Tepeden İnme / Aşağıdan Sürme

[Murat Belge’nin 24 Nisan tarihli Taraf gazetesinde yayınlanan ve İBBŞT’deki yönetmelik değişikliğinin ardından yaşanan tartışmayı değerlendirdiği yazısını paylaşıyoruz.]

Şehir Tiyatrosu’ndaki olay patlak verdiğinden beri, Ahmet Altan’la birbirine çok yakın düşen yazılar yazdığımızı gördüm. Daha da epey yazacağımız anlaşılıyor. Ahmet ikinci yazısında kasaba duyarlılığından söz etmişti. Çok doğru. AKP’nin “mütedeyyin ahlâk” diye topluma empoze etmeye çalışacağı ahlâkın önemli bir kısmı aslında everensel “kasaba/taşra” ahlâkının ürettiği şeylerdir ve bunlar ezelden taşralı Türkiye toplumunun en yaygın değerleridir. Kırk yıl önce komünizm modayken gene kasabalı devrimciler, sözgelişi ODTÜ gibi bir yerde el ele gezenlere bunu yasaklıyor ve “bacı” kültürünü biçimlendiriyorlardı. Böyle yapmakla komünist bir ahlâk oluşturduklarından şüpheleri yoktu, ama yaptıkları, gerçekte, kasaba anlayışını “devrimcilik” kanalından büyük kente taşımaktı. Bundan sonra da benzer şeyler olacak, ama tabii bu koşullarda işin çapı çok daha fazla büyüyecek.

“Şehir Tiyatrosu” dedim; yani İstanbul’da, mülkiyeti, işletmesi aslında Belediye’ye verilmiş olan (bunun resmî-hukukî ayrıntılarını bilmiyorum, ama sonunda tiyatro belediyenin malı) bir Tiyatro. Dünyada benzerlerine sık rastlanır mı, onu da çok iyi bilmiyorum. Bizim bağlamda bunu genel “batılılaşma/medenileşme” çabamızın bir parçası olduğu açık. Tiyatro bu hedefin olmazsa olmaz kurumlarından biri, dolayısıyla bizim de tiyatrolarımız olmalı, “kitleler” gidip seyretmeli. Ama halk arasında ne kuracak sermaye var, ne de “pahalı” bilet alacak para.

O halde, bu işi Belediye yapsın (hastane gerekince onu da Belediye’nin sırtına yükledikleri gibi). Kâr etmeyi düşünmeden bilet fiyatlarını düşük tutsun. İnsanlar tiyatro görsün. Peki, bu tiyatrolar ne oynasın? Örneğin, Cumhuriyet rejiminin uygulamalarını sosyalist bir perspektiften eleştiren oyunlar yazılabilir ve oynanabilir mi? Tabii, hayır. O kadar da değil. Ama, Ibsen bile oynayabilirler, daha ne olsun?

Tiyatronun sahnelenmesi gitgide pahalı bir iş haline geliyor. Bu gibi fonlamalar, desteklemeler her yerde gerekli ya da kaçınılmaz oluyor. İstanbul’da Şehir Tiyatrosu yıllarca çalıştı, tabii bir süre iyi iş de yaptı. Ankara’yı uzun zaman Devlet Tiyatrosu idare etti. Örneğin bir “Devlet Tiyatrosu oyunculuğu”nun oluştuğu bile söylenebilir: diksiyonuyla, mimiğiyle, her şeyiyle, adına uygun bir tarzdı bu. Zamanla çeşitli yerlerde Devlet Tiyatrosu şubeleri açıldı, ama özünde Ankaralı’ydı.

İstanbul’un şimdiki Belediye’si bildiğimiz kararı verince bildiğimiz tartışma başladı. Uzlaşma olur mu, nerede olur, bilemem. Yakın dönemde pek olumlu gelişmeler beklemiyorum. Olmasa daha iyi, diye düşünüyorum. Sahici bir “Belediye Tiyatrosu” ne olur, ne yapar, nasıl yapar, bunları gözlemleme fırsatı doğar.

Bu aslında çok özgün bir “senaryo” değil. Hele Türkiye için hiç değil. Herşeyibilen ve Herşeyekadir Devlet toplumun her yerinde egemenliğini sürdürecek kurumlar kurmuş ve halkı her türlü imkânı kullanarak kendi istediği kalıba göre eğitmeye girişmiş. Sonuç başarılı değil. Üstelik, o eğitimi reddeden halk ya da onun bir kesimi, şimdi siyasî iktidarı da eline geçirmiş.

Ele geçirenler, şimdiye kadara Devlet’in bu davranışını hep eleştirmişlerdir. Ama şimdi bakıyorlar, bütün o eleştirdikleri bürokratik-otokratik kurumlar kendi ellerinde. “Belediye’nin tiyatroyla ne işi var?” derken, bakıyorlar, olabilir… Bizim anlayışımıza uygun olduktan sonra, fena mı?

Bunu şahikası tabii Diyanet İşleri’dir. Kemalist Devlet onu kullandıkça, “Cinayet İşleri” deriz, yok sayarız. Beklenen mucize gerçekleşip Mütedeyyin Devlet işleri ele alınca, eh, o zaman iyi bir kurum, faydalı bir kurum olabilir. Niye olmasın?

Dediğim “senaryo” bu. Yapılması gereken, siyasî iktidarlara “araç” olsun diye kurulmuş kurumlarla temelden mücadele etmek, bunları, lağvetmek veya gerçekten özerkleştirmek, özgürleştirmek. Tepeden inme bir sultanın araçları olmaktan çıkarıp aşağıdan sürme demokratik kurumlar haline getirmek.

Var mısınız?

Taraf