Aydın Silier ile iDANS’ı Konuştuk…

Mimesis Haber / Dünyanın önde gelen ve Türkiye’nin ilk uluslararası çağdaş dans ve performans festivali olan iDANS başlıyor. Eylül 2012 – Mayıs 2013 tarihleri arasında sürecek olan festival, uluslar arası arenadan birçok sanatçıyı ve topluluğu seyirciyle buluşturuyor. Festivali açan iKEDi ise İstanbul’un farklı mahallelerinde sanat için zaman ve mekân yaratmaya devam ediyor.

Ayrıntılı bilgi için iDANS ve iKEDi ‘nin web sitelerini ziyaret edebilirsiniz.

Festivalle ilgili olarak, iDANS’ın İdari ve Sanatsal Yönetmeni ve bir dans sevdalısı olan Aydın Silier ile yaptığımız sohbeti yayımlıyoruz.

Gizem Aksu: iKEDi ile başlamak istiyorum. Sonrasında da iDANS’la ilgili konuşmak istiyorum. İkisini birbirinin tamamlayıcısı olarak gördüğüm için…

Aydın Silier: iKEDi, iDANS’ın bu sezonki ilk etkinliği. iDANS Festivali’nin bir parçası.

iDANS etkinliklerine neden ilk olarak iKEDi etkinlikleri ile başlıyorsunuz?

Başından beri kafamızı kurcalayan bir mevzu var, belki hepimizin de kafasını kurcalıyor. Bir yandan çok dar, elit bir tiyatro-dans seyircisine yönelik bir organizasyon. Ama bunu aşmak istiyoruz. Farklı seyirci kesimlerine farklı toplumsal kesimlere ulaşmak istiyoruz. ‘Bu nasıl sağlanır?’ konusu hep düşündüğümüz bir konudur. Sosyal sorumluluk projeleri adı altında sunulan ve geliştirilen projelerde genellikle sanatı araçsallaştıran projeler oluyor. Sanki toplumda, ehlileştirilmesi gereken bir kesim var; ona yönelik bir araç olarak görülüyor. Hem bu araçsallığa düşmeden hem de sanatsal seviyeyi koruyarak ne yapabiliriz konusunda düşünürken bu projeyi Airan Berg ile birlikte geliştirdik. 2010’da 15 farklı mahallede yapıldı. Sanıyorum yaklaşık 20.000 kişiye ulaşmış oldu. Atölyelere gelip izleyip doğrudan kukla yapan ya da seyreden…. Annesi babası, çocuğu kukla yaparken bir şekilde o tecrübeyi paylaşmış insanların 20.000’e yaklaştığını düşünüyoruz.

Böyle bir projeyi yapma fikri nasıl oluştu?

Airan Berg, 2009 Linz Avrupa Kültür Başkenti Gösteri Sanatları Direktörü’ydü. Onun katılımcılığa önem veren projeleri sayesinde Linz örnek gösterilen bir Avrupa Kültür Başkenti olarak raporlara geçti. Biz kendisini ertesi yıl davet ettik. 2010 yılının en katılımcı projesini 2010 ajansından hiçbir destek almadan kotarmış olduk.

Neden kukla yapmayı seçtiniz? Neden tiyatro gösterisi, dans gösterisi ya da müzik değil.

El becerisi,tasarım… Sanatsal tasarım yönü çok kuvvetli oldu. Büyük kedileri biliyorsun. Doğrudan katılarak ne yapabilirler? Amaç, insanları seyirci olmanın ötesine geçirmek olunca… Daha once kamusal alanda dans, tiyatro ve performatif enstelasyonlar yaptık. Özellikle 2010 yılında başlayan bir süreç oldu. Hatta medyada da bazı kamusal alan yerleştirmelerimizin uğradığı saldırılarla geniş yer aldık. Geçtiğimiz yıl da programın oldukça hatırı sayılır bir bölümü böyle kamusal alan için özel olarak kurgulanmış etkinliklerdi.

Dans tiyatro müzik, o alanların eğitimini almış insanlara mal edilebiliyor, Türkiye’de. Katılım konusunda, etkinliklere dâhil olmak konusunda bu bir sınır yaratabilir diye bir çekince mi oldu?

iKEDİ özelinde düşünülecel olursa, iDANS, bir dans festivali ve hareketle doğrudan bağlantılıbir çalışma olsun istedik. Zaten çocuklar o kuklaları aldıklarında başlıyorlar, dans etmeye. Kuklaları hareket ettirmeye çalışırken daha, aslında dans başlıyor. Dansın geniş bir tanımı olarak, yere düşme ile kalkma arasındaki her şeydir ya. Onun gibi. Kuklayla etkileşim de, hareketli heykeller de diyebiliriz. Bu arada, 2 sene önceki iDANS’ta sunduğumuz Ivo Dimchev’in en son işi ünlü heykeltıraş Franz West’in heykelleriyle sahnede etkileşim üzerine kurulu. Bu işi de yakında davet etmek istiyoruz.

Festivalin hazırlık süreci nasıl oluyor? Ne kadar sürede, kaç insanın emeği ile nasıl bir yoğunlukla, hangi hedeflerle…

Genel olarak iDANS’ın mı?

Evet.

Bir festival bitiyor. Ondan sonra doğru dürüst bir nefes almaya zaman bulmadan ertesi seneki festivale hazırlanmaya başlıyoruz. Çok geziyor, mümkün olduğu kadar yurt dışında çok iş izlemeye çalışıyoruz. Davet ettiğimiz işlerin çoğu görüp doğrudan sahnede izlediğimiz işler oluyor. Bu sene bakışımızı Güneydoğu ve Doğu Asya’ ya da çevirdik. Orayla ilgili de araştırmaya geçtik. Gidip görmek mümkün olmadı; o alanlardaki uzman küratörlerden destek aldık, ama, bu araştırma devam edecek. Bu araştırmanın başındayız aslında. Şu ana kadar Avrupa’da neler olup bitiyor konusunda uzmanlaşmıştık, bir anlamda. Onu şu anda altıncı festivalle genişletiyoruz.

Neden çeperi genişletme kararı aldınız? Bu bir ihtiyaç mıydı, buna karar verme süreci nasıl oldu?

Çünkü, Türkiye’ de nerdeyse hiç izlemediğimiz bir kaç ekolden çok farklı insanları göreceğiz diye düşünüyorum. Neyle karşılaşacağımızı merak ediyorum.

Her sene farklı bir mevzuyu ele alıyoruz. Onlarla uğraşıyoruz. Bu sene de, İpek Yolu adını kullanmıyoruz ama bir metafor olarak alırsak İpek Yolu’nu araştırmaya başladık. İpek Yolu’na baktığımızda daha yüzyıllar öncesinden insanların ne kadar etkileşim içinde olduklarını ve kültürlerinin alışveriş içinde olduğunu gördük. Doğu kültürü ve batı kültürü, bu tür ayrımlar da bana suni geliyor. Aynı insanlık kültürünün farklı varyasyonları, bunlar. Dansın İpek Yolu’nun izini sürelim derken örneğin Çin’den Tao Dans Grubu’nu getiriyoruz, minimalizmin  bir yorumu, yani ‘MinimalismMade in China’ diye basın bültenine yazdık. Geçen sene Anne Teresa de Keersmaeker/Rosas’ın Steve Reich’ in müzikleriyle ilk işlerinden birini göstermiştik. Bu sene de festivalde ondan sonraki işi Rosas Danst Rosas yer alacak.

Bu Tao Dans Tiyatrosu’nu izlerken “ Ne kadar çok Rosas’ a benziyor bir esinlenme var mı?” diye düşündük. Tabi esinlenme var, ama Rosas’ın esin kaynakları nedir diye baktığınızda Steve Reich, Anne Teresa’nın New York’ta yaşadığı dönem…Amerikan minimalizmi ve 60lar70ler Amerikan avantgard dans ve tiyatrosunun birçok önemli ismi zaten doğudan, Zen estetiğinden ve Budizm’den etkilenmiş, esin kaynaklarından birisi de o. Öylesine karşılıklı etkileşimler. Dansın İpek Yolu diye iz sürmeye başladığımızda da en doğudan en batıya aslında ne kadar iletişim içinde olduklarını görüyoruz.

Bu sene festival uzun bir zamana yayılacak. Bu, fiziki şartlardan mı yoksa siz mi genişletmek istediniz? O dinamizmi ya da o aurayı genişletip sürerliliğini artırmak için…

Zaten bir aya zor sığan bir programdı. Çok yoğundu. Biz onu daraltmaya çalışıyorduk, tam tersine. İdare etmesi daha kolay bir program yapmaya çalışırken birkaç hafta önce karşılaştığımız bir durum bütün hesaplarımızı alt üst etti.  Beşiktaş Belediyesi’ne bağlı Fulya Sanat’ta yapmak istediğimiz gösterileri iptal etmek zorunda kaldık. Çünkü, bize söz verilen tarihlerin bir kısmını Devlet Opera ve Balesi gelip aldı. Mesele, bizden gelip alması da değil. İstanbul’da da hep karşılaştığımız bir durum, sadece Fulya Sanatla ilgili de değil, devlete bağlı sanat gruplarının bağımsız girişimler karşısında her zaman bir önceliği var. Bunu yıkamadık henüz. Rosas açılış gösterisi olacaktı. The Show Must Go On tekrar kapanış gösterisi olacaktı. Arada Tao Dans Tiyatrosu vardı. Bu durumda ne yaparız diye düşündük. O zaman biz festivali sezona yayalım diye karar verdik, bu karşılaştığımız zorluktan yeni bir motivasyonla daha büyük, daha geniş bir program için bir çaba çıkardık.

iDANS’la ilgili en takdir ettiğim şeylerden biri tutarlı ve sürerli olması. Türkiye’de bir şey yapabilirsiniz; ama, onu birkaç kere ve yenileyerek yapmak çok zor olabiliyor. 6. kez olacak, bu kararlılığı, tecrübelediğiniz zorlukları da göz önüne alarak, neye bağlıyorsunuz? Karşılaştığınız zorlukları nasıl bir motivasyonla atlatabildiniz?

Zorluklardan yılmamak çok zor tabi ki… Biz her festivalden sonra “Bu son artık!” diyerek bu günlere geldik. İstinasız her festivalden sonra “Niye uğraşıyoruz, bu sıkıntıya değmez.” diyip… Ama bir şekilde tekrar güç toplayıp yola koyuluyorduk. Özellikle geçtiğimiz sene, 5. seferden sonra çevremizde destek halkalarının oluştuğunu gördük. İnsanlar sahip çıkıyorlar. Biz vazgeçmek istesek başkaları tutup bize destek olarak bunu sürdürme çabasında olduklarını ifade ettiler. Bu, tabi ki önemli bir motivasyon kaynağı. Bir dost çevresi, birlikte çalışan bir arkadaş grubunun bir girişimi olarak başladı ama onun ötesine geçti, daha geniş bir kesim tarafından sahip çıkılan bir etkinlik haline geldi.

Seyirci sayısı giderek arttı. Gösterilerde anketler dağıtıyoruz, zaman zaman. Çok sayıda ilk defa çağdaş dans gösterisi izlemeye gelmiş, ilk defa iDANS’ı izlemeye gelmiş kişilerle karşılaşıyoruz. Diğer faktör de uluslararası görünürlüğümüz arttı. Oradan gelen destekler; Avrupa Birliği Kültür Programı projelerine ortak olarak davet edilmemiz, en son olarak da 2012 festivalinin, Türkiye’de ilk defa AB Kültür Programı’nın desteklediği festivallerden biri olarak seçilmesi…

İşin bir de mali boyutu var. Halen festival istediğimiz destekleri bulmuş değil ne özel sektörden ne de kamusal destek olarak. Hâlâ zarar ederek devam ediyor. Ama, umutsuz da değiliz. Giderek destekler de artacak, festival kurumsallaşacak ve kişilerden de bağımsız olarak kendini sürdürebilir hale geleceği umudunu taşıyoruz.

İDANS 01’e gitsek, sizin kişisel motivasyonunuz neydi çağdaş dans festivali yapmaya dair.

Kişisel değil, bu bir ekip… En baştan beri Gurur Ertem’le birlikte düzenliyoruz bu festivali, fikri birlikte geliştirdik. İstanbul’da bir çağdaş dans festivalinin olmaması… İş başa düşüyor düşüncesi…

Festival programına dahil olacak eserlere nasıl karar veriyorsunuz? Kimleri davet etmeyi tercih ediyorsunuz?

Buna daha ayrıntılı, sağlıklı yanıtı festival küratörü olarak Gurur Ertem verebilir. Esas olarak konu, seçip gördüğümüz, beğendiğimiz her işi getirmek değil. Bir şekilde, konuyu ele alan bu konuyla ilişkilenebilecek o çerçeveye uygun ve o konuyu tartışmaya açabilecek, dans ve performans alanında güncel tartışmaları yönlendirebilecek işleri arıyoruz. Bir araştırma sürecine giriyoruz.

Dünyada yapılan çağdaş dans festivalleri arasında iDANS’ı nerede görüyorsunuz? Benim takip edebildiğim kadarıyla daha görünür olmaya başladı. Festivali düzenleyen ekipten olmanın dışında bir izleyici olarak da,  farklılıkların sunumu, işlerin hitap ettikleri kitleye sundukları, sanatsal olarak durdukları yer açısından festivali nasıl buluyorsunuz?

İyi bir yerde durduğumuzu düşünüyorum. Dünyada dolaşıp pek çok dans festivalinin izleyicisi olarak söylüyorum bunu. Çok daha büyük festivaller var tabii, daha yüksek bütçeli, geniş çaplı… Ama hem sanatsal kalitesi hem organizasyon kalitesi açısından onlarla boy ölçüşen bir seviyede olduğumuzu düşünüyorum.

Festival yapmanın ekonomisi nasıl oluyor? Paranız varsa mı iyi bir festival yapabiliyorsunuz yoksa festivalin estetik ve entelektüel hedefleri mi festivali tatminkâr yapabiliyor?

Her parası olan kişi ya da kurumun yapabileceği bir şey değil, orası kesin. Her bütçeyle yapılabilecek iyi şeyler var. Çok daha düşük bütçeyle yapmak durumunda olsaydık o bütçeyle düşünür onun en iyisini yapmaya çalışırdık.

iKEDi’yle ulaştığınız 20.000 gibi bir kitleden bahsediliyor. Bu kitle içinde dans festivalini takip etme durumu nasıl? Denk düşmüyor ama oradan açılan yolu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Uzun vadede bir yol olarak değerlendiriyoruz, yani uzun bir süreç. Biz İstanbul’un daha dezavantajlı mahallelerine, sanata erişimi zor, böyle bir alışkanlığı olmayan insanların çoğunlukla oturduğu mahallelere ağırlık veriyoruz. Bunların hemen iDANS’a seyirci olarak gelmesini de beklemiyoruz.  Ama, bu süreçtir. Onların içinden yetişen çocuklardan belki bir iki tanesi merak saracak, sanatla daha çok ilgilenmeye başlayacak, 10 yıl sonra iDANS seyircisi olacak…Bu projelere zaten direk iDANS’ın sahne performanslarına yani daha geleneksel diyebileceğimiz sahne ve kara kutu ortamına insan yetiştirme projeleri olarak bakmıyoruz. Duvarların ve kutuların ötesinde ayrı bir tiyatralliği olan, farklı bir anlamda performatif projeler olarak geliştirmeye çalışıyoruz.

Festivalin yayılması ve görünür olması açısından basın ya da sivil toplumun desteği nasıl? Benim gözlemim Türkiye’de medyanın ciddi bir gücü var. Ana akım medya olmak zorunda değil, alternatif medyanın da ciddi bir gücü var. Onlarla bağlantı nasıl oluyor?

Yardımcı oluyorlar genellikle. Tarafsız, daha doğrusu tarafsız demeyeyim, hem dans çevresi içinde, hem de Türkiye’deki genel sahne sanatları içinde nötr bir pozisyonu korumaya çalışıyoruz. Çünkü, bu çevrelerin içinde de kamplaşmalar çekişmeler falan var. Onların uzağında, herkese eşit mesafede olmaya çalışıyoruz. Bununla beraber tabii dans çevresi dedim, sahne sanatları çevresi dedim, ama farklı çevrelere, farklı sanat dallarının çevrelerine de ulaşmayı hedefliyoruz. Çağdaş dans dünyasında görsel sanatlarla/güncel sanatlarla çok bağlantılı işler zaten üretiliyor ama izleyicileri halen genellikle farklı insanlar. Sadece Türkiye’de değil dünyada da böyle. Bunu aşmaya çalıştık, zor olduğunu gördük. Güncel sanat izleyicilerinin çok ilgi gösterebileceği bazı işler, tanıdıkları isimler davet ettiğimizde bile adında dans geçen bir festival olduğu için onlara ulaşmanın zor olduğunu gördük. Bunları kırmaya çalıyoruz. Çünkü, güncel sanatların çağdaş danstan beslenmesi aynı şekilde çağdaş dansın da güncel sanattan beslenmesi gerekiyor.

Türkiye’de kültür ve sanat alanına direkt politik müdahaleler olabiliyor. Biraz önce de, sanat çevrelerine nötr kalmayı tercih ediyoruz, dediniz. Bunun bir nedeni var mı? Şöyle de açabilirim; bu sene Şehir Tiyatrolarına yapılan görünür bir müdahale var. Bunlar, zaten dolaylı biçimde de yapılabiliyor. Bu olaylara bakışınız nedir?

Nötr kalmaya çalışıyor dedim; ama, bu daha çok kişisel çekişmelerden uzak kalmakla ilgili. Taraf olmamız gerekiyorsa da, taraf olmamızı gerektiren en önemli konu; sanatsal ifade ve düşünce özgürlüğü yanında taraf olmak. Bunun gereklerini yerine getirmeye çalıştık, başından beri. Örneğin tehditler aldığı için biriken’in oyunu programlanamayınca oyununa biz sahip çıktık. Festivalimize davet ettik. Ama, bunu bir siyasi cepheleşmenin aracı olarak da kullanamadık, bundan uzak durduk. Tam tersine, diyalogdan yanayız. O oyun, İslam’a hakaret ediyor gerekçesiyle bazı kesimler tarafından tepki almıştı. Biz bir yandan da onun öyle olmadığını anlatarak programımıza aldık.

Benim bu sene iKEDi’de daha önce de iDANS’ta takip ettiğim bir konu da sizin projenin içinde tüm süreçlerde dahil olup o heyecanı sürdürmeniz… Sanatın sizin için yeri nedir? İşleri belli mesafeden yürütmek yerine direk dahil olmayı tercih ediyorsunuz.  Neden böyle bir tercihiniz var, bunun size kattığı şey nedir?

Festivale davetli yabancı sanatçılardan birinin söylediği bir şeydi; ilk defa bizimle birlikte gelip şehri dolaşan bizimle birlikte kokoreç yiyen bir festival yöneticisiyle karşılaşıyoruz, dediler. Bizim gelen sanatçıları misafirimiz olarak görmemizle ilgili. Festivale herhangi bir şekilde, davetli sanatçılar olsun, çalışan gönüllüler olsun, seyirciler olsun, organizasyonumuzun misafirleri olarak görüyoruz. Sıcak bir ilişki geliştirmeye çalışıyoruz, başarabildiğimiz ölçüde.

Son olarak iDANS için beklentileriniz ya da öngörüleriniz var mı? Şöyle olursa çok güzel olur gibi…

Sanırım benim için en önemli hedef, seyirci profilinin çok çeşitlenmesi. Türkiye’deki farklı toplumsal kesimlere farklı siyasi görüşteki insanlara ulaşan ve onlarla diyalog kurabilen bir festival olarak geçmesi…

iKEDi etkinliklerinin sokakta olması benim için ilgi çekici.. Onun yarattığı,sizin gözlemlediğiniz bir farklılık var mı? Sokakta olmak, İstanbul’da sokakta olmak…

Sokak aslında riskleri olan da bir mekân, kamusal alanda sanatsal gösteriler Türkiye’de alışılmış da bir şey değil. Bunun risklerini yaşayarak gördük. 2010’da Beşiktaş’ta bir sergimiz saldırıya uğradı. CHP Gençlik Kolları’ndan oldukları açıklanan kişiler tarafından. Zaten, biz bir tartışma ortamı yaratmak istiyorduk. Tartışmanın bile zor olduğu anlar yaşanıyor Türkiye’de. Onun bir yansıması; ama, bu tür tahammülsüzlük ifadelerinin geçmişin de kalıntısı olduğunu düşünüyorum. Türkiye daha açık, her konunun tartışılabildiği, kamusal alanda da farklı ifadelerin kendine yer bulabileceği bir ortama doğru gidiyor diye düşünüyorum.  Kamusal alanda sanat o yüzden çok önemli.

Vakit ayırdığınız için çok teşekkür ederim.

Gizem Aksu / MİMESİS