Tiyatrocularla Bundan Sonra Rüyalarda Buluşuruz

[Akdeniz Üniversitesi’nden Doçent Doktor Cihat Çamcı’nın 18 Haziran tarihli Radikal Gazetesi’nde yayınlanan ve Başbakan’ın “Sanat halk için olsun” sözlerini değerlendiren yazısını okuyucularımızla paylaşıyoruz.]

Başbakan’ın “Sanat halk için olsun” temennisi iyi bir şey. Devletin tiyatrosunu kapatalım mı sığlığının ötesinde, sanatın herkes için zenginleştiriciliği demokrasi açısından önemlidir. Sanat, hayal gücü demektir. Hayal gücü gözlerimizi kapadığımızda başlar. Yani rüyalarda… “Rüya aklın tiyatrosudur” diyor Orhan Pamuk. Freud’un entelektüellerin ilgisini bu kadar çekmesinin nedeni, rüyalarının teatral olduğunu göstermesidir. Gerçekten de bazı rüyalar, egonun kendi evinin efendisi olmadığını gösteren farklı bir teatralliği içerir. İşte bu farklılıkların sahnesi anlamında tiyatro, egonun, benliğin demokratizasyonu için bir olanaktır. Böyle rüyalar ben-merkezciliğin rasyonel sınırlarında bir gedik açar; rasyonel ve normal olmaya bir süreliğine ara verir.

Oedipus Rex’ten Oedipus Kompleksi’ne

Kral Oedipus, yani Oedipus Rex, kaderinin korkunçluğu karşısında düştüğü dehşetle gözlerini oyar. Bu sarsıcı trajedi, kralın gizli narsisizmini maskeler aslında. O kadar kendini beğenmiştir ki Oedipus, en büyük cezayı kendisine verir. Tanrısal kendini beğenmişliğiyle sıradanlığa razı olmamak için sonsuza dek kapalı tutar gözlerini. Oedipus, normal olmaya verdiği arada öylesine kendini beğenmiş, trajik ve yücedir ki teatral bilinçaltı demokratik değil tepeden bakan bir irrasyonelliği çağrıştırır. Oysa sanat halk için olacaksa bilinçaltının seçkin ve yüce, dâhice sıra dışılığına değil, ortalama insanın yaratıcı dehasını yüzeye çıkarmaya dönük olmalıdır. Freud’un orijinal yorumcularından Rieff, “Freud herkese yaratıcı bir bilinçaltı vererek dehayı demokratikleştirdi” derken, bu tiyatroyu, trajik krallar ve aristokratlar için değil herkes için bir olanak olarak görüyordu. Rieff için bu, Yunan tragedyalarındaki kahramanın kişilik özelliğinin, ortalama insanların günlük hayatlarında yaşayabilecekleri kişiliklere indirgenmesi, Oedipus Rex’in Oedipus Kompleksi’ne dönüşmesidir. Bu sayede ben ve (benim içimdeki) öteki arasındaki farklar, rasyonalitenin irrasyonaliteyle hiyerarşik ilişkisinde avantaj veya dezavantaj oluşturamaz.

Rüyalar krallarla halkın, efendilerle kölelerin hiyerarşik farklılıklarını unutabildikleri yerlerdir. Rüyalar kim olduğumuzu unutabildiğimiz, iskambil oyununda elimize gelmiş olan kâğıtları gözü kapalı kardıktan sonra tesadüf ve şansa inanarak yeniden dağıtabildiğimiz özgürlüğümüzdür. Rüyalar kumardır. Gözü kapalı, kendimizi bilmeden, hiç kimse değilmiş gibi var olabildiğimiz aralarda, gözümüzü kapatıp çektiğimiz niyet kâğıtları açılır. Rüyalar geleceğimizi gözü kapalı kurgulayabileceğimiz olanaklardır. Alice harikalar diyarındayken ona eşlik ettiğimiz, niyet tavşanının -ne çıkarsa bahtımıza– verdiği kâğıtlardaki kaderimize Nietzsche gibi “Evet!” dediğimiz aralar. Rasyonel hayvan olarak kozmolojik kendini beğenmişliğimizi unuttuğumuz aralar… Bir de bakarız ki bizim evde aşağılarda bir yerlerde gizlenen, bodrumda sığındığını düşündüğümüz, eli yüzü kir pas içinde, utangaç ama istekli id, bizimle aynı konuma gelmiş, yanımıza taşınmış. Kimin ev sahibi, kimin misafir olduğu karışmış.

Rüyalardaki tiyatroda ego ve id arasındaki hiyerarşik konum, alt ve üst katlar arasındaki duvar ortadan kalkar. Kendi içimizdeki farklılığı anlamadan kabul ettiğimiz, kendimize yabancı olduğunu sandığımız öteki tarafımızla birden komşu oluveririz. K. Yaltkaya, uyku sırasında en yavaş aktivitenin beynin ussal işlemlerinin gerçekleştiği loblarda gözlendiğini söylüyor. Yani dünyayı hesap-kitap yaparak anladığımız rasyonel anlamlarımıza, normalliğimize ara veriyor, askıya alıyoruz uyurken. İnanmayı, anlamadan bilmeyi, şaşırmayı ve hayret etmeyi yitirmek pahasına aslolan rasyonelliğimize ara veriyor, hesapsız, hazırlıksız yakalanmanın kırılganlığı ve açıklığıyla bilmediğimiz bir sahneye, rüyaların tiyatrosuna çıkıyoruz.

Trajik Değil Mütevazı Tiyatro

Rüyalarda Nietzsche’nin kaderimizi sevmemizi öğütleyişini kolayca kabul ediveririz. Seçmediğimiz rollerimizin başka türlü de olabilecek oluşu rüyalarda anlaşılır en iyi. Rüyalar bir arada ve gözü kapalı seçimlerimizdir. Bir arada, yani bizi biz yapan bir şeyin etrafında toplanmış, verili kimliklerimizle var olmayı bir süreliğine durdurmuş, ara vermişken yaptığımız seçimler… Rüyalarda bir arada oluşumuz, hepimizin, -Alice’in tavşanı gibi garip, Oedipus’un kaderi gibi şaşırtıcı, Anna Karenina’nın kaderi gibi etkileyici, Ece Ayhan’ın tiyatrolarda karanlığı süpüren Kel Hasanı gibi tuhaf- farklılıklarımızı normal kabul etmeye hazır olduğumuz bir aradalığımızdır. Rüyalar hiç kimsenin olmayan, dolayısıyla herkesin olabilecek yerlerde dolaştığımız gizli zamanlarımızdır. Tekinsiz ama aşina, yabancı ama komşu karakterlerle karşılaştığımız zamanlar… Alice, kupa kralı ve kraliçesinin karşısında tedirgin olur ama gerektiği kadar şaşıramaz bir türlü… Yarı uykulu yarı uyanık bir eşiğin kayganlığında, içinden “Altı üstü bir iskambil destesi işte yahu!” diye düşünür. Bu iskambil karakterleriyle bir aradalığında, en olmayacak şeyleri olacak gibi yaşayıverir.

Bir-aradalık ne demektir? Bir-aradalık, gerçekliğin normalliğine ara verdiğimiz ve toplandığımız yer, bir ocak başıdır; en açık agoradır, tiyatrodur. Tiyatro, normalin sınırlarının normal dışına açıldığı bir-aradalığımızdır. Aklımız başımızda asla inanmayacağımız şeylere gönüllü inandığımız yerdir. Var oluşun günaha ve ölümlülüğe karşı savunmasız tesadüfiliğini Oedipus’un şiş ayağında, onu kral Oedipus değil de ortalama bir insan yapan farklılığında duyarız. Sahnede ezberimizi bozan yeni dekor, yeni kostümler, yeni ama aşina oyuncularla bir arada buluveririz kendimizi. Bizim rolümüzün de değişmiş olduğunu fark ediveririz. Yeni rolümüzü fısıldayan suflörümüze gülümseyerek kulak verir; sözcüklerin daha önce hiç düşünmediğimiz biçimde bir araya gelişine şaşırırız.

Bu olmayacak şeylerin olduğu dünyada, bizi biz yapan şeyi yeniden, başka türlü düşünme fırsatı, rasyonel olarak hiç yaklaşmadığımız rollere komşu yapar bizi. Nihayetinde etik, ötekiyle aramızdaki mesafeyi, rasyonel anlayışın etrafından dolanarak ortadan kaldırmaktır. Yunus Emre’nin Gönül şeş oldu dosta / Durdu kapısında / Ondan içeri; dediği yeri ancak rüyamızda görürüz. Yunus’un ötekiyle mesafeyi kaldırdığı açıklık, rüyaların ocak başı, ilk kamusal alan olan tiyatrodur. Heidegger’in kamusal alan kavramının Almanca açık sözcüğüyle ilişkisini gösterdiği yer, hiç kimsenin olmayan, dolayısıyla herkese açık olan en büyük ev, en geniş kapısıyla tiyatrodur. Tiyatro, Milan Kundera’nın roman karakterlerinde olduğunu söylediği olanağı -yeni atılmış zarlara, yeni karılmış iskambil destesinde yeniden açılacak fallara bakan acemi kumarbazın tedirgin merakıyla- bir-arada deneyimleyeceğimiz rüyadır. Tiyatro, Kundera’nın özel sözlüğünde yazdığı anlamda kitsch’in, herkes için, halk için sanatın zenginliğidir. Başbakan’ın ”Sanat, sanat için değil de halk için olsun” temennisini demokratik bir siyaset olanağı olarak görmek böyle olanaklıdır.

Radikal