Şark Dişçisi’nden Baronyan’a Kır Çiçekleri

[Emel Gülcan’ın oyuncu Sevinç Erbulak’la yaptığı söyleşiyi yayınlıyoruz. İBBŞT’de sergilenen Şark Dişçisi oyununda yer alan Sevinç Erbulak söyleşide tiyatro geçmişinden, yeni projelerinden ve oyunun yazarı Baronyan’dan bahsediyor.] Oyuncu Sevinç Erbulak, bu sezon 56 kere sahnelenen “Şark Dişçisi”nde Sofi rolündeydi. Erbulak bianet’e son temsil öncesi oyunu, şehir tiyatrolarının akıbetini ve özel hayatını anlattı.

Oyuncu Sevinç Erbulak bu sezon “Şark Dişçisi”nde Sofi’yi oynadı. Oyun altı dalda Afife Tiyatro Ödülleri’ne aday gösterildi. Erbulak da adaylardan biri.

Erbulak oyunda üç saat boyunca bir dakika yerinde durmadı. Şark Dişçisi’nin genç sevgilisi rolünde koştu, tırmandı, zıpladı. Zaten sahnenin dışında da benzer tempoda yaşıyor. Hızlı konuşuyor, seri hareket ediyor ve lafı dolandırmıyor.

Erbulak ile oyunun bu sezon son temsilinden önce buluştuk, “Şark Dişçisi”ni, şehir tiyatrolarının başına gelenleri, ailesiyle hatıralarını ve annelik deneyimlerini konuştuk.

Şark Dişçisi nasıl bir sezon geçirdi?

Muhteşemdi. “Şark Dişçisi”, çok hazır bir zeminde sezona başladı. Bu müzikallerin ilki 2008’deki “İstanbul Efendisi”, ikincisi “Tarla Kuşuydu Juliet”ti. Şark Dişçisi, yine bir Engin Alkan rejisi ve aynı kadronun yeni müzikaliydi. Seyircinin iyi tanıdığı bir ekibin yeni oyunu olduğu için, oyuncu ve yönetmen seyircisi gelişti. Gerçekten ilgi patlaması yaşadık.

Önümüzdeki sezon devam edecek mi?

Evet, ama önce Harbiye Cemil Topuzlu Açıkhava Sahnesi’nde Yıldızlı Geceler’deyiz. Her iki oyunu izlemeyen beş bin kişi için, birer şans daha var. 3 Haziran’da “İstanbul Efendisi”ni, 7 Haziran’da “Şark Dişçisi”ni oynayacağız.

Oyun üç saatti ve çok hareketliydiniz. Nasıl hazırlandınız?

Diğer iki müzikalde bedenimizi ve beynimizi eğittik. Yönetmenimiz olağanüstü bir oyuncu koçu ve rolleri çok iyi tarif etti. Kondisyonumuz zaten hazırdı. Çünkü bu oyunlar ayda üç hafta oynanıyor. Artık oynamadığımda daha yorgun hissediyorum. Bütün hastalıklarımı oynamadığım haftalarda geçirdim.

Alkan, ekibini güçlü vücutlar ve beyinlerden seçiyor. Çünkü bu koşullarda bu performansı haftalarca sürdürmek, her kondisyonun işi değil. Gece yarısı oyundan çıkıp evimize dönüyorduk. 12 saat sonra tekrar matinenin makyajını yapıyorduk. Bu sezon hepimiz için keyifli ve yorucuydu.

Baronyan’ın mezarına her gece bir kır çiçeği

Hagop Baronyan’ın oyununu sahneleme fikri nasıl doğdu?

“Şark Dişçisi” Engin Alkan’ın rüyasıydı. Alkan, rüyasında bir kumpanya arabası gördü ve şans eseri Mimesis’te Hagop Baronyan hakkında bir yazı okudu. Asıl amaç dünyanın her kökenden, ırktan insana ait olduğunu hatırlatmak ve belki azınlık fikrini ortadan kaldırmaktı. Oyun, aslında Türkiye tiyatrosunun Ermeni oyunculara çaktığı bir selam. Engin’in cümleleriyle söylersem, onlara “İyi ki vardınız” demenin bir yolu.

Türkiye tiyatrosu, Ermeni oyunculara çok şey borçlu. Mezarının yerini bile bilmediğimiz bir Ermeni yazarın 1869’da yazdığı oyun, 2012’de sahnelendi. Baronyan’ın mezarını ziyaret edemiyoruz belki ama “Şark Dişçisi” ile her gece o mezara bir buket kır çiçeği bırakıyoruz.

Yönetmenin Afife Ödülleri’ne aday gösterilmemesini nasıl yorumluyorsunuz?

Ödül sistemi çok göreceli. Çünkü o kategoride en çok oy alan üç kişi aday oluyor. Selim Atakan yerinde bir tepkiyle, beraber yarattıklarını düşündükleri için adaylıktan çekildi. Alkan’ın oyunun babası olduğunu düşünüyorum. Ödülü alırsam “Yarısı Engin’in” diyemem; tamamı Engin’indir ve ben eve götürüyorumdur. Aday olan herkes böyle düşünüyor.

Bir çocuk hem annesinin hem babasınındır. Tek başınıza yumurtlayamayacağınıza göre “Şark Dişçisi” Engin Alkan’ındır. Biz, onun sanatını ifade ettiği ellerinin parmaklarıyız. Yani yedi parmağı aday gösterildi. Bu, kolektif bir iş.

Yeni projeler var mı?

Üç müzikal sürüyor. Dizi veya film olursa, birinin eksilmesi gerekir. Çünkü yapımcılar üç oyunda rol alan oyuncuyu sevmiyor. Televizyonu çok özledim ama televizyonsuz kalabiliyorum, sahnesiz kalamıyorum. O yüzden ancak aklıma yatan bir proje ile karşılaşırsam düşünebilirim.

Dizilerde hep aynı şeyler sunuluyor. Meseleye baktığım yerden bakmıyorsa, bir töre dizisinde veya 90 dakikalık bir dramada oynamayacağımı biliyorum. Geçmişte bu yüzden arkadaşlarımızı kaybettik. Bunu kendime bir daha yaşatmayacağım.

Tiyatronun üzerinde dolaşan bulutlar dağılmadan tiyatro ile ilgili cevap veremiyorum. Çünkü kabul edemeyeceğimiz bir yönetmelikle karşı karşıyayız.

Yeni yönetmelikle şehir tiyatrolarına bürokratların atanması neleri değiştirir?

2014’te 100. yılımızı kutlayacaktık. Bu durum, 2014’te ikinci yılımızı kutlamamız anlamına gelir. Çünkü bu, başka bir tiyatro teklifi.Tiyatroyu tiyatrocular, belediyeyi belediyeciler yönetir. Bu kadar basit.

Yeni yönetmeliğin teklifi, benim İETT müdürü olmam kadar komik. Tiyatroya bürokrasi girdiğinde ve genel sanat yönetmeninin yetkileri sınırlandığında işin çehresi değişir. İşin içindekilere danışılmadan bu düzenleme yapılırsa, tepki göstermememizin imkânı yok. Zaten çok tepkiliyiz.

Şu an ne olacağını bilmiyoruz ama her şeyden geri dönülür. Neye itiraz ettiğimizi anlatmalı ve kendimizi dinletmeliyiz. Bu, sadece şehir tiyatrolarındaki oyuncuları ilgilendirmiyor; bu ülkede nefes alan bütün oyuncuların meselesi.

“Tiyatro benim için sahne arkasıdır”

Oyuncu bir aileden geliyorsunuz. Hatıralarınızda tiyatronun yeri nasıl?

Seyirci, tiyatronun renkli ve inandırıcı halini görür. Ben dekorların arkasını hatırlıyorum. Anılarımda canım hocam Savaş Dinçel’den öğrendiklerim, matine-suare arasında yemek yiyen oyuncular ve bol kahkaha var.

Kostüm kollarını dikip şaka yapanları, telefon kablosunu gerçekten bağlayıp, ahizeyi kaldıran oyuncuya “Ne haber?” diyenleri ve babamın şaka projelerini hatırlıyorum. Şimdi sahnedeki illüzyondayım ama her zaman arka taraf daha büyüleyici. Tiyatro benim için sahne arkasıdır.

Anneniz Füsun Erbulak tiyatronun önemli isimllerinden biri. Babanız Altan Erbulak da oyuncuydu, aynı zamanda da karikatürist idi.  Böyle bir ailenin çocuğu olmak nasıldı?

Bütün hatalarımla onların çocuğu olma özgürlüğünü yaşadığım bir aileye sahiptim. Gizli sigara içmedim, belki bu yüzden hayatımda ot kullanmadım, kavgalara bulaşmadım. Öyle olmasalardı hepsini yapabilirdim. Hiçbir yasağı delemedim. Çünkü delinecek yasak yoktu.

Para ile ilişkimi, kimsenin kimsenin efendisi olamayacağını ve hayatıma sahip çıkmayı onlardan öğrendim. Küçük mutsuzluklarım olmuştur ama kötü anım yok. İkisi de çok kafalardı. “Her şeyinle bizim çocuğumuzsun” dedikleri için aynısını şimdi Kavin’e yapıyorum.

Kızınız Kavin’in oyuncu olmasını ister misiniz?

Kavin şu anda beş yaşında ve oyuncu olmak istediğini söylüyor. Bu dünyanın renginden ve burada gördüğü sevgiden etkileniyor. Ama Kavin’i bir şeye zorlamak istemiyorum. Onu çok yetenekli buluyorum. Resim yapıyor ve şahane dekor eskizleri çiziyor. Babamdan alamadığım o gen, Kavin’e armağan edilmiş.

Kavin’i hep Mimar Sinan Üniversitesi’nin bahçesinde hayal ediyorum. Ama en büyük hayalim birlikte sahneye çıkmak ve Londra’da The Phantom Of The Opera’da Christie rolünde oynayan ilk Türkiyeli olduğunda, onu bayılmadan izleyebilmek.

Kavin sahneye çıktı mı?

İki buçuk yaşında “Tekrar Çal Sam”de Eskimo çocuğu oynadı. Oyunda konuşmaması lazımdı. O yüzden sahne boyunca bonibon yedirdik. “Tarla Kuşuydu Juliet”i seyrederken Engin Alkan oyunu kesip Kavin’i sahneye çıkardı, havaya kaldırıp “Bunu da Sevinç doğurdu” dedi. Birkaç defa da oyun finallerinde sahneye çıkıp, evde çalıştığı selamları verdi. Sonra babasını aradı “Beni bugün alkışladılar” dedi. Bence zehirledik. Bana da böyle bulaşmıştı.

“Annelik bana tutamayacağım sözler vermemeyi öğretti”

Anne olunca neler öğrendiniz?

Çok hızlı düşünmeyi ve cevap vermeyi öğrendim. Çocukların düşünce önce annesine baktığını ve annesinin tepkisini taklit ettiğini öğrendim. “Yapmam” dediğim her şeyi yaptım. Alışveriş merkezinde çocuğunu silkeleyen anneleri gördüğümde “Ne kadar yanlış” derdim ama Kavin’i silkeledim. Bir şey anlatmaya çalışıyordum ve silkelemem gerekiyordu. Ama o sırada bile Kavin’e bağırmamayı becerdim.

Kavin, yetişkinlerin tutamayacağı sözler verdiğini, bunun hayal kırıklığı yarattığını ve verdiğim sözleri tutmayı öğretti. Çünkü çocukların içi dışı bir. “Hayır” demeyi de ondan öğrendim. Çünkü Kavin’e “Hayır” demeyi öğrendim. Kavin bana şeffaf olmayı, yetişkin maskelerinden kurtulmayı ve gerçek kahkahayı öğretti.

Eskiden kusursuzluğu hedeflerdim. Şimdi becerememenin keyfini biliyorum. Samuel Beckett’in “Hep denedin hep yenildin. Olsun yine dene, bir daha yenil. Daha iyi yenil” cümlesini çok severdim. Kavin ile bunun anlamını öğrendim.

Çok yoğunsunuz. Boş vakitlerinizde neler yapıyorsunuz?

Oyun seyrediyorum ve okuyorum. Şu an Dino Buzzati’nin Tatar Çölü’nü okuyorum. Çok sevdiğim oyuncu Zeynep Ekin Öner hediye etti. Mirza Metin’in “Disko 5 No’lu” isimli oyunu ve Tiyatro Yan Etki’nin “Yalnız Batı” oyunu, bu sezonun bana ödülleriydi. İzledikten sonra kendimi oyuncuların önüne atmamak için zor tuttum. “Önce Bir Boşluk Oldu Kalp Gidince Ama Şimdi İyi” oyunundan sonra Esra Bezen Bilgin’e neyle beslendiğini sorma ihtiyacı duydum. Aynısı Zeynep Ekin Öner için de geçerli.

Bunca gazetecinin içerde olmasını ve İçişleri Bakanı’nın sanatçıları terörle ilişkilendirmesini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Eli kalem tutan insanların yıllardır cezaevinde olması, bilgisayar bile kullanamadan kitap yazması bir oyun olsa, gerçekliğine inanamazdım. Ama bu bizim hayatımızın gerçeği. Bu noktada birlik olmalıyız. Ucu bize dokunmadığında da tepki vermeliyiz. Her zamankinden daha çok, nerede durduğumuzu göğsümüzü gererek söylemeliyiz.

Burada Beckett’in söylediği olmasın: Bir daha deneyelim ve yenelim. Biz rağmenlere rağmen, tiyatro yapıyoruz.

Biamag