Şehir Tiyatroları Hiç Özgür Kaldı mı?

[Cem Erciyes Radikal gazetesindeki köşesinde şehir tiyatrolarının özgürlüğünü sorguluyor.] Şehir Tiyatroları, ne zaman gerçekten özgürdü ki? Neredeyse iki senede bir Genel Sanat Yönetmeni değiştiren, her yıl bir oyunu tartışmalara neden olan bir kurumdan söz ediyoruz

Şehir Tiyatroları’nda yaşanan hiç kuşkusuz politik bir operasyon. Bu yönetmelik değişikliğinin, birkaç haftadır gündemde olan ‘muhafazakar sanat’ tartışmasıyla da ilgisi var. Muhafazakâr kesimin tepkisini çeken oyunların önüne geçilip, muhafazakârların burada daha fazla kendine yer bulabilmesi için yönetimde belediye bürokratlarının etkisi arttırıldı. Hatta Şehir Tiyatrosu oyuncuları yönetimden tamamen dışlandı.
İskender Pala’nın geçen hafta Zaman’daki köşesinde yayımladığı ‘muhafazakârın sanat manifestosuna’ bakarak, Şehir Tiyatroları programının bundan böyle nasıl olacağını anlayabiliriz. İlle de bir ucu geleneksele, geleneksel yaşam tarzlarına dokunan oyunların bulunacağı, ille de Dostoyevski ya da Dante sahnelenecekse bile onları Şeyh Galip ya da Fuzuli’yle harmanlayacak bir repertuvar isteniyor. ‘İlerici, toplumcu ya da milliyetçi sanat’ gibi kavramlarının artık telaffuz bile edilmediği bir zamanda, bir kez daha siyasetten emanet kavramlarla sanatı tanımlamaya çalışmanın sonuçlarını 2012-13 sezonunda göreceğiz.
Keşke bu düzenlemenin gerçekten tiyatro sanatına dair bir yanı olsaydı. Bugün belediyenin icraatına tepki gösteren kimi tiyatrocuların, yazarların, izleyicilerin içinde aslında çok da beğenmediği bir tiyatroya destek vermenin burukluğu var. Bu ‘beğeni eksikliği’ Şehir Tiyatroları’nın başka ödenekli tiyatrolar gibi kronikleşmiş sorunlarından kaynaklanıyor. Ama hepimiz biliyoruz ki, ‘tiyatro sanatını’ ilgilendiren bu sorunlar yeni yönetmelikle değişmeyecek, her şey eskisinden de beter olacak.
Tiyatronun gelişip yaygınlaşması için oluşturulan kurumlar, arkalarındaki kamu desteğine rağmen bir türlü yenilikçi, cesur işlerin adresi olamıyor. Ödenekli tiyatrolar hep daha geleneksel bir anlayışı sürdürürken cesaret ve yenilikçilik, küçük salonlarda zorla ayakta duran özel tiyatrolardan geliyor. ‘Memur zihniyeti’ diye kestirip atmak kolay. Bunun sebebini neden yeterince özgür olmamalarında aramıyoruz?
Yönetimi sanatçılardan bürokratlara geçti diye hayıflandığımız Şehir Tiyatroları, ne zaman gerçekten özgürdü ki? Neredeyse iki senede bir, Genel Sanat Yönetmeni değiştiren her yıl bir oyunu müstehcen ya da bilmem ne diye tartışmalara, kavgalara neden olan bir kurumdan söz ediyoruz. Her zaman belediye başkanlarının, onların partilerinin, onların danışmanlarının ve her tür politik kişiliğin baskısı altında bir kurum. Başarısı, gişe rakamlarıyla ölçülen (ki bu arada ben ne zaman gitsem hep dolu olan bu tiyatronun gişe oranının yüzde 50’lerde olduğunu söyleyen Topbaş’a inanmıyorum, o ayrı) bir yer. Herkesin ama herkesin seveceği, kimsenin tepkisini çekmeyecek ama kitleleri de kendine çekecek oyunlar yapmak zorunda… Böyle bir yerin tiyatro sanatında sınırları zorlamaya kalkışması mümkün olabilir mi? Bütün enerjisini çizilen bu sınırlar içinde kendince ‘iyi’ oyunlar koymaya harcayan o sanat yönetmenlerinin dünyası şimdi genişledi mi? Hayır, tam tersine, tiyatroya gidip gitmedikleri bile belirsiz birçok bürokrat onların üzerine yerleştirildi.

Muhafazakar sanat laboratuvarı
Yeni yönetmelik, Şehir Tiyatroları’nın sorunlarını çözmekten çok uzak. Tam tersi, sorunun esas nedenini daha da ağırlaştırıp katılaştırarak bu tiyatroyu neredeyse yok edecek bir hamle. Bir ödenekli tiyatronun, popülerizm rekabetine kapılması, popüler oyunlar sahneleyip salonlarını dolduracak pek çok özel tiyatroyla haksız rekabete girişmesi demek. Tiyatro sanatını yaygınlaştırmak 1930’larda çok önemli bir misyon olabilir, ama bugün değil. Bugün bir misyon icat edilecekse o da bu alanı yenilemek, ona ruh katacak yaratıcı alanı genişletmek olabilir. Bunun da yolu, kurum üzerindeki bürokrasiyi arttırmaktan değil, tam tersine hafifletmekten ve sanatçıların söylediği gibi özerkleştirmekten hatta bağımsızlaştırmaktan geçiyor. Aslan payını kamudan alarak kendi bütçesini ve repertuvarını oluşturan, kendi sorumluluğunu taşıyan bir tiyatro. ‘Başına bir parti komiseri konmuş’ (Bu lafı Tuğrul Eryılmaz’dan çaldım)ve muhafazakâr sanatın tiyatro laboratuvarı haline getirilmiş bir yer değil…

Annane sözleri
Hınzır, cesur, kışkırtıcı… yok açıkça provokatif. Extramücadele’nin desenlerini yıllarca bu nedenle çok sevdik. Tabii ki kendine özgü neşesi, güçlü bir kalem tarafından öylesine çizilivermiş gibi duran ama dikkatle bakıldığında bütünlüğü ve estetiğiyle kendine sardıran görselliği de bu sevginin tuzu biberi oldu. Extramücadele, Galeri Non ile işbirliğine gidince o desenler kâğıttan, blogdan çıkıp boyutlandı, şöyle evin başköşesine konulacak kıvama gelip heykellere dönüştü.
Mısır Apartmanı’ndaki büyük mekânda Extramücadele’nin işleri Nazım Hikmet Richard Dikbaş’ın konuşkan desenleriyle birlikte sergileniyor. Serginin adı ‘Nereden gelmemiz gerekiyorsa oradan gelmişizdir’. Çiçeklerden yeni bir Ege haritası denemesi, ayakkabı kalıbından büst, örümcek ayaklarından telefon sehpası gibi ironik işleri hemen dikkat çekiyor. Başı köktencilerle hiç barışmasa da yine sözünü sakınmamış ve dua eden tilki, tespihten ‘now’, asma kilitlerle ‘Susma Müslüman’, haçı ay yıldızla birleştirdiği ‘Vakit Çok Geç’ gibi işler yapmış… Kendi adıma en çok, benim de küçük bir katkım olan ‘Anane Sözleri’ni sevdim. Unutulmuş, kendi aile çevresinin bağlamında bilinip anlaşılan, ama hepsi bir araya geldiğinde göç yollarımızı açık eden bu iş, biraz matrak biraz da hüzünlü. Gidin ve o sözleri tek tek okuyun.

Radikal