Satürn’ün Halkaları – İkiye Bölünen Seyirci

[Yeşim Özsoy Gülan Avignon deneyimlerini aktarmaya devam ediyor. Yazarın ilk izlediği oyun, Katie Mitchell’in Satürn’ün Halkaları adlı oyunu. Oyun hakkında kaleme aldığı yazıyı yazarın kendi blogundan alıntılıyoruz.] Avignon Festivali’nde ilk seyrettiğim oyun “Die Ringe des Saturn” adından da anlaşılacağı gibi Almancaydı. Köln Schauspielhaus’un bir oyunu diye düşünüp konusu da ilgimi çektiği için aldığım biletle geç kalınca oyunu tesadüfen boş kalan en öndeki koltuklardan seyretme fırsatı buldum. Daha sonra yönetmeni araştırdığımda karşıma İngiltere’nin en tartışmalı ve aynı zamanda yetenekli Katie Mitchell’ı çıktı. Özellikle seyirciyi ikiye bölen radikal, linear anlatım dışında anlatımlar kuran, multimedya tasarımı çokça kullanan ve oyuncularla uzun çalışmalarıyla nam salan bir yönetmen Katie Mitchell. Bir söyleşisinde şöyle diyor; “Sanırım ana tiyatro akımlarından (mainstream theater) ve onların anlatımı organize eden tavrından epeyce sıkılmıştım. Sadece art arda gelen sahneler ve bir sürü kelimeler…”

Katie Mitchell Multimedya Yönetmenliği ÜzerineAlman Köln Schauspielhaus için yönettiği oyunu da, yakınlarda İngiltere’de Royal National Theater’da yönettiği “Waves” (Dalgalar) romanı gibi bir adaptasyondu ve ölümünden hemen önce yüzyılın yaşayan en değerli yazarı olarak kabul edilen ve Nobel ödülü alacağı kesin gözüken ünlü Alman yazar W. G. Sebald’ın Türkçe’ye de çevrilmiş olan “Satürn’ün Halkaları” adlı romanını yani yine bir romanı sahneye uyarlamıştı. Zaten sonra da göreceğimiz gibi bu sene Avignon Festivalinde roman adaptasyonları epeyce revaşta. Festivalin bu seneki Misafir Ortak Sanatçısı Simon McBurney de açılışı bu sefer Rus bir yazarın ( Mikhail Boulgakov) “The Master and Margarita” (“Usta ile Margarita”, çev. Aydın Emeç, Can Yayınları) adlı eserinin 3 saatlik bir sahne adaptasyonuyla yaptı. Okumalar ve adaptasyonların yani metnin yoğunlukta olduğu bir festival gözlemliyorum şimdiye kadar seyrettiklerimden ve araştırdıklarımdan yola çıkarak. Ama bahsi geçen metin teatral metnin tamamen dışında farklı disiplin ve edebiyattan beslenerek ortaya çıkan bir metin yani bildiğimiz anlamda bir metin ve kurgu yok karşımızda. Yine Katie Mitchell’in uyarlamasına dönersek Simon McBurney’den daha sonra detaylı bahsetmem gerekiyor ama her ikisinde de  yoğun bir şekilde multimedya kullanımı var. Ama bu kullanım ilüzyon yaratmak ve desteklemek için değil yer yer teknolojinin kendisini de gizlemeden, yer yer de öne çıkarak sahnede bambaşka bir dünyayı ‘çoğaltmak’ için kullanılmış.  Sebald’ın romanı özetle İngiltere’nin Doğu’sunda yaptığı gezilerden yola çıkarak oluşturulmuş. Sahnede de ilk algıladığımız şey bu atmosfer. Her şey sanki yazarın bu uçsuz bucaksız boşlukta, otlar, dere tepeler, kayalar ve bir nevi çöl içinde saatlerce yürürken yazdıklarının ses, görüntü ve zihin gelgitlerini yaratmak üzere tasarlanmış.

Sahneyi üç aşamalı değerlendirebiliriz.

Birincisi seyircinin ilk olarak algıladığı üzerinde kimi zaman insan oyuncunun sesini boğuklaştırmak için kullandığı bardaklar ve yine farklı sesler için kullanılacak olan kibrit, fırça, kağıt, eski ve kalın kitaplarla kaplı uzun masalar, aralıklarla su sesi çıkarmak için tahtalarla ya da başka şeylerle karıştırılan bir bidonun içinde su, bir köşede üzerinde bilgisayarlar ve bilumum aletler bulunan bir ses portalı, tam ortada üzerinde çalılar bulunan tahtadan kare bir alan ve siyahlar giyinmiş oyuncular, loş ışıklar oluyor. Tüm bunlar oyuncular, nesneler bir mikrofon sistemiyle ses olarak değerlendirilmek için bekliyor. Oyuncular, ellerinde kitapçıkları, sahnede bulunan nesnelerle bir yandan anlattıkları atmosferin “geçmiş” atmosferini müthiş bir disiplin içinde yaratırken bir yandan da oyun boyunca aynı tarzdaki monoton denebilecek ses tonlarıyla romandan bölümler okuyorlar. Sahnede müthiş detaylı bir ses tasarımı bir makine gibi oyuncular tarafından gerçekleştiriliyor ve aynı zamanda ses portalının arkasında bir piyano, karanlık bir atmosfer bestesiyle (Müzik Paul Clark) tüm bunlara canlı olarak eşlik ediyor.

İkincisi sahnenin tam tepesinde 3 değişik video projesiyonuyla değişen video tasarımları, hepsi siyah beyaz sahnedeki mekanı taçlandırıyor. Aralıklarla canlı aralıklarla kayıttan videolar kimi zaman ebatta ve sayıda değişerek sahnedeki ses ve görselliğe eşlik ediyor.

Üçüncü aşama ise oyunun yaklaşık 5. dakikasında beliren ve sonradan tüm mekanın dekor olarak tasarlandığını anladığımız bambaşka bir uzam yaratıyor. Sahnenin arka duvarı raylı bir sistemle açılıyor ve arkada florasan ışıklarıyla aydınlatılmış bembeyaz bir hastane odasında 60 yaşın üzerine yaşlı bir adamın yatakta yattığını görüyoruz. Bu mekanda bulunan ve sürekli perdeleri açıp kapayan serum veren, adamı oturtan kaldıran hemşireler aralıklarla seyirciden hiç de gizlenmemiş kameralarla üstte bulunan projeksiyonlardan yakın plan ve farklı açılardan seyirciye aktarılıyor. Yaşam ve ölüm arasında gidip gelen ve hastalığın ve monotonluğun içinde kaybolan bir adamın zihninde gidip geliyoruz sanki.

Oyunu seyrederken kendimi müthiş bir yaratıcılık selinin içinde hissettim ama bu yaratıcılık seli beni sıkmak için elinden geleni yapıyordu çünkü tek bir hedefi vardı o da romanın iç bunaltıcı atmosferini sahnede yaratmak ve sürekli bir kaybolmuşluk ve hafızasızlık hissini yaşatmak. Geçmişte kalan kelimeler, sesler, ses bütünleri, kimi zaman oyuncuların ufacık bir ses için mikrofona salladığı kumaş parçaları, havada ellerinde rüzgar sesini yaratmak içinde salladıkları tahta paratonere benzeyen aletler, yine oyuncuları farklı ayakkabıları giyip çıkarak özenle ve dakiklikle yarattıkları yürüme sesleri kendimizi adeta bir radyo tiyatrosunun setindeymiş gibi hissettiren garip bir atmosfer yaratıyordu. 1 saat 45 dakika sürecek olan bu hatasız ses, kelime ve görüntü makinesi ortalara doğru seyircinin sınırlarını iyice zorlamaya başladı ve insanlar akın akına çıkmaya başladılar. Sanırım ortalama 20-30 kişi çıkmıştır, geri kalanlardan bir bölümü ya uyudu ya daldı gitti ya da büyük bir heyecanla seyretmeye ve kendini vermeye devam etti. Yönetmenin pek de derdi olduğunu düşünmüyorum.

Beni en çok etkileyen oyunun sonu oldu diyebilirim. Şu anda tekrar edemeyeceğim bir alıntıyla biten oyun ölüme yaklaşan bir zihnin kırıntılarını hissettirdi bana. Oyundan çıkarken yaratıcı bir tarih yazarı olarak da değerlendirilen ve yarattığı dille yeni bir biçem yarattığı da söylenen Sebald’ın romanını okumuş olmayı çok istedim. En kısa zamanda…

“Gün boyunca içimde sık sık duyduğum o istek, yani sonsuza değin kaybetmiş olmaktan korktuğum gerçekliği, siyah tellerle örülü bir ızgaranın perdelediği hastane penceresindeki manzarada kendim için güvenceye alma isteği karanlık çökerken o denli artmıştı ki, bazen yüzükoyun, bazen yan dönerek yani o anda hangisi daha kolay olacaksa öyle yatağın kenarından aşağı kaymış, emekleyerek duvara kadar gitmiş, sonra da büyük bir acı vermesine karşın pencerenin pervazına tutunup kendimi güçlükle yukarı çekerek doğrulmuştum. Yere paralel, yatay konumundan doğrulup ilk kez dik duran bir canlı gibi ben de şiddetli kasılmalar hissettiğim için pencereye yaslanmıştım; o anda, zavallı Gregor’un titreyen bacaklarıyla koltuğun kenarına tutunup küçük odasının penceresinden dışarıya baktığı sahne, bir zamanlar pencereden dışarıya bakarken hissedebildiği halde artık yalnızca belli belirsiz anımsayabildiği o kurtulma hissi geldi aklıma elimde olmadan. Ve gözleri artık bulanık gören Gregor’un yıllardır ailesiyle birlikte oturduğu sakin Charlottenstrasse’yi seçemeyecek hale gelmesi, dahası bu caddeyi kurşuni bir ıssızlık gibi algılaması misali, hastanenin dış avlularından ufka değin uzanan bu çok iyi tanıdığım şehir de bana öylesine yabancı geliyordu.” (Satürn’ün Halkaları, çev. Yeşim Tükel Kılıç, Can Yayınları, 2006)

yesimozsoygulan/blogspot