Yalnızlık Değil, Sadece Yalnızlar Üstüne

[Betül Memiş Habertürk’teki köşesinde Yan Etki’nin “Yalnız Batı” adlı oyununu tanıtıyor.] Uzaklara dalma hissiyatını, yalnızlıkla özümseyenler buraya! Mevzu o kadar da uzaklara dalmalı değilmiş ki. Tiyatro Yan Etki’nin “Yalnız Batı”sından bana kalıp da sayfaya yansıyanlar böyle…

Belki de hayata, hangi pencereden ve o pencerenin hangi renginden baktığımızı bilerek, tüm soru ve cevapların altını çizmemiz gerekiyor-dur. (“Akşamı geciktirebilirsin belki…” diyen Ahmet Telli minvalinde, ‘belki’leri severim o ayrı ama… Bazı ‘belki’ler de can yakabiliyor.) Hem biraz derinden düşününce; her gerçek “gerçek” midir yahut her gerçek her “gerçek’i” karşılar mı?!

Paniğe mahal yok, fazla uzaklaşmayınız, ‘sayın’la başlayıp, ‘lütfen’le biten cümlelere asla tav olmayan pek kıymetli okur! Bu ünlemi gani, hisli hallenmeleri, bulunduğum toprakların cesaretiyle veriyorum. Hani şu, bir yamacında deniz, diğer yamacında zeytinliklerin olduğu, Ege topraklarındayım. Haliyle içime, Yunanlı Filozoflar’ın vaktinde; “Artık bu zeytin ağaçlarının altında söylenecek hiçbir yeni söz kalmamıştır” çırpınışlarına inat, eylemsel düşünceler de kaçmıyor değil! Muhabbeti Milas’ta doğrultunca, meyin ayarını da Güvercinlik’te konuşlanan Doy Doy adlı salaş bir meyhanede veriyoruz. (Doy Doy masanızı en ballısından mezelerle döşerken, siz paşa gönlünüz hangi lezzet durağındaysa, balığınızı seçiyor ve Doy Doy’un mutfak ustasına teslim ediyorsunuz. Sonrasında usta eller hemen mangala atıyor anasonun en kıymetlisini. Akabinde gelsin Ege’nin otları ve üstüne en kallavisinden lezzetlerin alamet-i farikası. Size ise üstadın nidalandığı üzere, rakı şişesinde balık olma sevdası kalıyor.) Fona da biraz sanat müziği, biraz da anason kokulu efkar oturtunca, mevzu nasılsa yine derine yani insana demirlenir… Ama dillendirdiğim üzere, panik yok, kaçışmayınız, reca edicem. Hem yalnızlığın yan etkili haline giriş yapacağız birazdan!

YAN ETKİ’DEN “YALNIZ BATI” HİKÂYESİ

Bugünün yalnızlığa dair kelamı ise yeni kurulan, genç bir ekipten… Gelelim kalabalıklar içindeki yalnızlığın traji-komik halinin tiyatroya yansıyan seyirliğine. O vakit, bir maniniz yoksa kısa bir süre için Avrupa’nın cinayet başkentine / “Yalnız Batı” yollarına düşeceğiz efendim! 2011’de Faruk Barman, Serkan Üstüner ve Elif Baş tarafından hayata geçirilen Yan Etki’nin sahasına giriş yapacağımızdan, Türkiye’nin çok da uzağında olmayan bir hikâyeye konuk olacağız aslında. Yan Etki: “Temel prensibimiz, günümüz insanının hikâyesini anlatmak… Seyircimize düşünme ve sorgulama imkanı sağlamak” diyor. Etkisinin yan durumlu kadrajını ise Woody Allen’in “Yan Etkiler” adlı kitabından esinlenerek almış. Kısaca, kafa açmaya niyetli bir ekibin merhabasıdır sahnedeki.

KARDEŞLERİ BARIŞTIRAMAZSAK…

“Yalnız Batı”; yağmurlu bir havada, trajik bir kaza sonucu babalarını kaybetmiş, defin başındaki iki adamın olağan diyaloglarının yamacında başlıyor. (Bir babanın toprağa verilişi, bu kadar da normal karşılanamaz diyorsunuz başta. Sonrasında bu ölümün, hayatın değil de bir evladın elinden olduğunu anladığınızda, tüm diyaloglar olağanlaşıyor!?) Hikâyenin kahramanları da işte bu kayıp ruhlar mezarlığından, küçücük dünyaları olan evlerinin yolunu tutan, tutarken de didişmeye devam eden, umursamaz Coleman ve takıntılı Valene kardeşler. “Yalnız Batı”nın bir diğer yalnız kahramanı, içine kapanık, biraz alkolik, aslında herkes gibi iyi niyetli (bu herkes durumlarının da hastasıyız, o ayrı!) peder Welsh. Hiç anlaşamayan ve neredeyse birbirlerini öldürme hallerine bürünen bu iki kardeşi barıştırmayı kendine amaç edinen peder; “Kardeşleri barıştıramazsak, dünya barışını nasıl sağlarız?” diyor. Benim, pederin cümlelerini duyduğumda hissettiğim “vicdan ve umut” oluyor. Sanırım, yeni dünya düzeninde ne vicdanın, ne de umudun yoldaşlığına pek ihtiyacımız yok!?

“Yalnız Batı”nın bize yansıyan son yalnızı ise, istediğini elde etmek için her şeyi mübah gören, ama kasabanın öngördüğü ahlaki değerler içerisinde pedere platonik aşkla bağlı, küçük kadın Girleen.

İNANÇ KRİZİ YAŞIYOR YİNE…

Kardeşlerin ve Girleen’in, pederin dertleşmeye başladığında, söylediği cümleler, sanırım tam olarak, o kasabanın alt metnini okutuyor bizlere: “İnanç krizi mi yaşıyor yine? / İsa’ya şikayet edeceğiz seni sonunda!”

Sadece peder mi kriz yaşayan?! Tabii ki hayır, ‘bu içine düşmesi kolay ama çıkması bir o kadar zor kara komedi’ boyunca tüm kasabanın, adını mıh gibi ezber ettiği umutsuzluktan ve adını henüz koyamadığı yalnızlıktan nasıl da deli gibi korktuğunu ama alışkanlıklarından asla vazgeçemediğini görüyoruz. ‘İntihar edersen cehenneme gidersin’lerin yamacında gerçekleştirilen intiharlar, kilise dualarının ortasındaki cinayetler ve aziz heykeller…

OYNAMADAN OYNAYAN…

İrlandalı çağdaş oyun yazarı, Oscar Ödüllü film (2005’te Six Shooter Altıpatlar kısa filmle) yönetmeni ve senarist (1970) Martin Mcdonagh’ın 1997’de, “Galway Üçlemesi” olarak yazdığı oyunların sonuncusu olan Yalnız Batı, Tiyatro Yan Etki tarafından Elif Baş’ın dilimize çevirisi ve dramaturgisiyle karşımızda. Toplumu anlatan, kara komediler yazan Mcdonagh’ın üçlemesinin ilk oyunu -daha öncesinde D.T. sahnelerinde, Sumru Yavrucuk, Rüçhan Çalışkur ve Cüneyt Çalışkur’un etkileyici oyunculuklarıyla izlediğimiz- “Leenane’nin Güzellik Kraliçesi” ikincisi ise “Connemara’daki Kafatası”.

Yönetmen koltuğunda ise başarılı kadrajıyla Serkan Üstüner bulunuyor. Ve oynamadan, bağırmadan, oyunculuğun sakinde yapılacağının en büyük imzası olan performanslarıyla Deniz Karaoğlu, Faruk Barman, Damla Sönmez ve Murat Mahmutyazıcıoğlu’nu kutluyorum.

Oyun temposu yüksek, sahnedeki ekip de sanki o kasabada yıllardır yaşayan insanlarmış gibi anlatınca oyunu, ortaya kıvamında ve eğlenceli bir seyirlik çıkmış. Mezarlık, gözlükler, çizmeler, yağmurluk, aziz heykelcikleri, efsunlu fırın, sahildeki bank, kısaca oyunda gördüğümüz her ayrıntı, “Yalnız Batı”nın küçük dünyasını, en gerçek haliyle bize sunuyor. (Kardeşlerin diyaloglarının ve yüzyıllık kardeşlik hissiyatının yansımasının hastası oldum; Barman ve Karaoğlu’na sevgiler şelale..) Dekor, müzik, anlatım ve oyunculukların örtüştüğü, yalın ve abartısız üslubuyla, sıradan bir insanın (yani hepimizin) hayatına, kapı deliği algısından dikiz yaptıran “Yalnız Batı”nın bana batan tek yönü ise, yazarının, kelimeleri küfrün çemberinde hacamat ettiğidir. Bunun haricinde, sahneden bana görünen sadece “yalnız batı”nın “yalnız kulları”ydı. Tıpkı bizler gibi… Bu arada “yalnızlık seçilmişse iyidir, seçilmemiş yalnızlık fenadır” diyen üstat, sanırım artık çok geç, ne dersiniz?!

Habertürk