Mustafa Miyasoğlu’ndan: Tiyatro Yürüyen Edebiyattır!

Avcılar arasında konuşulan bir söylenti var: Geyik gibi hızlı koşan av hayvanları vurulduklarını çok sonra fark ederlermiş…

Bunlar kanı görür veya başka birinin vurulup düştüğünü görünce şaşkınlıktan dengesini kaybeder, vurulduğunu anlarmış… Çünkü can korkusuyla kaçma modunda oldukları için başlarına geleni hemen göremezlermiş!

Son günlerde İstanbul Büyük Şehir Belediyesi yöneticilerinin yaptığı Yönetmelik değişikliği yüzünden Şehir Tiyatroları yöneticileri ile oyuncuları da aynı durumdalar. Başbakan Tayyip Erdoğan, bunların öfkeyle söylediklerini aynı kızgınlık ve kararlılıkla cevaplarken, Şehir Tiyatroları ile birlikte Devlet Tiyatroları’nı da özelleştireceğiz deyince iş işten geçtiğini anladılar. Sanki vurulduklarını çok geç anlayan geyikler gibi şaşırıp şoka girdiler.

“Tiyatro yürüyen edebiyattır” sözü, tiyatro çevrelerinde çok bilinen, benimsenen bir aforizmadır. Bir yanı yürümekle, yani aksiyonla ilgili, öteki yanı da edebi sayılan bir metne bağlıdır. Halbuki bizim tiyatrocuların büyük çoğunluğu, hep birlikte hareket ediyor; sürekli koşturuyor, eylem yapıyorlar ve tabii durup düşünmeye vakitleri olmuyor. Dizi film-seslendirme-provalara koşturma ve bunlar için kulis yapma çabalarıyla geçirilen zaman…

Bu günlerde beklenmeyen, ama 18 yıl önce İstanbul Belediye Başkanı adayı iken de özelleştirmeden söz eden Tayyip Erdoğan açısından hayli gecikilmiş bir müdahaledir. Bu müdahaleye vesile olan da tam anlamıyla birer fiyasko olan iki oyun etrafındaki tartışmalar ve Yönetmelik değişikliğine gösterilen tepkilerdir: Rosenbergler Ölmemeli ve Günlük Müstehcen Sırlar adlı iki oyun, Şehir Tiyatroları tarihinde görülmemiş skandallara yol açtılar.

Rosenbergler Ölmemeli adlı oyunun yazarı, bu esere konu olan casusluk davasında yargılanıp öldürülen çiftin suçlu olmadıklarına dair bilgiyle kurguladığı eserinin oynanmasına izin vermiyor. Bunu kimse bilmiyor; oyunun yazarından izin almadan sahnelemeye başlıyorlar. Çünkü tarihçi olan oyunun yazarı, Soğuk Savaş döneminde yanlış bilgiyle oyun yazdığını öğrendikten sonra ideolojik söyleme alet olan eserinin oynanmasını istemiyor.

Bu oyunun yönetmeni ve Şehir Tiyatroları sanatçılarına sözcülük yapan Orhan Alkaya, kendi bilgisizliğinden kaynaklanan bu skandalı da unutturmaya çalışıyor! Çünkü bu oyunla Silivri sanıklarını savunma çabası boşa gitmiş, Şehir Tiyatroları zarara uğratılmıştır…

Günlük Müstehcen Sırlar adlı oyunla ilgili tartışmalarda da Şehir Tiyatrosu çalışanları haklı çıkmak için demogoji yapıyor; İskender Pala’nın oyunu seyretmeden eleştirisini gerekçe yapıyorlar! Bu da yetersiz savunma! Çünkü oyun Repertuar Kurulu’nda metnine bakılarak değerlendirilir. İskender Pala, televizyonda Ali Kırca’ya müstehcen cümleleri gösterdi, o da okuyamadı. Afişinde “+16” ibaresi olan oyun, tiyatro sitesinde de çok tuhaf tanıtıldı.

Tiyatro çevresindekilerin pek çoğu, bazı hattat ve ressamlar gibi okuma alışkanlığını ya kaybediyor yahut da hiç kazanamıyorlar. Bazı oyuncuların metni daha önce görmeden, ancak okuma provalarında tanıyarak rol aldığı söylenir. Yalan Dünya dizisindeki gibi pek çoğu imaj ve hava peşindedir; okumaya gerek bile görmezler.

Bu insanların bir kısmı daha önce hangi okulu bitirmişlerse, tiyatroya girdikten sonra ilgilendikleri kişi veya kesim dışında bir şeyle ilgilenmiyorlar, bazıları bizim toplum gibi yabancı toplumları da tanımıyorlar. Bunların temel motivasyonu alkış… Pek çoğu, sahnedeki ramp ışıkları önüne çıktıktan sonra elit olduğunu sanır ve seyirciden sürekli alkış bekler.

1975 yılında, MSP Gençlik Kolları adına bir tiyatro grubu kurarak sahneye koydukları Mas-Kom-Yah adlı oyunun başrolünü oynayan Tayyip Erdoğan’ın tiyatroyu bildiğinden haberi olmayanlar, kamu tiyatroları üzerinden muhafazakârlara hakareti sineye çekmesinin söz konusu olmadığını bilmeleri gerekir. Onları halkın kesesinden beslemesi imkânsız!

Kısacası, av ve avcı benzetmesi bu durum için hayli geçerlidir. Maalesef tiyatrocular dünya klasikleri ile bizim klasiklerimiz hangi ana temalar etrafında gelişir bilmezler! O yüzden de bu toplumun iki önemli değerini önemsemiyorlar: Birisi kamu maliyesini keyfi harcama, diğeri de müstehcenliği sanat yoluyla meşrulaştırma… Halbuki bilmeleri gerekirdi ki, 500 yıllık Divan edebiyatı 200 yıl önce Hûbannâme ve Zenannâme gibi mesnevilerle itibarını kaybetmiş, Yeşilçam Sineması gibi bir halk sanatı müstehcen filmler yüzünden batmıştır.

Sürekli geyik muhabbeti yapanların bir süre sonra geyik gibi avlanması tabii…

Evet, ödenekli tiyatrolarda halka tepeden bakan jakobenlerin iktidarı bitmiştir! Artık özgürlük ve özerklikten önce özel bir yapıda kendilerini geliştirmeyi düşünseler iyi olur.

tyb