil’i. Üç roman yazmış, Köyün Yolu tek hikâye kitabının adı. Roman ve hikâye alanındaki verimleri gününde etkili olmuş.

Ama Refik Ahmet’in en önemli eseri, beş ciltlik Türk Tiyatrosu Tarihi’dir. İlk ciltte Eski Türklerde Dram Sanatı incelenir. Tiyatronun, dram sanatının bizde bin yıllarla ölçülüp biçilebileceğini kavrarız. İkinci cilt, Opera ile İlk Temaslarımız, doğrudan doğruya Osmanlı İmparatorluğu dönemini ele alır. Sevengil, çağdaşı birçok araştırmacının tersine, operayla haşır neşirliğimizi saptar. Opera ile Osmanlı dünyasının ilintileri üzerinde durur.

Üçüncü cilt artık Tanzimat Tiyatrosu’dur. Tanzimat’ın sağladığı olanaklarla tiyatro sanatının birdenbire nasıl öne çıktığı bu ciltte ayrıntılarıyla dile getirilir. Zaten Sevengil’in tiyatro tarihi sayısız ayrıntıyla bezenmiştir. Bazı göndermeler, dipnotlardaki dikkatler, başlı başına inceleme konusu olabilecek niteliktedir.

Son iki cilt, Saray Tiyatrosu ve Meşrutiyet Tiyatrosu. Sevengil’in Cumhuriyet döneminin başlangıç yıllarındaki tiyatro etkinliğini değerlendiren bir eseri daha var: Yakın Çağlarda Türk Tiyatrosu. Bildiğim kadarıyla bu çalışmasını sonradan genişletmiş, ama yayımlamamış. Bir iki yıl önce, kızı Nesteren Hanım, tümünün yeniden okurla buluşturulacağı müjdesini vermişti. Türk tiyatrosunun bu en kapsamlı tarihi yeniden yayımlandı mı, bilmiyorum.

Sevengil’in yazdıklarından çok şey öğrendim. Dahası, Sevengil’in belgesel bir tutumla yazdıklarını, bazı romanlarımda yeniden yaşatmaya çalıştım. Ermeni oyuncularımızın kaderlerine dair yazdıkları Ayışığı’nın bazı sayfalarına esin kaynağı oldu.

Şimdilerde Meşrutiyet Tiyatrosu’nu yeniden okuyorum. Özellikle Abdülhak Hâmid’e ayrılmış sayfaları.

Hem fırtınalı, hem tantanalı bir ömür sürmüş Hâmid. Şiiri, tiyatrosu ‘gerçekten’ çok sevilmiş mi, bilinemez. Ne var ki şöhreti dorukları tutmuş. Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminde Şair-i âzam, Cumhuriyet’te Ulu Şair. 1937’de ölümünden sonra bu uçsuz bucaksız ün usul usul sisleniyor, bulutlanıyor.

Hâmid’in tiyatro alanındaki en çarpıcı eseri Finten. Finten’i 1950’lerde Ahmet Muhip Dıranas yeniden kurgulamıştır. Çok başarılı bir ‘yeniden yazım’; Dıranas, hem dili sahne dilinin gerekleriyle sadeleştirmiş, hem sahne sıralamasını yeniden kurgulamış, hem de pek uzun Finten’i kısaltmış. Eser Ankara Devlet Tiyatrosu’nca sahneleniyor ve baş rolu Yıldız Kenter oynuyor. O günlerde basın Finten’e büyük ilgi göstermiş.

O günlerde Munis Faik Ozansoy bir yazı yazıyor. Munis Faik’e göre, Finten bir ‘okuma tiyatrosu’ (Tanpınar da Hâmid’in tiyatroları için aynı kanıyı ileri sürer); Dıranas’ın metniyse, Finten’i artık sahneye çıkarıyor. Şair Munis Faik, Finten’in daha önce, bir iki toplulukça ‘kısmen’ oynandığı ve bu tecrübelerin pek başarılı olmadığı düşüncesinde.

Oysa Meşrutiyet Tiyatrosu’nun bazı sayfaları, İstanbul’da görkemli bir tiyatro gecesini anlatır: Finten oynanmaktadır!

Birinci Dünya Savaşı yılları. 30 Ekim 1916. “Burhaneddin Bey Kumpanyası” Tepebaşı Tiyatrosu’nda Finten’i oynuyor. Gündüz, matine, hanımlara ayrılmış. Akşam, suare, erkek seyircilerle izlenecek. Tiyatro binası hıncahınç dolu. Bazı seyirciler içeriye girememenin isyanı içinde.

Geceki temsili Şehzâde Abdülmecid Efendi himaye ediyor. Sevengil, “son halife” Abdülmecid’in sanata, özellikle resim sanatına bağlılığı üzerinde durmuş, “birçok tabloları vardır” diyor.

Abdülmecid Efendi kendisi de temsile gelmiş. Locasına Finten’in yazarını dâvet ediyor. “Birçok fikir ve sanat mensubu kimseler de seyirciler arasında”. Finten’i sahneye uygulayan Celâl Nuri Bey yedi perdelik bir düzen kurmuş. Oyun dört buçuk beş saat sürüyor!

Meraklısı araştırsın, Burhaneddin Tepsi, Türk tiyatrosunun en önemli adlarındandır. Gerçi çok abartılı oynarmış, bu yanlış oyunculuğuyla, bizde aktörlük sanatının gelişmesini engellemiş. Onun abartısıyla tiradlar paralamak epey uzun bir dönem moda olmuş. Ama Burhaneddin’in tiyatroyu sevdirdiği, tiyatro seyircisi ‘yetiştirdiği’ yadsınamayacak bir gerçek.

“Burhaneddin Bey” bu akşam Davalaciro’yu canlandırıyor. Davalaciro Finten’in baş erkek kahramanı; iri yapılı, Hintli bir uşak. Burhaneddin “Kusursuz” oynamamış, yine de seyircinin yüzünü güldürecek kertede “yüksek ve iyi” imiş.

Hanım oyuncuların hepsi Ermeni. Finten’de Suzan Hanım, Melvil’de Beatris, Blânş’da Hıraçya, Leydi Roz’da “zarif bir eda ile oynayan İda”. Hanımlar hem çok başarılı, özenliler, hem de Türkçe’yi mükemmel söylüyorlar! (Ermeni sanatçılarımızın bozuk şivesi üzerine tiyatro tarihlerimizin yazdıkları, böylesi bire bir tanıklıkların tespitleriyle hemen hep çelişir.)

30 Ekim 1916 gecesinin tanığı İbrahim Suphi Bey, Edebiyat-ı Umumiye mecmuasında şunları yazmış:

“(…) Burhaneddin Bey temsil heyetinin aktrislerini takdire lâyık görürüz. Finten’in o yükseklerde uçan, derinliklerden fırlayan, zarif ve süslü üslûbunu oldukça doğru ezberlemişlerdir, pürüzsüzce inşa ettiler. Hele ölüler ülkesinde kurukafa elinde söz söyleyen Küçük Mari Hanım’ın ne tabiî, ne kolay bir inşat kabiliyeti vardı!”

Dekorlar, kostümler elden geldiğince donanımlı, şık. Bir Londra tiyatrosunun olanakları söz konusu değil. Yine de sahnede Londra duyumsanıyor.

Beş saatlik Finten sona erince Süleyman Nazif Bey, o “nükteci edip”, “Finten arzumuzun dunûnda, ümidimizin fevkinde vaz’-ı sahne edildi” demekten kendini alamamış…

Finten sona erdikten sonra Abdülhak Hâmid, Tepebaşı Tiyatrosu’ndan ayrılıyor. Vakit geç. İstanbul’da taşıt imkânları hayli kısıtlı. Şair-i âzam, aktör Burhaneddin Bey’e “kendi kartvizitini” göndermiş. “Bu kartta şairin el yazısıyla şunlar” yazılı:

“Azizim Burhaneddin Bey,

Eser-i âcizânemi ümidimin fevkinde hüsn-i temsil ettiğinizden dolayı size ve rüfekanıza beyan-ı memnuniyet etmek üzere oyundan sonra sizleri görmek ve Şehzade hazretlerinin de muhzuziyetlerini tebşir eylemek istedimse de vakit geç olduğundan muvaffak olamayacağım.”

Bir gala gecesini bunca ayrıntıyla belgelemiş işte Refik Ahmet Sevengil. Onun tiyatro tarihinde toplumsal yaşama çok canlı anılarla, belgelerle sürüp gider.

Beş ciltlik bu tiyatro tarihi bir yandan da çok farklı görüngeden yazılmış bir Osmanlı kültür, sanat tarihidir. Aynı zenginliği Yakın Çağlarda Türk Tiyatrosu’nda da görmek mümkündür. Yenilenmiş, genişletilmiş şeklini bilmediğimiz bu eser, Cumhuriyet’in ilk yıllarında tiyatronun saygın yerini saptar: Cumhuriyet yönetimi, savaşların düşürdüğü yoksulluğa rağmen, tiyatroya yatırım yapıyor, tiyatro sanatının memleket çapında sevilmesini, benimsenmesini ilke ediniyor… Sevengil’in eserlerinin bugünün okuruyla buluşmasını dileyerek noktalıyorum.

Zaman Online