Festival’in Ardından / Emmanuel Demarcy-Mota

[Emmanuel Demarcy-Mota’nın bugünbugece.com’da yayınlanan ve  İKSV Tiyatro Festivalini değerlendiren röportajını okuyucularimızla paylaşıyoruz.]

Özcan Tekdemir: Absürd tiyatronun öncülerinden Ionesco’nun ‘’Gergedan” oyununun festivale konuk olmasına çok sevindik. Metnin 2005’te yine sizin topluluğunuz tarafından sahnelendiğini biliyoruz. Bu yeni sahnelemenin öncekinden farklılıkları neler?

Emmanuel Demarcy-Mota: 2005’te başladığımızda 2 yıl oynadık bu oyunu daha sonra ara verdik ve başka oyunlarda aynı oyuncularla çalıştık. Fransayla ilgili düşüdüğüm zaman konformizmin yeniden oluşmaya başladığını görüyorum  ve bu çok önemli birşey. Özellikle oyunu tekrar sahneye koymamız gerekiyordu bir anlamda ve sahneye koyarken de öncellikle Ionesco’nun diğer oyunlarını da okuyarak  ve aynı zamanda dünyada olanları da yakından takip ederek yeniden bir sahneleme söz konusu oldu ki metnin içinde yer alan bu direnişi daha net, daha derin ortaya çıkarabilelim.

Ö.T: Sahne coğrafyasında, gergedanların konumlanışı ve tamamen seyirciye paralel bir şekilde karşı gelişi ve konstrüktivist dekor anlayışı seyirci üzerinde nasıl bir etki bırakma amacı taşıyor.  Bu durumun metne yaptığı dramaturjik katkı nedir?

E.D: 2005’te gergedan başları yoktu ve tekrar 2010’da ele aldığımızda oyunu gergedan başlarının seyircinin karşısında ortaya çıkmasının çok önemli olduğunu düşündük. Bunun iki nedeni vardı; birinci nedeni güzel oluşuydu, teatral bir etki de katıyordu. Yazar gergedanları yarattığında bir taraftan onları sahnede güzel bir şekilde göstermeye de çalışıyordu.

Ö.T: Bu biçimsel bir tercihti belki de.

E.D: Ioenosco bunu yazarken şu düşünceden yola çıkıyor, insanın hayvana dönüşmesi.  Bu hayvan da tarih öncesi bir hayvan.  Aslında çocukların hayal dünyasında yaşayan bir hayvana dönüşüyor, bizi büyüleyen bir hayvan, esrarengiz bir hayvan. Bunu da görmeyi seviyorum ben, Afrika’da onları gerçekte gördüm ve onlara yaklaşmaya çalıştım. Bir insanın bir gergedanla iletişime girmesi çok zor, hiçbir bağlantımız yok. Gerçekte görme yeteneği çok zayıf kimi zaman da çok tehlikeli olabiliyor tıpkı insanlar gibi, dümdüz başlarının dikine gidiyorlar. Bunu sahnede gösterebilmek çok güzeldi diye düşündüm. İkinci neden; insanların karşısında duruyor olmaları, bizim onlara bakarken onların bize bakıp bakmadıklarını bilememek gibi. Örneğin bir kiliseye gittiğinizde İsa size bakar ve siz de ona. Ama sizi görüp görmediğinden emin değilsinizdir.

Ö.T: Oyunculuk biçimlerinin çeşitliliği de dikkatimizi çekti. Hem gerçekçi oyunculuk vardı hem de grotesk bir duruş vardı oyuncularda. Bu iki biçimin bir arada verilmesi, izleyicinin illüzyona tam anlamıyla dahil olmasını engellemek için miydi? Yoksa tam tersine kendi davranışlarımızdaki rahatsız ediciliği mi göstermek istediniz?

E.D: Herşeyden önce realist bir metin ve duyguların gerçekçiliği üzerine yürüyen ve bu durumun üstüne temellendirilmiş bir metin değil ama durumlara, anlara göre değişebiliyor. Mesela oyunun başında oyuncu gelip direkt izleyiciyle konuşuyor ve burada dördüncü duvar yok. Perde açıldığında arkada bir dünya bulunuyor, bu ölmüş bir dünya. Bu dünya ölmüş insanların dünyası aslında ama herkes yaşamı bir şekilde yeniden canlandırıyor ve ele alıyor. Bu durum bana şu soruyu sorduruyor; ‘’Acaba ben de yaşayan bir ölü müyüm?’’ Eğer ölmüşsek yaşamaya neler getiriyoruz.  Bence bu iş Buster Keaton ve Kafka arasında bir şey ya da Buster Keaton’ın hayatının Kafka tarafından ele alınması gibi.

Ö.T: Fiziksel tiyatro ve dansın aynı anda bir araya geçebileceğini ama sahnede eklektik durmaması gerektiğini söylemişsiniz, bu oyunda durum nasıl?

E.D: Bu oyunda bütün oyuncular hareket bilincinde var oluyorlar ve fiziksel olarak çok zor hareketler yapıyorlar. Bundan dolayı dansçılarla da çalıştık ve bazı sahnelerde provalardan sonra fiziksel çalışmalar yaptık. Bana göre tiyatro tiyatrodur dans da danstır ama buluşmaları da gerekir, bu da önemlidir.

Bugünbugece