Tiyatrocular, İdeolojik Devletin Aparatçıklarıydı

[Sevda Salihoğlu Dursun’un Haber10 sitesinde yayınlanan Atılgan Bayar ile yaptığı söyleşiyi paylaşıyoruz]Tiyatro, opera ve bale bir elitist devlet modelinin ideolojik aygıtları olarak kurgulandı. Dolayısıyla tiyatrocular, operacılar ve baleciler de bu elitist devlet kadrosunun, bu ideolojik aygıtlarıdır.

Yıllardır halkın vergileriyle maaşlarını alan devlet tiyatrocuları, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları yönetmeliğinin değiştirilmesiyle deyim yerindeyse kazan kaldırdılar. “Sanatçı olmayan, birisi oyun seçmekten ne anlar?” dediler. Bunun üzerine Başbakan Erdoğan’ın, “Özelleşin, kendi işinizi kendiniz görün” demesinin ardından çareyi sokaklara dökülmekte buldular. Devlet Tiyatroları özgürleşirse ölür mü? Yoksa sinema zaten ölü bir sanat mıdır?

Peki, oyunculuk sanatın neresindedir? Bütün bunları bu tartışmalar çıkmadan çok önce cesurca yazıp çizen, kendisi “Ben tiyatro uzmanı değilim” dese de tiyatro ile ilgili hiç yabana atılmayacak alt yapıya sahip olan Atılgan Bayar’a sorduk. A Haber’de yayın danışmanlığı, Arter reklam ajansında strateji danışmanlığı yapan Atılgan Bayar, ezber bozacak cevaplarıyla, tiyatroculara bile protesto önerilerinde bulunmayı ihmal etmedi.

Aylar önce Twittter’da tiyatro ile ilgili attığınız twitler dikkatimi çekmişti. Tiyatro ölü bir sanattır, oyunculuk sanat değildir vs. gibi konularda cesurca yazmanız, tiyatro sevenler tarafından tepkiyle karşılanmıştı. Bu konuyu biraz açabilir misiniz?

Tiyatro ölü bir sanattır evet. Oyunculuğun da sanat olduğu tartışmalı bir konu. Oyuncu bir şey üretmiyor. Yazılı bir tekste kendisine verilen direktifi yerine getiriyor. Taklit ediyor. Sanat tabiatı taklit midir, yoksa temsil midir? Sanatta bunun tartışması uzun zaman önce yapıldı ve taklitten temsile geçildi. Empresyonistler bu işi çözdüler resim sanatında. Ama tiyatro hala orada kalan bir sanat. Antik çağdan bugüne kadar pek radikal bir değişim yaşamamış, farklılaşmamış, antik çağdaki formuyla kalmış bir sanat. Arzı sürmesine rağmen talebi artık minimum seviyeye inmiş bir sanat. Bizim telkari sanatımız gibi, hat gibi, tezhip sanatı gibi yarı ölü bir sanat diyebiliriz. Bunlar yaşayan ve gelişim kaydeden sanatlar değil.

Yaşayan sanat demek için, talebin fazla mı olması lazım?

Sadece talebin fazla veya az olması değil sorun. Bir devinim hali, üretim hali, yenileşme hali gerekiyor. O maalesef tiyatroda yok.

Talep yok diyorsunuz ama tiyatrocular da biletler çok satılıyor, yer bulunmuyor diyorlar?

Çok satıyorsa, o zaman bu özelleştirmeye karşı çıkmamaları gerekiyor. Hepsi zengin olacaklar demektir. (gülüyor)

Özelleşince fiyatlar artar ve dar gelirli insanlar bu sanat dalından faydalanamazlar korkusu var.

Artırmasınlar fiyatları. Çok izleniyorlarsa sürümden kazanırlar. Sokak tiyatrosu yapsınlar. Bunlar özgürlükçü insanlar değil mi? Bunlar “memur sanatçı” falan değiller, düpedüz kurumsallaşmış memurlar. Bir kere sanatçı olsalar protesto etmek istedikleri şeyi sanatla protesto ederlerdi. Sokakta bir oyun sergilerlerdi mesela. Miting alanında öyle bir numara yaparlardı ki, hepimizi etkilerlerdi. Biz de onlara yazık olmasın diye desteklerdik. Kemal Kılıçdaroğlu geliyor, sokakta nümayiş yapıyorlarsa, Kılıçdaroğlu da bunlara bir jest yapması lazım. Kılıçdaroğlu’nun sahneye çıkıp Hamlet oynamasını tavsiye ederim. Ben tiyatro sanatçısı olsaydım Türkiye’yi sallayacak bir gösteri düşünürdüm Taksim Meydanı’nda. Çağdaş yaşamı destekleme derneği, Refah partisi gençlik kolları başkanları gibi slogan atacaklarına, sanatlarını gösterecek protestolar yapsaydılar. Böyle bir fırsat geçmiş ellerine, gündeme gelmişler, bütün kameralar orada, sanatlarını gösterseydiler bize.

Anayasanın Eşitlik İlkesiyle Çelişiyor

Hadi tiyatroyu yaşayan sanat olarak kabul edelim. Fakat ülkemizde çok daha önemli yaşayan sanatlarımız var. Neden tiyatro gündemimizi bu kadar meşgul ediyor? Diğer sanatçılar devlet memuru olmak istemiyor?

Çünkü tiyatro, opera ve bale bir elitist devlet modelinin ideolojik aygıtları olarak kurgulandı Türkiye’de. Klasik müzik de bunlardandır. Meşhur hikâye vardır. Sivas’ta klasik müzik konseri veriyorlar, sopayla halkı topluyorlar. Konser biterken bir amcanın gözlerinden yaşlar aktığı görülüyor ve şef yanına gidip; “Bize halk sanattan anlamaz derlerdi, bak ne kadar duygulandın.” deyince amca; “Evladım Sivas, Sivas olalı böyle bir zulüm görmedi.” der. Bir de siyasi boyutu vardır bunun. Bir kimlik değiştirme, kimlik zorlama operasyonunun parçası. Dolayısıyla tiyatrocular, operacılar ve baleciler de bu elitist devlet kadrosunun, bu ideolojik aygıtın aparatçikleridir. Siyasi bir görev yapıyorlar. Hepsinin aynı görüşü paylaşması, hepsinin aynı şekilde reaksiyon vermesi bir tesadüf değil.

Bir devletin sanat türleri arasında ayırım yapması doğru mudur?

Bana kalırsa anayasanın eşitlik ilkesiyle çelişen bir durum var burada. Niçin tiyatrocular devlet memuru olsunlar, devletten nemalansınlar, ama niçin şairler veya ressamlar devlet memuru olmasınlar, maaş alamasınlar, devletten nemalanamasınlar? İşte bu sorunun cevabı da bizi başa döndürüyor. Bu bir ideolojik formatlanma, ideolojik bir elitist devlet kavrayışının bir aygıtı. Türkiye kabuğunu kırarken, bu tür ideolojik organizasyonlar da çözülüyor.

Dücane Cündioğlu yazısında: Serçeleri çöle salmak onu özgürleştirmek değildir, aksine onları katletmektir, dedi. Tiyatroların özelleştirmesi tiyatronun ölmesi demek midir?

Bunlar Naif görüşler. Blues denilen sanat, kölelerin en zor şartlarda ürettikleri bir sanat akımıydı. Yemekleri falan bile yoktu. Rehavetten sanat çıkar gibi teoriler çok da doğru görünmüyor.

Özgürlükten neden korkuyorlar? İnsan özgür olursa daha çok kafa yorar, yeni projeler üretir ve daha fazla para kazanabilir?

Kazanamazlar. Çünkü tiyatro hakikaten ölü bir sanat. Buradan para üretilmesi mümkün değil. Devlet yine yardım edecektir onlara. Orada bir problem yok.

Bu hükümet muhafazakâr oyunlara destek olur, diğerlerine olmaz gibi korkuları var.

Kendilerine özgürlükçü diyenler iktidar olursa, onlar da kendi beğendikleri oyunlara destek olurlar. Beğenmediği işe sponsor olan bir devlet var mıdır dünyada? Dertleri kendilerini güvenceye almak. Bu insanlar başka iş de yapamazlar, vasıfsız insanlar. Entelektüel kalibreleri başka entelektüel işler yapmaya yeterli insanlar değiller. Tiyatrocu dediğimiz sonuçta bir oyunculuk eğitimi almış, belki bir dil bilen, 200 kitaplık bir kütüphane entelektüeli ortalama bir insandır. Bu işin mali yönü tabi, bir de ideolojik yönü var. O ideolojik aygıt ve onun aparatçığı olmak da sosyal statü anlamına geliyor. Bu insanlar, biz entelektüeliz, biz sanatçıyız pozisyondan konuşuyorlar, bunun kendilerine halkı aşağılama yetkisi verdiğini düşünüyorlar.

Tiyatrocular entelektüel değil mi?

Bunlar çok sınırlı bir kütüphanenin entelektüeli. Hayatları boyunca 200-300 kitap okumuşlardır. O bilgi dağarcığını entelektüel faaliyet olarak düşünür. Bu yüzden başka bilgi dağarcıklarına da açık değillerdir. Bunlar açısından Tayyip Erdoğan entelektüel değildir. Bence Tayyip Bey, Şehir tiyatrolarının personelinin toplamından daha entelektüel bir figürdür. Tayyip Bey’in okuduğu başka bir kütüphane vardır. Onlar o kütüphaneyi bilmedikleri için doğal olarak onu entelektüelin dışında konumluyorlar. İkincisi, entelektüel zaten kitap okuyan insan veya sanatçı demek de değildir. Entelektüel, düşünce üreten insan demektir. Tayyip Bey siyaset yaparken her gün düşünce üretiyor, ama tiyatronun bir düşünce ürettiği vaki değildir. Elbette bir tiyatrocu aynı zamanda entelektüel olabilir, ama bu her tiyatrocu entelektüeldir anlamına gelmiyor.

Özgürlükte Kültür Yoktur

Muhafazakâr sanat olur mu? Sanatçı uçuk, kaçık, özgür, ayıp günah dinlemez mi olmalıdır?

Olmaması için bir sebep görmüyorum. Bunlar batıl inançlar. Dünyanın en önemli sanatçıları uçuk, çılgın, özgür insanlar değil. Benim kişisel kanaatim özgürlükten bir şey çıkmaz. Çünkü özgürlükte kültür yoktur. Kültür dediğimiz şeyi yasak koymak şekillendirir. Hayvanlar ve şizofrenler özgür olur. Onların yasakları, kültürü belirleyen sınırları, normları yoktur. Ama bir kültürün içinde doğan, kültür inşa eden insan özgür olamaz. Özgür insanın kriteri yoktur. Kriteri olmayan insanın yeniliğini anlayamayız biz. Mesela Picasso o figürleri çizmeden evvel nizami figür çizdi. Soyut sanat bir şeyin soyutlamasıdır. Bir şey olacak da onu soyutlayacaksınız. Sonsuz özgürlükten yaratıcı bir şey çıkmaz. Geniş bir alandır. Nereye gideceği belli olmaz.

Özgürlük deyince cinsellik ve sınır tanımazlık akla geliyor. Dindar insanların sınırları olduğu için ve müstehcen olamayacakları için sanat yapamazlar diye düşünüyor olabilirler.

Dindar insanların cinsel hayatının olmadığını zannediyorlar. İslam edebiyat tarihi hiç cinselliği anlatmadı sanıyor bu arkadaşlar. Neyi, nasıl anlattığınız önemlidir. Divan edebiyatı büyük cinsel aşk hikâyeleriyle doludur. Çok açık olduğu örnekler de vardır, çok kapalı, ima ile geçilen örnekler de vardır. Burada İslam kavrayışıyla ilgili bir sorun var. Hâlbuki İslam dini cinsellik konusunda diğer dinlerle karşılaştırdığınızda en liberal dindir.

Neden muhafazakâr dediğimiz dindar kesimden iyi sanat örnekleri çıkmıyor?

Şu anda dindarların ciddi sorunlarından biri sanat üretememeleridir. Bunun çeşitli sebepleri var. Bunlardan bir tanesi sanat alanının bugüne kadar bu elitist yapı tarafından işgal edilmiş olması. Yani düne kadar çok iyi bir ressam ağzıyla kuş tutsa, başörtüsüyle beraber bu resim piyasasına giremezdi, bugün de giremez. Dindarları ilgilendiren boyutu da var. Ağlama kültüründen kurtulamadıkları için sanat da üretemiyorlar.

Bir anda olabilecek bir şey midir bu? Üstelik hala dindar kadınların önü açılmış sayılmaz.

Düne kadar böyle bir sorun vardı, ama son birkaç yıldır dindarlar lehine bir sempati var. Ben örtülü hanımların medyada önlerinin açılması, sanatlarda önlerinin açılması, bugüne kadar uğradıkları haksızlıkların bir şekilde kaldırılması gerektiğini düşünüyorum. Bunun da önceleri yapılan hatanın tersinin yapılarak değil, yani hak etmeyenlere sırf örtülü kotasından pozisyonlar verilerek değil, hak edenlerle yapılması gerektiğini düşünüyorum.

Haber10