Geleneksel Gölge Tiyatrosu İtalyan Basınında

İtalyan MediterraneaOnline internet dergisi, Türkiye’nin geleneksel gölge tiyatrosuna yer verdi.

Ramazan, İslam cemaatinin gün boyunca oruç tuttukları aydır. Çeşitli İslam ülkelerinde, dinî geleneklerin ötesinde, orucun açıldığı akşam yemekleri (“iftar”) için özel tariflerden, iftar sonrası eğlencelerine varıncaya kadar pek çok âdet bulunmaktadır.

Türkiye’deki bu geleneklerin en karakteristiklerinden biri gölge tiyatrosudur. 1300’lerin ortasında, daha sonra Osmanlı İmparatorluğu hâline gelecek olan imparatorluğun o dönemki ilk başkenti Bursa’da, padişaha adak olarak yapılmakta olan bir camide çalışan iki tuhaf kişinin olduğu ve aralarındaki şakalaşma ve atışmaların diğer işçileri alıkoyduğu ve bu nedenle inşaatın yavaş ilerlemekte olduğu anlatılır. Gecikmenin nedenini öğrenen padişah, üzerinde fazla düşünmeden bu ikilinin başlarını kestirir ve böylece caminin inşaatı tamamlanır. Ancak bu ikilinin arkadaşları, renkli figürler kullanarak arkadaşlarının yaptığı nükteleri sahnede canlandırarak anılarını canlı tutarlar. Geleneklerin anlattığına göre Türk gölge tiyatrosu bu şekilde doğar.

Tarihî kaynaklara göre ise Mısır’dan getirilen bir sanat söz konusu: Doğu’da, muhtemelen Cava Adasında bu sanatı keşfeden Arap tüccarlar tarafından ülkeye getirildiği ileri sürülüyor. Osmanlı tarihçisi ve seyyahı Evliya Çelebi, 17. yüzyılda, Konstantinopoli’de bir iftar yemeği sonrası bir gölge tiyatrosu izlediğini yazıyor ve bu şekilde, Ramazan ayının bir geleneği olduğunu da teyit etmiş oluyor.

Halk tarafından sevilmesine rağmen gölge tiyatrosu artık çok yaygın değil ve bugün “Karagöz ile Hacivat” (gösterinin başlıca kişilerinin adları) gösterisini izleyebilmek pek kolay değil. Eski bir tiyatro oyuncusu Halit Eker, gölge tiyatrosu dünyasıyla temasa geçti ve bu sanatı, bir zamanlar gösterilerin gerçekleştirildiği meydanların adı “Palanga” adını verdiği başlıca faaliyeti hâline getirecek derecede bu dünyaya tutkuyla bağlandı. Eker şöyle söylüyor: “Karagöz ile Hacivat tiyatrosu, Ramazan Bayramı akşamlarında özellikle çocuklara yönelik bir gelenektir. İki kahraman Bursalı olsa da diğer kahramanlar az çok tüm Osmanlı İmparatorluğu’nu temsil ediyor; bizzat seyircilerin de kendilerinden bir şeyler bulabilecekleri, klişelerle dalga geçen bir insanlık kesiti sunuyor.” Ayrıca tüm sokak tiyatrolarında olduğu gibi, erk sahiplerini açıkça eleştirmenin tehlikeli olduğu dönemlerde, sadece yetişkinlerin anlayabileceği “masum” taşlamalar için de bir fırsattı. Halit, gösterinin kahramanlarının figürlerini ve bir temsil için gerekli her şeyi barındıran kutunun bir parçasını oluşturan, gölgelerin yansıtıldığı ipek perdeyi gösteriyor: Sokak tiyatrosu için taşınabilirlik büyük önem taşıyordu. Kahramanların figürleri, yaklaşık 30 santimetre uzunluğunda ve deve ya da sığır derisinden kesilmiş, boyanmış ve birleştirilmiş parçalardan oluşuyor. Doğu tiyatrolarında olduğu gibi iki çubuk aracılığıyla ve tek bir “kuklacı” tarafından oynatılıyorlar. Halit sözlerine şöyle devam ediyor: “Her kahramanın karakteristik özellikleri var: Hacivat bilgili, kültürlü konuşuyor ve kaba ve görgüsüz Karagöz’ü eğitmek için nafile çaba sarf ediyor.” Halit, kukla oynatma mesleğini kendi kendisine öğrenmiş birisi; gelenekleri izliyor ve canlı tutmaya çalışıyor. Gösterilerini özellikle animasyon şeklinde, özel toplantılarda gerçekleştiriyor. Ancak Hacivat ile Karagöz’ünki, belli kuralları olan, kapalı bir dünya. Halit ile birlikte Ankara Kalesi’ne çıkıyoruz. Eskiden pirinç madeninin işlendiği antik bir hanın üst katında, Bursalı bu iki kahramana ilişkin el yapımı objeler satan bir dükkân bulunuyor. Dükkânın sahibi Müzeyyen Nalkesen, Halit’in arkadaşı ve Türkiye’de gölge tiyatrosunu sahneye koymayı başaran ilk kadın olarak ünleniyor. Müzeyyen, gölge tiyatrosu sanatını kurallara bağlayan ritüelleri açıklıyor: “Bu tür sokak tiyatrosu pek çok ülkede var ama genelde hep mahalli mitoslar üzerine kurulu. Türkiye’de ise dinî mistisizm üzerine kurulu kuralları izliyor. Temsilin kahramanlarının yansıtıldığı perde, toplumun aynasını temsil ediyor; izleyiciyi, kuklacıların dünyasından ayırıyor ve aynı zamanda da dünyanın faniliğinin ve Tanrı’nın eşsizliğinin bir metaforunu temsil ediyor.” Daha sonra Müzeyyen, “usta” olmak için katedilen ve kendisinin henüz tamamlamadığını söylediği zorlu güzergâhı anlatıyor: “Çıraklıkta üç seviye var: En düşük olanı “Sandıkkar”: Bu düzeyde sadece tiyatro sahnesini barındıran kutu taşınılabilir, sahne temizlenebilir, ışıkla ilgilenebilinir ama kahramanlara dokunulamaz bile. Bir sonraki seviyede “Çırak” olunuyor ve çeşitli kahramanları deve derisi üzerinde çizip, kesip daha sonra boyamak ve şekillendirmek öğreniliyor.” Genç sanatçı, işlemlerin farklı safhalarını gösteriyor: Deriye zarar vermeyen bitkisel boyalarla gerçekleştirilen renklendirme safhası en zorlu olanı; üzerinden birkaç el geçmek gerekiyor. Daha sonra, figürlerin saydamlığına üç boyutluluk izlenimi veren ışık etkisi eklemek için, biz aracılığıyla figürlerde delikler açılıyor. Müzeyyen sözlerini şöyle bitiriyor: “Bir çırağın usta olabilmesi için, kahramanları gerçekleştirebilmek için el becerisine sahip olmanın yanı sıra gölge tiyatrosu tarihini ve geleneğini tanıdığını kanıtlaması gerekiyor. Ama aynı zamanda da gösteri sırasında geleneksel şarkılar icra edebilmek için müzik bilgisi, tiyatro yeteneği ve hem çocukları eğlendirebilmek hem de yeni çıraklar eğitebilmek, dolayısıyla ‘Karagöz ile Hacivat’ sanatını nesilden nesile aktarmak için, pedagojik kabiliyet de gerekli.”

Nitekim bu geleneği koruyan hiçbir akademik program yok: Bu geleneğin korunması, Türkiye’de kalan on kadar “Usta”ya teslim edilmiş durumda. Başlıca iki kahramanı sadece bir usta canlandırabiliyor. Müzeyyen, ustası İshak 2. Tekgül’e çırak rolünde sık sık yardım ediyor; ama “yardak” rolünü gerçekleştirdiği zamanlar da oluyor: Yardak, kadın rollerinin ve müzikle eşlik görevlerinin verildiği bir çırak. Ama genç Müzeyyen benzersiz bir vaka oluşturuyor: Halk tarafından en çok sevilen Karagöz’ün tipik sesini katı bir eğitim sonrasında yorumlayabilen ilk kadın sanatçı durumunda. İshak, Müzeyyen’in hazır olduğuna karar verdiği an ustalık kuşağını ona teslim edecek ve o andan itibaren Müzeyyen, Karagöz ile Hacivat’ı sahneye koyan ve kendi komedilerini yazan ilk kadın olacak. Yeni çıraklar da eğitebilecek ama kendi ustasına her zaman bağlı kalacak. Ankara Gençlik Parkı’nda, Başkent Tiyatrosunun önünde renkli ve etrafı çocuklarla ve ebeveynleriyle çevrili bir otobüs duruyor: Karagöz ile Hacivat sokak tiyatrosunun çağdaş versiyonu.

Güneşin batışıyla birlikte, orucun sona erdiğini haber veren çağrı minarelerden yankılanıyor ve herkes aceleyle iftara başlıyor. Daha sonra, otobüsün bir yanı açılıyor ve ipek bir perde üzerinde Bursalı iki dostun renkli gölgeleri beliriyor: Halit, İshak ve Müzeyyen gibi insanlar sayesinde bugün hâlâ padişahların huzurunu kaçırmaya ve halkı eğlendirmeye devam ediyorlar.

İnternethavadis