Daf/Kapan Oyunu Üzerine Aydın Orak ve Murat Garipağaoğlu’yla Söyleşi

Mimesis Söyleşi/İKSV’nin ev sahipliğini yaptığı 18. İstanbul Tiyatro Festivali, bu sene tiyatro camiasının yürüttüğü tartışmalarla görünür bir biçimde çakışan Özgürlükler-Sorgulamalar temasını seçerek, insan haklarından göçe, savaşlardan şiddetin farklı biçimlerine insan yaşamını sarmalayan olguların, özgürlüğünü sınırlayan durumların irdeleneceğini, festivalin resmi duyurusunda ilan etmişti. Bir önceki festivalde bir Kürtçe oyun kabul ederek 2010 yılında, kendi tarihinde bir ilke imza atan festival, bu sene programına iki Kürtçe oyunu dahil etti: Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatrosu tarafından oynanan Antigone ve Tiyatro Avesta’nın oynadığı Daf/Kapan. Tiyatro Avesta’nın kurucularından Aydın Orak ve Şehir Tiyatroları’ndan Daf/Kapan oyununun yönetmeni Murat Garipağaoğlu ile hem özgürlükler ve sorgulamaları hem de oyunu konuştuk.

Daf ile ilgili konuşmaya başlamadan evvel şunu sormak istiyorum: İKSV’nin bu yılki teması Özgürlükler ve Sorgulamalar. Tam da festivalin açılışında bir eylem oldu. Bir süredir, sansür ve özelleştirme tartışmaları yakıcı bir biçimde Türkiye Tiyatrosu’nun gündemine girmeye başladı. Türkiyeli tiyatrocular arasında bir tartışmadır, süregidiyor. Diğer yandan Kürt Tiyatosu bölgesi uzunca bir zamandır özgürlükler ile alakalı sorunları birebir yaşıyor. Bu bağlamda, İKSV’nin bu seneki teması, bu sene yoğun bir şekilde tiyatro camiasında açılan tartışmalar ve Kürt Tiyatrosu bölgesinin bu tartışmaların neresinde durduğuyla ilgili olarak fikrinizi almak isterim.

Aydın Orak: İlk olarak İKSV’ye Kürtçe bir oyunla sanırım 2006 yılında başvurduk. Sonraki festivale başka bir oyunla yine başvurduk ancak iki başvurumuz da kabul edilmedi. 2010 yılında Tiyatro Boyalı Kuş ile beraber yaptığımız Nora isimli oyunu kabul ettiler. Bu yılda iki tane Kürtçe oyun; Antigone ve Daf festivale kabul edildi.

Aslında bu yılki kabule bir ilk demek gerekirse, Kürtçe tiyatro yapan bir topluluk ilk kez festivale alınmış oldu. Tiyatro Boyalı Kuş bildiğim kadarıyla oyunlarını Kürtçe de Türkçe de sergiliyor.

Murat Garipağaoğlu: Ayrıca bu oyun çeviri olmayan ilk oyun.

Aydın Orak: İKSV de sanırım kendince bir açılım yapıyor. Film festivaline Kürtçe filmler alınıyor. Ancak ilk olarak 2010 yılında Kürtçe oyunlar festivale dahil edilmeye başlandı. Bu da kendince bir açılımdı. Diğer yandan Türkiye’de her yıl onlarca festival yapılıyor, Ankara Uluslararası Tiyatro Festivali dışında hiçbiri Kürtçe oyunlara yer vermiyor. İkinci festival İKSV oldu. Bunu önemsemek lazım diye düşünüyorum.

Diğer tartışmaya ilişkin görüşleriniz nelerdir? Özgürlükler ve Sorgulamalar gibi bir tema var, diğer taraftan tiyatro camiasının tartıştığı sansür, özelleştirme ve yasaklama gibi çeşitli tartışma başlıkları var. Takip edebildiğim kadarıyla, Kürt Tiyatrosu bölgesinin bu tartışmalar ilişkin sesini çok fazla duyamadım.

Aydın Orak: Bu konuda birkaç yıl önce bir tartışma açmak için birkaç yazı yazmıştım. Ödenekli tiyatrolarda Türkiye’de yaşayan halkların dilleri ve kültürleri ile ilgili oyunların sahnelenmesi ile ilgiliydi. Hükümetin sansür ve özelleştirme politikalarına karşı tabii ki, bu konuyu gündeme getirmedik. Yapılan eylemlerde biz, Kürtçe tiyatro yapan insanlar da oldu. Gerçi Kürtçe tiyatro yapan grupların sayısı en fazla dört beş tane. Onlar bir türlü birlik de olamadılar. Tek ses de olamıyorlar bir türlü. Sesimizin duyulmamasının nedeni bu olabilir diye düşünüyorum.

Ödenekli tiyatrolar dediğimiz, Şehir ve Devlet Tiyatroları. Yasaklamalar, sansür ve özelleştirme tartışmaları yürütülürken Türkiye’de yaşayan diğer dillerden oyunları repertuvarına alma konusunun da konuşulabilmesi gerekiyor. Çünkü bir özelleşme söz konusu. Yarın ödenekli tiyatrolar özelleşirse ve Türkçe dışında kullanılan dilleri repertuvarına alırsa bu iyi bir şey olmaz mı? Ya da şu hali ile iyi durumda mı? Şu anki ödenekli tiyatroların diyelim ki, Kürtçe ya da Ermenice, Rumca oyun kabul ihtimali ne kadardır? Bence yüzde sıfır. İhtimal dahilinde dahi görmüyorum. Çünkü bunun tartışmalarını Genel Sanat Yönetmeni ile yapmıştık. Şu anda hala aynı fikirde olduklarını düşünüyorum. Sağ olsun, Murat Hoca, Şehir Tiyatrosu hocası ve şu an bizimle. Ama keşke böyle bir oyunu Şehir Tiyatrosu kendi kadrosuyla, eğer bilmiyorsa dışarıdan Kürtçe bilen tiyatrocularla çıkarsaydı.

Kürt tiyatrolarının birlik olamama hali çok fazla ses çıkaramamasına neden oluyor diyorsun.

Aydın Orak: Türk özel tiyatrolarının tarihsel gelişiminin başlangıcına baktığımızda sanırım onlarda da benzer sorunlar görürüz. Kürt özel tiyatroları MKM’lerin bağrından koptu. Bizler bir şekilde ayrılıp kendi tiyatrolarımızı kurduk. Bir şekilde politik, örgütlü çevre açısından bu kabul görmedi ve görmüyor. Belkide bundan kaynaklı bir birlik olamama hali var. Ödenekli Kürt tiyatroları diyebileceğimiz MKM’ler ve özel Kürt tiyatroları arasında birbirini kabul edememe durumu söz konusu.

Özel Kürt tiyatrolarının kendi aralarındaki iletişimsizliği açıklamıyor ama bu.

Aydın Orak: MKM’den çıkan her grup da sonuçta MKM kültürü alıyor ve onlar arasında da bir bağ yok. Ama bunun neden kaynaklandığını pek bilmiyorum.

Sizin, Tiyatro Avesta olarak, kendi metninizi üretme, oyun yazımını zormalama çabanızı görebiliyoruz. Araf’ı yapmıştınız, ondan önce Harold Pinter ve Mehmet Uzun metinlerini kolajlamıştınız. Sorum şu: Kürt Edebiyatı alanı ile Kürt Tiyatrosu alanı arasındaki ilişkiyi nasıl değerlendiriyorusun? Okuduğum bir söyleşinde “Tiyatro metni edebi bir metin değildir.” dediğini gördüm. Devamla “Bizim için önemli olan jestler, mimikler ve anlaşılırlık!” diyorsun. Sanırım çok ağdalı bir dil kullanımının sahne üstünde olan bitenle seyirci arasına bir mesafe koyduğunu, bundan ziyade anlaşılırlığa vurgu yapmanın gerekliliğini ima ediyorsun. Ancak diğer taraftan bakıldığında da tiyatro metni edebi bir metin. Siz oyun yazım faaliyetinde nelere dikkat ediyorsunuz?

Aydın Orak: Ben bu oyunu neredeyse beş yıldır yazıp çizip atıyordum. Dramaturg arkadaşım Eray da, Murat Hoca da metnin oluşum sürecine katkıda bulundular. Sonuçta ortak bir metin çıktı ortaya. Daha önceki oyunlarda yaptığım çevirilerde şunu göz önünde bulunduruyordum; anlaşılırlık her şeyden önemlidir. Tiyatroda sadece edebiyat yapmıyorsunuz. Görselliği, aksiyonu, performansı bir bütün olarak değerlendirmek lazım. Sadece işin edebi boyutunu düşündüğünüz zaman bir roman çıkıyor ortaya. Birkaç Kürt romancısı tiyatro metni yazmaya çalıştılar ve sahnede bunları izleyince bir facia ile karşılaştım. Çünkü metinde yazılan kişinin bedeni şuydu, göz rengi buydu gibi ayrıntılara girmişlerdi. Sahnedeki duruşu, aksiyonu, trafiği hiç bilmedikleri için doğal olarak böyle bir sonuç ortaya çıktı. Daha çok sadece dialog üzerinden giden metinler oluşturuluyor. Şunun sorulması gerekiyor: Dialog ve beden birbirini nasıl tamamlayacak? İşin edebi boyutu tabii ki dialoglar içerisinde var. Fakat sadece edebiyat yapmıyoruz, tiyatro yapıyoruz.

Bu oyunu basmayı düşünüyor musunuz?

Aydın Orak: Basacağız ama tarihi ne zaman olur, bilmiyorum.

Oyunun çıkış sürecine geçelim isterseniz. Murat Bey, Tiyatro Avesta ile nasıl bir araya geldiniz?

Murat Garipağaoğlu: Benim Tiyatro Avesta ile tanışıklığımın nedeni oyunda Aydın ile birlikte oyunculuk sorumluluğu alan Remzi. Ben GSF’de, Atöle Craft’ta oyunculuk dersi veriyorum. Remzi Pamukçu benim en başarılı öğrencilerimden bir tanesidir. Remzi, Aydın ile benim tanışmamı sağladı. Bir oyun yapmak istediklerini söylediler. Önce bir tekst geliştirme çalışması yapalım diye düşünüyorduk. Aydın ve Remzi bir oyun çevirip oynamak istiyorlardı. Ben de “Siz Kürt Devlet Tiyatrosu musunuz? Neden oyun çeviriyorsunuz? Haydi gelin, bir tane yazalım. Sizin yazdığınız bir şey yok mu?” dedim. Aydın da “Ben vakti zamanında bir oyuna başlamıştım ama çok da üzerine gitmemiştim.” dedi. Sınır Sendromu’ydu o zaman adı. Onu getirdi. Ve biz çalışmaya başladık. İte kaka, yaza boza herhalde on beş taslak yazdık ve sonunda bu noktaya geldik.

İlk kez bir Kürtçe oyun yönetiyorsunuz, değil mi?

Evet, ilk kez. Benim için bu bir iletişim, bir denemeydi. Bilmediğin bir metni sadece aktörlerle bir başka dilde iletişim kurarak anlatabilmeye çalışmak gerçekten çok zor bir şey. Normalde bizim yapmaya çalıştığımız şunu şöyle tonla, bunu böyle yap, şurada şunu düşün şeklindedir. Burada tekst ezberimde olsa da, yine de karışabilsem de, çok zor bir durumla karşı karşıya kaldım. Dillerin kendi vücutları var, ayıp kavramı var, kendi kötüsü var, kendi iyisi var… Bu coğrafyada konuşulan diller olduğu için elbette bir anlaşılabilirlik var. Sonuçta Fince değil Kürtçe. Bu açıdan çok zorlandığımı söyleyemem. Daha çok zorlandığım şey şuydu: Biz bir Kürt tiyatrosu olmanın yanı sıra bir amatör tiyatroyuz. Kendimizi var edebileceğimiz bir sahnemiz yok. Garaj İstanbul’a geldik ve üçüncü provamızı alıyoruz. Oyunu çıkarırken sağ olsun, Mustafa Kaplan ve Semaver Kumpanya bize sahnelerini açtılar.

Ancak yaşadığımız asıl büyük sorun bence ilk sorunuzla bağlantılı. Tiyatrolardaki durumu, sansür tartışmalarını sormuştunuz. Bu coğrafyadaki her tiyatroya uygulanan, her insana uygulanan bir sansürden söz edilebilir. Kürt tiyatrosu oluşamadığı için ona belki Türk tiyatrosu kadar ağır bir sansür uygulanamıyor. Çünkü daha yok ortada. Olsa ona beş katı daha fazla uygulanacak belki. Bizim karşılaştığımız sorunlar bu coğrafya üzerinde sanata, edebiyata, tiyatroya karşı olan negatif anlayışın sonuçlarıydı. Biz bunu daha ağır yaşadık, çünkü biz amatör bir tiyatroyuz. Aydın, bir iletişimsizliten bahsetti. Evet iletişim kurulamıyor. Ama Türk tiyatorları arasında da kurulamıyor. Aynı lakayitlik, aynı ilgisizlik orada da var. Almanlar zeitgeist diyor; çağın ruhuna binip gitmek. Mesela 60’ların sonlarında tiyatrolar o ruhun içerisinde var olmuşlar, o ruhun iletişiminin sonuçlarıyla karşılaşmışlar, o ruhun “kaymağını yemişlerdir”. AST, Dostlar Tiyatrosu, Ankara Deneme Sahnesi… Bunlar hep oluşan bir enerjinin tiyatrosunu yapmışlardır. Kitlesi zaten buradadır. Günümüzde, gelişen ve değişen iletişim ortamı içerisinde böyle belirgin bir iletişim yok. İletişim daha çok estetik konusunda var, idealler, fikirler konusunda değil. Bu anlamda şu çağda tiyatro yapmak dünyanın her yerinde zor. Tiyatroların reaksiyonları ne? Salonları küçültmek, daha bohem, daha küçük zümreler için oyunlar yapmak. Yani tiyatronun içerinde bulunduğu durum, sahip olduğu sorunlar sadece Türkiye’ye ait sorunlar değil. Biz de bu sorunları yaşıyoruz en fazla.

Soruna Kürt Tiyatrosu açısından bakacak olursak, bir Kürt Tiyatrosu kurumsallığı oluşmamış, açıkça ortada. Bunun nedenleri Kürtlere olan baskılar, Kürt kimliğinin reddedilmesi, Kürt dilinin reddedilmesi, Kürt dilinin doğru düzgün bir laboratuara sahip olması. Türkçe’nin var mı diyeceksiniz? Evet onun da yok. Kürt dilinin toplum tarafından iletişim dili olarak kullanılır hale gelmesi, bunun sonucunda edebiyatının, şiirinin, tiyatrosunun oluşması gerekiyor. Bu evreler geçilememiş, emekleme sürecinde, sonuç olarak da bir Kürt Tiyatrosu kimliği de oluşamamış. Tiyatroyu da aynı edebiyat gibi, dil gibi kendi başına bırakmazsanız yolunu bulmuyor. Eğer bir bent yaparsanız, şuraya bir yer açalım oradan yürüsün derseniz gelişemiyor. Cumhuriyetin başında, Türk kavramının bu topraklara enjekte edilmeye çalışılması, bir üst Türk kimliğinde buluşulmaya çalışılması, Osmanlıdan gelen edebiyatı bir makasla kesti. Düşünün; 1935’te kimse eskiyi okuyamaz hale geldi. Harfler değişti konjonktür değişti, fikir değiştirilmeye çalışıldı… Bu ve buna benzer kesintiler; kültürün, edebiyatın, önünde bentler oluşturuyor. Kürt edebiyatı, Kürt kültürü bu bentleri bariz bir biçimde yaşadı. Bir toprağın doğru çiçeği üretmesi için, doğru olması lazım. Eğer siz bir toprağı zehirlerseniz, bir mühendislik çalışması içinde onu değiştirmeye çalışırsanız, istediği gibi çiçek açamıyor.

Oyunda aynı dili konuşan iki askerin bir sınırın iki ayrı tarafında nöbet tuttuğunu görüyoruz. Oyunda Kürtçeyle ve devlet sınırlarıyla bölünmüş bir halkla karşılaşınca ister istemez Irak, İran ya da Suriye sınırı geliyor akla.

Murat Garipağaoğlu: Söz konusu insanlar Kürt de olmayabilir… Aynı halktanlar. Bu yaptığımız benim yıllar önce BBC’de görüp bu ne dediğim, Pakistan-Hindistan sınırında olan acayip şey. Her yerde durum böyle…

Oyunun kurgusunu oluştururken nasıl bir çalışma yaptınız?

Aydın Orak: Ben Suriye sınırında doğup büyüdüm. Mayınlarla içli dışlıydık. Top oynadığımız çocuklar günbegün mayınlardan dolayı yok oluyorlardı. Sınırın iki tarafında da dil aynı, kültür aynı ama bir sınır ve bir mayın var. Çıkış noktası buydu ama oyunda hiçbir zaman Suriye ya da Irak sınırı diye düşünmedik, evrensele uyarlamaya çalıştık. Dünyanın herhangi iki askeri ve herhangi bir sınırı; ama o sınırı çizenlerin de dünyanın farklı yerlerinden gelip, kendilerine ait olmayan bir yerde sınır çizip, mayın döşemelerinden yola çıktık. Bu sadece Kürtlerin yaşadığı bölgede değil, Hindistan’da da olan bir durum. Oyunun açılışındaki hareketler de onu çağrıştırıyor. Bunu dünyaya uyarladık ama Türkiye’de oynandığı ve Kürtçe oynandığı için, Kürtlerin sınırlarla olan dertlerini de anlatıyor. Hindistan’da oyansa onlar da kendi sınırlarını düşünecekler.

Murat Garipağaoğlu: Bu algının sebebi şu; Türkiye’de böyle bir yara var, biz Kürtçe oyun yapıyoruz, Kürtlerin sorunu… Galiba öyle değil. Bir takım insanlar var, bunlar geliyorlar, işgal ediyorlar. İnsanların ortasından sınır çekiyorlar. İnsanların bir yanı burada kalmış, bir yanı diğer yanda. Her yerde muktedirler var. Bu insanlar kendi doğru buldukları fikir için bir eylem içindeler. Sınır çiziyorlar, mayın döşüyorlar. Bir de insanlar var bunlara rağmen yaşamaya çalışıyorlar. Burada bizim demek istediğimiz şey; bu iki insan aynı dili konuşuyor. Aralarında bir küçük insani an oluşuyor. Biri komiklik yapıyor, kendini eleştiriyor, komutanın kendisine davranışını yansılayınca bir küçük insani an oluşuyor. Biri “Sen ne iş yapıyordun ya?” diyor, diğeri cevap veriyor. O küçük insani sorunlardan, kültürel bir soruna dönünce tak diye ezberine dönüveriyor. “Burası sizin değil ki kardeşim!” oluyor. İnsanların içine küçük fıçılar halinde bilgiler dolduruyorlar. Doldurulan ise muktedirler tarafından öğretilen şey. Maalesef günlük yaşamda insan iletişim kurmuyorsa sadece o içi dolu turşucuk haline geliyor. O nefret tohumu içinde büyüyor. Aslında bu insanlar aynı dili konuşan insanlar. Aralarına böyle aptal bir sınır çekilmiş. Miran karakteri için ilginç olansa belli bir sosyolojik fark yüzünden, diğeri kadar öğretilmişliklere maruz kalmamış olması.

Miran isimli asker bir general çocuğuydu, değil mi?

Murat Garipağaoğlu: Babasını özellikle general yaptık. İşin içini biliyor. Olaya daha dışarıdan bakabiliyor. Miranın politik bir bilinci yok, yan tutmuyor. Biz Hindistan-Pakistan sınırına bakınca bu ne acayip şey diyoruz. Oysa ezberlere dönüldüğünde, “şehidin toprağına tükürülür mü” dendiğinde başka bir durum oluşuyor.

Sahne tasarımı yaparken seyircileri de ikiye bölmüşsünüz.

Murat Garipağaoğlu: Bu ülkede insanlar ikiye bölünmüş durumda. Elini uzatsan dokunabilirsin o insana. Tam birbirlerine dokunuyorlar, tak öğretilmişlikler giriyor araya. Oyunda bir seçim yaptırmak istiyoruz girenlere. Hangi tarafı seçeceklerine kendileri karar verecekler.

Oyunun sonunda anlık bir olay gelişiyor ve iki asker de ölüyor. Aslında oyun biraz çıkışsız bir yere doğru sürükleniyor. Finale dair yorumunuzu merak ediyorum.

Murat Garipağaoğlu: Biz bunu açık uçlu bırakmak istedik. Bir ahtapot gibi bu toplumun içine gömülmüş bu sorun hakkında “şu şudur, bu budur” demenin ne haddini kendimizde görüyoruz, ne de böyle bir cevabın olduğuna inanıyoruz. Bunun cevabı şu; sakin olun, olgulara uzaktan bakın ve gördüğünüzle bir fikir üretmeye çalışın. Bizim sanatçı olarak yapabileceğimiz tek şey insanların kafalarını şöyle bir karıştırmak, sonra olgulara ve yaşadıkları duruma tekrar bakmalarını sağlamak. Tabii ki bu oyunda simgeler, metaforlar var. Oyundaki kadın ne mağdur, ne ceberut, ne hakim. O bu halkın bir insanı. Onu lunatic yapan şey bu toprak. Biz bu konuda kendi içimizde de çok tartıştık. Dikkat ederseniz kadına en iyi davranan kişi Miran. Geldiği andan itibaren hep onu korumaya çalışıyor ama kadın yanlışlıkla onu vuruyor. Bukowski’nin de bir lafı vardır; “Bir polis iyi olamaz ama iyi bir insan olabilir.” Polis olarak iyi olamazsın çünkü zaten polissindir ama insan olarak dışarıda karşılaşsam iki tek atarım. Miran silahlı, kamuflajlı, koruyan, bekçi olarak iyi bir insan olamaz. Çünkü o sorumluluk içerisindedir. Ben buradaki iki insanın, karakterleri ne olursa olsun, bir gücün bir sorumluluğun paylaşımı içerisinde olduğunu düşünüyorum. O yüzden ikisini de öldürdüm ama birbirinin üstüne kardeş gibi…

Özgür ÇİÇEK/MİMESİS