Sanat ve Sol Tartışmaları

[Herkül Millas’ ın Zaman gazetesinde yayımlanan yorum yazısını paylaşıyoruz.]

Gençliğimde saatlerce, günlerce, aylarca tartışırdık, “Sanat nasıl olmalı?” diye.Artık bu tartışmadan kaçınıyorum. Bir an geldi bazı olaylara ve bazı durumlara çıkmaz olan bir yoldan yaklaşmakta olduğuma inanmaya başladım. Sanat ve bazı sol tartışmalarını bu kategorinin başında görüyorum: Lafın hangi noktaya gelip dayanacağını ve bir sağırlar diyaloğuna dönüşeceğini erkenden seziyorum.

Sanattan başlayalım. Sanat nedir diye sorarsanız farklı cevaplarla karşılaşırsınız. Tiyatro sanattır ama sinema değildir diyen de çıkar, şiir sanattır ama anı yazmak sanat değildir diyen de. Peki ya kötü şiir, şiir midir? İyi ve kötü şiiri kim, hangi kıstasa göre ayıracak? Resim sanattır, fotoğraf sanat mı? Hangi fotoğraf sanattır? Bu tür sorulara cevap yetiştirmeye kalkışmadan önce bu soruların ortak bir varsayımına dikkat etmek gerek. Bütün bu soruların berisinde “sanat” diye bir alanın varlığının kabulü saklı. Oysa “sanat” diye -orada, bizim dışımızda duran- bir şey yoktur; insanların yaptığı bazı eylemler ve yapıtlar vardır ve bunlara “sanat” diyen veya demeyen topluluklar vardır. Bu eylem ve yapıtlar ise çok büyük bir çeşitlilik sergilerler. Bir toplumsal ürünü birileri “sanat” olarak algılamış ona böyle bir isim vermişse, artık tartışma özle değil verilen ismin yakışık olup olmadığıyla ilgilidir. Bu konuda anlaşma olanaksızdır; çünkü artık sanat bir tanım meselesine dönüşmüştür. Biri çıkar “toplum için olmayan esere sanat demem” derken ötekisi “sanat sanat içindir” diyebilir. Her iki tez de geçerlidir (veya geçersizdir), çünkü birileri belli bir eyleme bir tanım getirmiş ve bir isim vermiştir-sanat demiştir- ve bu konuda itiraz anlamsızdır.

Bir an için sanat kelimesini x ile ifade ettiğimizi düşünelim. “Ben buna x demem” diyene hiç itiraz edilebilir mi? Bir eyleme isim vermek özgürlüğü vardır. Yeter ki x ile neyin kastedildiği açıkça ifade edilsin. “Bu şiire ben sanat demem” diyene ne denebilir ki? Belki “başkaları diyor, sen deme” denebilir. Böylece Orhan Pamuk’un iyi romancı olup olmadığı sorunu da çözülmüş olur. “Sen onu kötü romancı sayabilirsin, başkaları da ona ödül veriyor”, der konuyu kapatırız. Zaten konunun başka türlü kapatılması da olanaksızdır.

Asıl olan eylemdir. Beğenilir veya beğenilmez. Sınıflandırılırken de başka eylemlerle birlikte algılanır veya algılanmaz (yani sanat sayılır veya sayılmaz). Ama önceden sanat diye bir kategori kabul etmek insanlık tarihini ve hele “sanat” tarihini bilmemekten kaynaklanıyor. Sanat diye bilinen kategori (kavram, değerlendirme veya yorum) insan yapısıdır ve nesnel değildir. Bir futbolcunun çalımlarını sanat sayana ne denebilir? Ama kimi zaman birileri “otoriteden” söz ediverir, dolaylı olarak bu otoritenin de kendileri olduğunu ima ederek: tek kıstas “sanat uzmanıdır” diyenler çıkar. Yani “sanat uzmanları” diye bir güç kabul eder, onların dediğini norm sayarız. Ancak bu da artık pek olanaklı değil, bu otoriter değerler dönemini ve hele tek otorite anlayışını aştık sayılır. Çok kültürlü ve mutlak otoritenin artık kabul edilmediği toplumlarda “sanat çevreleri” kavramı mutlak değil. Dürüst davranmak isteyenler, tabii ki, “bizim grubun anlayışına göre” deyip sanat değerlendirmesi yapılabilir -göreceliği peşin kabul ederek. Bu durumda “otoritenin” sınırları da belli olur. Bütün bunlardan dolayı elimden geldiğince “iyi” ve “kötü” sanat yapıtından söz etmektense “beğendiğim” veya “beğenmediğim” sanat yapıtlarından söz etmeye çalışırım. Yani kendimi “uzman” olarak lanse etmemeye çalışırım.

ÖNCE TANIM SONRA EYLEM OLUR MU?

“Sol ne yapmalı?” şeklinde ifadesini bulan bir problematik de aynı kategoridendir. Geçmişte gördüğümüz şuydu. Birileri düzeni eleştirmişler, farklı bir şeyler yapmak için yola koyulmuşlardı. İyi veya kötü, doğru veya yanlış belli olan veya inandıkları bir şeylerin peşindeydiler. Bu insanlara ve eylemlerine bir an geldi bir isim verildi: sol, sosyalist vb. dendi. Yani önce girişim olmuş sonra isim konmuştur. Ancak günümüzde -en azından bazı kimseler arasında- durum oldukça farklı. Birileri “biz soluz, ne yapmalıyız?” sorusunu sorup eyleme geçmek istiyorlar. Ne yapacaklarını bilmiyorlarsa onları bir arada tutan nedir? Bir grubu bir arada tutmak için kendilerine vazife çıkarmaya uğraşır gibi bir durumdur bu? Önce grubu kuruyoruz, sonra ona bir isim veriyoruz, sol diye, sonra, evet bunlardan sonra, “ne yapsak” diye soruyoruz! Sanat konusunda olduğu gibi bu alanda da varsayım belli oluyor: Sol diye bir politika veya dünya görüşü peşin kabul ediliyor, sonra içinin doldurulmasına çalışılıyor.

Oysa asıl olan somut eylemdir. Her türlü düşünceyi ve programı da eylemden sayıyorum. Ama önce “sol olmak” (veya kendini “sanatçı” ilan etmek) sonra da sol bir programı aramak bambaşka bir şeydir. “Sanat” diye bir soyut kavramdan başlamaktan farksızdır bu yaklaşım. En başta ağzımızdan çıkan kavramların tanımı gerekli. Örneğin sözünü ettiğiniz sanatı ve solu tanımlarsanız, sizin tanımınıza katılanlar sizin grubun taraftarı olur. Katılmayanlar farklı bir grubun üyesi olur. Kafa karışıklığı olmaz, kimse de ne sanatın ne de solun tek sözcüsü olmaz, bu alanlarda otoriter birileri kavramları ipoteğine almaz, tek doğrunun sözcüsü ve hâkimi olamaz. Yine de anlaşamayabiliriz, ama en azından birbirimizin ne dediğini anlarız.

Felsefe alanında bu konular epeyce tartışılmıştır. Platon’dan beri bazı kimselerce soyut kavramların -karşımızda duran ve parmağımızla gösterebileceğimiz somut gerçeklerle eşit sayılan- bir gerçekliğe tekabül ettiği kabul edilmiştir. Oysa örneğin “güzellik”, sanat ve ideolojilerle olduğu gibi, “bizim” kendi kafamızda oluşturduğumuz bir kavramdır. O kavramın içine bazı “şeyleri” dahil eder veya etmeyiz, bu bir tercihimizdir. Zihnimizde olanı evrensel bir gerçeklik diye kabul ettirmeye yeltenmek ise ilginç ama vakit kaybına neden olan tartışmalara yol açar. Gençliğimde bu kavram kavgalarının zevkini doyasıya yaşadım. Şimdi sanatın ne olduğunu anlatmaya çalışmadan bazı “sanat yapıtlarının” tadını çıkarıyorum. “Solun” arayışları da beni artık pek ilgilendirmiyor; yola koyulmuş olanların yanlarında veya karşılarında olmayı -kimi zaman da tarafsız kalmayı- daha pratik ve yararlı buluyorum.

Zaman