Kamelyalı Kadın’ın Düşündürdükleri

[Atilla Dorsay’ın Sabah gazetesinde yayınlanan köşe yazısını  paylaşıyoruz.]

Uzunca zamandır tiyatroya gidemedim: ne tiyatro festivaline, ne de özellikle mantar gibi çoğalan genç grupların kimileri radikal ve sağlam oyunlarına… Bu açıdan, cuma gecesi gittiğim Tiyatro Kedi’nin yeni oyunu Kamelyalı Kadın müzikalinin galası, bana ilaç gibi geldi.

Alexander Dumas-Fils (yani oğul- babası, malum, başta Üç Silahşörler, o ünlü kılıç romanlarının yazarıdır), bu ünlü romanında babasının tersine drama soyunmuş ve 19. yüzyıl Paris’inin popüler figürlerinden olan ‘kibar fahişe’lerden birinin, Marguerite Gautier’nin acılı hikâyesini yazmış. Roman ve ondan alınan sayısız film, elbette belli bir dönemin toplumsal yaşamını yansıtıyor. Ama temeldeki ekonomik durumdan onun yüzeydeki yansıması olan ahlak çatışmasına birçok şey, zaman-ötesi nitelikler taşıyor. Ve de en tuhaf koşullarda filizlenen gerçek bir aşkın onulmaz romantizmi, o kolay anlatılamaz hüzün duygusu…

Kamelyalı Kadın dünyada ilk kez müzikal olarak oynanıyor. İpek Kadılar asıl metni özetlemiş, hatta fazlasıyla… Ama şarkılar öylesine çok ve de güzel ki, bu özetleme artık bir sakınca değil. Çünkü bu şarkılı bir dram değil, gerçek bir müzikal. Cenk Taşkan’ın özgün besteleri kulağa gayet hoş geliyor. Ve Kadılar’ın sözleriyle tam bir uyum sağlıyor. Elbette bir Broadway veya Londra müzikali beklemeyin!… Ama bizim koşullarımız içinde son derece sempatik bir gösteri. Hakan Altıner’in mizanseni ve Selim Erdem yönetimindeki canlı müziğiyle…

Bir sürpriz de oyunculardan… Hande Subaşı ve Bora Gencer’in stilize oyunları da, sesleri de beklenmedik düzeyde iyi. Deneyimli Suna Keskin ve eski Kervansaray gecelerini bize hatırlatan şarkıcı Selçuk Alagöz de rollerini tam anlamıyla dolduruyorlar. Yaz boyu Maslak’taki Darüşşafaka açıkhava tiyatrosunda oynanacak oyunu tavsiye ederim. (212 257 79 36/ www. tiyatrokedi.com)

Tiyatro deyince, malum tartışmaya ben de minik bir katkıda bulunayım. Öncelikle tiyatro sanatına olan sevgimi ve güvenimi yeniden hatırlatayım. Daha az gitsek de, zaman zaman popülerliği bitti diye düşünsek de, insanlığın son üç bin yıllık tarihiyle koşut gitmiş bu büyük sanat hiç ölmeyecek. Araya giren büyük teknolojik devrimlere karşın, insanın insanla karşı karşıya gelip hayatın temel öğelerini tartışması hiç bitmeyecek. Makineleşme anı yaşamaya, teknoloji sanata, maddiyatçılık maneviyata asla galip gelmeyecek. Bir ara öyle oluyor gibi gözükse de…

Ödenekli tiyatrolar sorununa gelince… Bu hassas konuyu da aceleye getirmeyelim. Onların ele alınmaya muhtaç özerklik, bütçe, sanatsal seçim gibi sorunları olabilir, kimi kriterler tartışılabilir. Ama lütfen, porselen dükkânına giren fil konumuna düşmeyelim. Bu konuda tiyatro sanatçılarının tüm kaygılarına katılıyor ve seslerine kendimce kulak veriyorum. Özellikle de birine, bir protesto eyleminde Aliye Uzunatağan’ın dediğine: “Bu kurumların içi boşaltılmamalı. Biri 98, diğeri 90 yıllık bu iki kurumun içindeki gelenekler hiçbir iş koluna benzemez, dağıtırsanız yenilerini kuramazsınız.”

Sabah