“Sokak Tiyatrosu” Yapmayın, Gerçek Tiyatro Yapın!

[Yusuf Kaplan’ın 27.Nisan’da Yeni Şafak’da yayınlanan köşe yazısını paylaşıyoruz]

Ortalık yine karıştı: Bu kez, “tiyatro klanı”, “istemezük!” diyerek tiyatroyu terkedip, “sokak tiyatrosu” yapmaya başladı!

İlk bakışta, tiyatro sanatçıları haklı gibi görünüyor: Repertuarın oluşturulmasına tiyatrocuların dışındaki insanların karışması, olacak iş değil, elbette. Ama sorun, bu değil; daha “derin”.

Repertuarın belirlenmesine -sivil- toplum’un müdahil olması, tiyatrocuları neden rahatsız etsin ki? Tiyatrodan anlamayan birileri, karar-verici pozisyonlara getirilecek olursa, elbette, tiyatrocuların itirazlarına hak vermek gerekir. Fakat ortada böyle bir şey yok!

***

İyi de, hâl böyleyken, tiyatrocuları “sokak tiyatrosu” yapmaya iten şey ne? Tiyatrodan anlasa da, anlamasa da “siyasî iktidar”ın repertuara, oyun seçimine müdahale etmesi. Tiyatrocuların haklı oldukları nokta burası.

Ancak eziklik psikolojisiyle hareket eden bir siyasî kadronun tiyatronun görünmeyen ama gerçek iktidarına / “klanlar”a müdahale edebilmesini beklemek hem hamhayaldir, hem de fobik bir davranış.

Kanımca, tiyatrocuları asıl ürküten, fobiler geliştirmeye sürükleyen şey, çoklukla bankamatik usûlüyle çalışan, “boş salon’a oynayan”, “klan sistem/ler/i”nin çökebileceğini hissetmiş olmaları: Tiyatrocuları, “korkuyoruz!” diye sokaklara döken patoloji, bu patoloji.

***

Burada sanatla, dolayısıyla tiyatroyla, estetik ve teorik olarak ilgilenen -ve tiyatronun gelişmesine öncü katkılar yapan Özdemir Nutku Hoca’nın öğrencisi- bir kişi olarak tiyatroculara bazı yakıcı gerçekleri hatırlatmakta yarar görüyorum.

Öncelikle şu: Tiyatro, hayatla doğrudan irtibatlı bir sanat türü: Oyunun, sahnelendiği ve izlendiği mekânın ortak olduğu, izleyicilerle paylaşıldığı ender sanat türlerinden biri tiyatro. Metnin “yazar”ının “okuyucu” olduğunu söyleyen, “yazarın ölümü”nü ilan eden Barthes’ı izleyerek, oyun/cun/un “performas”ını belirleyen “şey”in “izleyici” olduğunu söyleyeceğim: Bunu, en iyi, sahnedeki oyuncular bilir ve iliklerine kadar yaşarlar: Aynı mekânı paylaştığınız izleyicinin “tepki”si / alımlama biçimi, performansın niteliğini, paylaşılma oranını, ritmini hatta ruhunu belirler.

Fakat Türkiye’de ürpertici bir paradoks yaşıyoruz: İzleyicilerle tiyatroda aynı mekânı paylaşan ve etkileşim hâlinde olan tiyatrocular, tiyatronun dışındaki dünyada birbirlerinin dünyalarına dünya kadar yabancılar!

Tiyatro mekânı’nın, hayatla / insanlarla bu kadar bütünleşik olduğu bir sanat türünün ve ürünlerinin, bu ülkenin kültürel, entelektüel ve sanatsal coğrafyasıyla bu denli kopuk olması, tiyatro gibi bir sanatın sanatçılarını hiç mi tedirgin etmiyor?

***

İkinci olarak, “Türk tiyatrosu” diyebileceğimiz, dil kurabilmiş, güçlü bir tiyatro geleneği icat edebilmiş bir tiyatro mu var? Böyle bir dertleri, kaygıları var mı tiyatrocuların bu çorak ülkede?

“Türk tiyatrosu” denen şey, genelde Türk düşüncesine de, sanatına da, hayatına da büsbütün yabancı bir şey; özelde ise, geleneksel Türk tiyatrosundan da, dünyaya yeni bir tiyatro dili ve geleneği sunabilecek entelektüel ve estetik kaygılardan da bütünüyle uzak, metamorfoz yemiş, Batı’da üretilen oyunları, dilleri burada ikinci kez kopyelemekten ve tekrarlamaktan başka bir şey yapamayan acınası, “absürd” bir tiyatrodur: Beckett’lerin, Ionesco’ların, hatta Artaud’ların tiyatrosunu yapacakları kadar absürd, bu toplumun kültürel, entelektüel ve tiyatro gelenekleriyle ilişkilerini sıfırlamış, sonuçta dünyaya hiçbir söyleyemeyen, statik, opaque’lemiş ve cenazesi kaldırılmayı bekleyen bir tiyatro’ya çoktan dönüşmemiş midir?

***

Hiç unutamıyorum: 1970’lerde, Milliyet Sanat dergisi, “Türk tiyatrosu gelenekten yararlanmalı mı?” başlıklı -27 kişinin katıldığı- bir soruşturma gerçekleştirmişti. Sadece bir tiyatrocu, rahmetli Haldun Taner, “elbette” diye cevap vermiş; bütün diğer “yıldız” oyuncular, dramaturglar, yönetmenler, “ne münasebet; gelenek, gericilik demek” türünden zırvalamalarda bulunmuşlardı!

“Türk tiyatrosu”, zaten çoktan öldü! Entelektüel, sanatsal ve “teatral” kökleriyle bağ kuramadığı için, sadece Batı tiyatrosunun karikatürlerini üretti ve bitti!

Tiyatrocular, hiç olmazsa, bu son girişimi, gürültü-patırtı yapmak yerine, bir fırsat olarak değerlendirmeli, neden bir Shakespeare, bir Moliere, bir Beckett, bir Ionesco, bir Brecht çıkaramadıklarını -sadece Batı tiyatrosunun karikatürü olarak kaldıkları sürece de çıkaramayacaklarını- sorgulayarak, bu toplumun derinlikli medeniyet birikimiyle, entelektüel, sanatsal ve estetik kaynaklarıyla sahici, imajinatif, yaratıcı ilişkiler kurmanın yollarını araştırarak toplumla, toplumun anlam haritalarıyla bütünleşmenin yollarını araştırmalılar!

Yoksa bu gidiş, gidiş değil; tastamam bitiş’tir! O yüzden, “sokak tiyatrosu” yapmayın, gerçekten tiyatro yapın lütfen, diyorum.
Yenisafak