Ve Perde Kapandı

Cüneyt Türel, 11 Mayıs’ta İstanbul Tiyatro Festivali’nde prömiyer yapacak “Elin Elimde” oyunu için “Prova yapalım” diyordu. Hastalığı onu tüketse de “perdeyi kapatmaya” hazır değildi. Ancak dün 70 yıllık hayat paranteziyle birlikte perde de kapandı.

Has bir tiyatrocu için perde kapanmaz. Ne olursa olsun. İster böbrek taşı düşürsün, ister annesini kaybetsin. O kadife perdenin iki ucu, ancak kendi son nefesiyle gelir yan yana… Cüneyt Türel de artık tükendiğini, sona gitgide yaklaştığını bile bile direndi perdeyi kapamaya. 11 Mayıs günü İstanbul Tiyatro Festivali’nde prömiyer yapacak “Elin Elimde” oyunu için “Prova yapalım” diyordu sürekli… Oyunun biletleri çoktan tükenmişti, heyecanlıydı. Üstelik festivalde Onur Ödülü alacaktı bu yıl. Ama çevresindekiler, hem hayatı hem de sahneyi paylaştığı Tilbe Saran, dostları, kardeşi, eski Milli Takımlar?Teknik Direktörü Metin Türel biliyorlardı; o güne “yetişmesi” zordu.
Oysa o hep “Ezber yapmam gerek” diyordu; “Ezberim yok, çalışalım”. Laf aramızda, Cüneyt Türel’in “ezberi” meşhurdu. Oyun sırasında ışıkçının kan ter içinde oyun metnini karıştırdığı, Türel’in doğaçlama cümlelerini bulamayıp pes ettiği anlatılırdı.
“Elin Elimde”nin perde açmasına on gün kala, dün sabah Amerikan Hastanesi’nde yaşam parantezini kapadığında 70 yaşındaydı Cüneyt Türel. Planlar değişti. Artık sahneye son kez 10 Mayıs değil 3 Mayıs saat 11.00’de Harbiye Muhsin Ertuğrul Sahnesi’nde düzenlenecek törenle çıkacak. Teşvikiye Camii’nde öğle namazını takiben kılınacak cenaze namazının ardından son durağına gidecek, Zincirlikuyu Mezarlığı’na…
‘Kronik bir dert’
Behçet Necatigil, “Ne varsa parantezin içindeki, doğum ve ölüm yılının arasındaki çizgide” der ya; Cüneyt Türel’in çizgisinde tiyatro vardı. İstanbul, Burgazada, leziz bir Türkçe, zarif bir edayla taşıdığı derin bir birikim vardı. Tiyatroya İstanbul Erkek Lisesi’nde okurken sevdalandı. İlk adım attığı sahne, 16 yaşındayken Yeşil Sahne oldu. Sonra da Gençlik Tiyatrosu… Arkasından sosyoloji okuduğu İstanbul Üniversitesi’nin Türk Talebe Birliği Gençlik Tiyatrosu geldi. İlk profesyonel sahnesi Gülriz Sururi-Engin Cezzar Tiyatrosu’ydu, ikinci durak ise Lale Oraloğlu Tiyatrosu. 1965 yılında “Benim yerim ticari tiyatro değil” kararını verdi ve Muhsin Ertuğrul’un kapısını çaldı. 1996’da Mimesis dergisine verdiği söyleşide “O dönem İstanbul Şehir Tiyatrosu kronik derdi olan belediyeyle sürtüşme halindeydi” demişti. 1965 yılını, 2012’de de geçerli olan bir cümleyle tarif ettiğini o gün bilemezdi.
Moreau ile oynadı
Zaten bu söyleşiyi yaptığında, 30 yıl emek verdiği Şehir Tiyatroları’ndan yeni ayrılmıştı. Bu sayfalara sığmayacak kadar çok oyun, başarı, ödülle… “Bahar Noktası”ndan “Tartuffe”e, “Montserrat”dan “Vanya Dayı”ya unutulmaz oyunları geride bırakarak… Sebep, malum kronik dertti. 1995 yılında Tilbe Saran ve Işıl Kasapoğlu ile birlikte Aksanat Prodüksiyon Tiyatrosu’nu kurdular ve Türk tiyatrosuna dört başı mamur oyunlar armağan ettiler: “Abelard ve Heloise”, “Alacaklılar”, “Molly S.”, “Tek Kişilik Şehir”…
Tiyatrosu 2007 yılında kapanınca başka tiyatrolara “misafirliğe” gitti. Kent Oyuncuları’na, DOT’a, hatta daha uzaklara… 2007’den başlayarak rol aldığı Robert Wilson’un yönetimindeki “Rumi”(In the Blink of the Eye) oyunu Atina’da, Varşova’da ve Ravenna Festivali’nde sergilendi. 2009 yazında İstanbul Tiyatro Festivali’nin özel projesi kapsamında efsanevi Fransız aktris Jeanne Moreau ile birlikte Amos Gitai’nin yönettiği “Işığın Oğulları ile Karanlığın Oğullarının Savaşı” adlı oyunda rol aldı.
Sinemada ve televizyonda da gördük onu; ama “Sen kimsin?” diye sorsalar, o bir daha kimselerden duyamayacağımız kadar güzel sesi ve Türkçesiyle, hiç kuşkusuz “Tiyatrocuyum” derdi.
Yokluğu, tiyatroyu da İstanbul’u da biraz daha yalnızlaştırdı.

Yorum


işlemi tamamlayınız: