Şehir Tiyatroları Tartışması

[Eser Karakaş Şehir Tiyatrolarındaki yönetmelik değişikliğini ekonomist bakış açısıyla yorumluyor.] İstanbul Şehir Tiyatroları yönetmeliğinde gerçekleştirilen bir değişiklikle, tiyatro repertuarının saptanmasının genel sanat yönetmeninin yetkisinden alınarak içinde iki İstanbul Büyükşehir Belediyesi bürokratının da bulunacağı yedi kişilik bir kurula devredilmesi çok büyük ve hararetli tartışmalara neden oldu.

Bu ve benzeri konuların ülkemiz Türkiye’de konuşulması, tartışılması çok kolay olmuyor; tarafların tümünün geçmişten gelen hafıza takıntıları, şartlanmalar, muhtemelen tarafların en az birinin çok da evrensel kurallara uygun olmayan davranışları meselenin tırmanmasına, tırmanması çok mesele değil ama anlamsız sonuçlar vermesine neden olabiliyor. Son Şehir Tiyatroları yönetmeliği meselesi de biraz böyle.

Bu tartışmanın sağlıklı bir zemine oturması kanımca konunun Türkiye’ye özgü kapsamı dışına taşınarak daha kuramsal bir çerçeve içinde tartışılmasına bağlı; son İstanbul Şehir Tiyatroları tartışmasını da bize özgü tarihsel tecrübeler, ortak hafıza dışında daha kuramsal bir çerçeve içinde ele alabilirsek daha sağlıklı sonuçlara ulaşmamız mümkün.

Bu konu bir iktisatçı-maliyeci olarak benim senelerdir çok ilgimi çeken bir konu; bu konunun iktisatla, maliyeyle ne alakası var demeyin, kanımca meseleye iktisat ve siyaset biliminin öğrettikleri doğrultusunda yaklaşabilir isek, tartışmada tarafınız hangisi olursa olsun, daha sağlıklı bir noktaya gelebiliriz kanısındayım.

Kanımca meseleye daha sağlıklı yaklaşabilmek, fikir üretebilmek, kanaat belirtebilmek için ilk yapmamız gereken şey sanat üretiminin, mesela tiyatroculuğun bir kamu hizmeti olup olmadığını tartışmak.

Bu “Yorum sahifesi” yazımda, aralarda şahsî fikir ve kanaatimi de belirtmekle birlikte, meseleye tümüyle “kamu hizmeti” kavramı üzerinden yaklaşmak ve bu hizmetin varlığının ya da yokluğunun zorunlu sonuçlarını aktarmak istiyorum.

İstanbul Şehir Tiyatroları tartışmalarının özü sanat üretiminin, özel olarak da, tartışma burada odaklandığı için, tiyatro sanatı üretiminin kamu hizmeti niteliği taşıyıp taşımadığı noktasında düğümlenmektedir; mesele bu kadar siyah-beyaz da olmayabilir, ara renkler de olabilir ama bu ara renkler sanat üretiminde kamusal fayda var mıdır, yok mudur sorusunun önemini değiştirmez.

Bu sorunun cevabı da, yani sanat üretiminin kamusal fayda taşıyıp taşımadığının cevabı da, kamusal faydanın miktarından kısmen bağımsız olarak, evet ya da hayır olacaktır.

Sanat ya da tiyatro üretiminde kamusal fayda yok ise, başka bir ifade ile de sanat üretimi bir kamu hizmeti değil ise analiz zaten kolaylaşmaktadır; kamu hizmeti niteliği taşımayan bir üretimin, mesela sanat (tiyatro) üretiminin bu durumda bir devlet birimi, merkezî yönetim ya da yerel yönetim tarafından üretilmesinin, bu dala vergi mükelleflerinin gayretlerinin yani vergilerin yönlendirilmesinin bir anlamı yoktur. Bu varsayım yani sanat üretiminin kamusal yarar taşımayacağı varsayımı altında devlet tiyatrolarının, şehir tiyatrolarının bizatihi varlığı ve bu alanlara vergi kaynağı aktarılması anlamsızlaşmaktadır.

Bu arada, yukarıda kullanılan varsayımın kolay bir varsayım olmadığını, sanat üretiminin kamusal yarar taşıyıp taşımadığı konusunun son derece çetrefil, cevabının hiç kolay olmadığı bir konu olduğunu belirtmekte fayda var; bendeniz yorum yazımın mantığını iki varsayım yani sanat üretiminin kamusal fayda taşımadığı ve taşıdığı varsayımları altında sürdürmek istiyorum. Sanat üretiminin kamusal fayda taşımadığı varsayımı kabul edilirse zaten iş kolaylaşıyor, devletin bu alana kaynak aktarması anlamsız.

Sanat üretiminin kamusal fayda taşıdığı varsayımı meseleyi çok daha çetrefil bir araziye taşıyor bizi; sanat (tiyatro) üretiminin kısmen de olsa kamu hizmeti özellikleri taşıdığı varsayımı kuramsal olarak bu alana kamu müdahalesini, vergi kaynağı aktarımını meşru kılıyor. Şayet bir ülkede, burası illa ki de Türkiye olması şart değil, sanat üretiminin (tiyatro) kamusal fayda taşıdığı varsayılır ise, Devlet Tiyatroları, Şehir Tiyatroları, Comédie Française gibi müesseseler daha anlamlı hale geliyorlar, meşruiyet kazanıyorlar. Sanatın, tiyatronun kamu hizmeti özelliği taşıması kavramı en genel ifadesiyle bu üretimin toplumun genelinin mutluluğunu, verimliliğini, duyarlılığını, toplumsal barışı ve huzuru artırdığı anlamında; sanatın bu tür işlevleri yoktur diyorsanız, zaten sanat kamusal yarar üretmez, dolayısıyla devletin bu alana girmesi anlamsızdır diyorsunuz demektir.

Vergi gelirinden tiyatrocular faydalanmalı mı?

Meselenin en çetrefil boyutu da bu noktada yani bu alanlara vergi geliri aktarmayı meşru gördüğünüz zaman ortaya çıkmaktadır; bir üretim, mesela güvenlik, mesela eğitim, mesela sanat üretimi vergi geliri kullanıyorlar ise bu üretimin miktar ve niteliğinin (mesela repertuar) karar aşamasında vergi mükelleflerinin seçilmiş temsilcilerinin varlığı normal değil midir? Bu çerçevede sanatı diğer üretim türlerinden, güvenlikten, eğitimden, sağlıktan daha farklı bir yere oturtmak kuramsal açıdan çok doğru olmayabilir. Şayet merkezi ya da yerel vergi geliri kullanan sanat (tiyatro) üretiminde vergi ödeyenlerin seçilmiş temsilcileri söz sahibi olamayacaklar ise, olmamaları gerekiyor ise bu mantığın zorunlu uzantısı mesela güvenlik kamu malı/hizmeti üretiminin karar süreçlerinde de sadece generallerin söz sahibi olmasını, seçilmişlerin bu alana müdahale etmemeleri gerektiğini de savunmaktan geçecektir. Doğrudur, Shakespeare çok özel bir uzmanlık olanıdır, sahnelenmesi tiyatroculuk gerektirebilir ama aynı zorluk temel savunma hizmetleri için de geçerli olabilir; oysa demokrasinin özü, 1215 İngiltere’sinden günümüze, vergi gelirlerinin harcanmasında mutlaka ama mutlaka vergi mükelleflerinin meşru seçilmiş temsilcilerinin denetiminin, sözünün olmasıdır.

Bu aşamada karşımıza başka çok önemli, hatta belirleyici bir mesele daha çıkmaktadır; kamusal fayda içerdiği varsayılan sanat üretiminde siyasî uzlaşmaları geride bırakması gereken bir mutlak özgürlük çizgisinin varlığının da şart olduğudur; sanat, isterseniz tiyatro özelinden gidebilirsiniz, toplumun hassasiyetlerini (!) çok da dikkate almadan, toplumsal ahlak gibi tanımsız kavramlardan uzak durarak üretilmesi gereken bir maldır. Lütfen kimse sanata mal denmesinden rahatsız olmasın, iktisatçılar üretilen her şeyi, doğru bir tutumla, mal olarak niteleyebilirler. Peki, vergi geliri kullanan bir üretim, seçilmişlerin toplumsal tercihlerinden, isterseniz hassasiyetleri de diyebilirsiniz, bağımsız gerçekleşebilir mi?

Hissedebileceğiniz gibi, konu, özel olarak da sanat (tiyatro) üretiminin karar süreçleri son derece çetrefil bir alana tekabül etmektedir; bu satırların yazarının tercihi her türlü sanat üretiminin kamusal karar süreçlerinin dışına taşınması, devletin asla sanat üretmemesidir. Devletin sanat üretmeye ya da finanse etmeye başladığı andan itibaren bu üretimin olmaz ise olmazı mutlak özgürlüğün, mutlak bağımsızlığın korunmasının zorluğu, hatta imkânsızlığıdır.

Özgür sanat üretimi ile devlet üretimi bağdaşmaz kavramlardır; devlet kapısı talebi olmayan bir malı üretme kapısı da olmamalıdır. Shakespeare’in, Racine’in talebi olamayacağı iddiası da doğru bir iddia değildir; sanatçının gerçek işlevi klasik tiyatro ürünlerini, özünden taviz vermeden, kitlelerle buluşturabilmek, sanat üretimi için de vergi gelirine ihtiyaç duymaması demektir biraz da.

Zaman