Tiyatro Pera’da Beyoğlu Çeşitlemeleri

[İsmail Bayer’in Açık Gazete’de yayımlanan yazısını paylaşıyoruz.]

Yağmur sonrası, hafif bir serinliğin başladığı pazar akşamında, İstiklal Caddesi cumartesi yorgunluğunu gidermeye çalışıyor.

Sıraselviler Caddesi’nde ki, Pera Tiyatrosu, 10 yıldır seyircisiyle buluşuyor. “KAZAEN (Beyoğlu’nda Çarpışmalar)” oyununda, Beyoğlu’nda, 6 değişik insanın yaşamının, kesiştiği bir süreçte, Beyoğlu çeşitlemesi sunuyor. Beyoğlu güzellemeleri de diyebiliriz. Beyoğlu’nda ki dram da, bir başka açıklama olabilir.

Oyun daha başlarken müziği ile sizi, Beyoğlu’nun gürültülü karmaşasının içine çekiyor. Beyoğlu’nda çeşitli mekanlardaki, 4 ü kadın, 2 si erkek, 6 insan. Nesrin Kazankaya, oyunun yazarı ve sahneye koyucusu ve de oyuncusu. Pera Tiyatrosu, Nesrin Kazankaya imzasını taşıyor da diyebiliriz.

Kutay (Mehmet Aslan), Beyoğlu’nda yaşayan bir roman yazarıdır. Evinde, birlikte yaşadıkları, edebiyat araştırmacısı, akademisyen Berna (Nesrin Kazankaya) ile sorunlu bir beraberlikleri vardır. İlişkileri sona ermek üzeredir. Berna’nın önceden, öğrencisi olan, parçalanmış bir ailenin kızı, Rengin (Zeynep Özden) uyuşturucu bağımlısıdır. Güneydoğu’dan eğitimi için gelen, yeni kaydını yaptıran, 8 çocuklu Kürt bir ailenin kızı Dilan’ın (Linda Çandır) yolu da, Beyoğlu’na düşmüş ve kendini, kayıplarını sorgulayan, cumartesi annelerinin arasında bulmuştur. Sevda (Bahar Karaoğlu), Beyoğlu’nun arka sokaklarında sıradan bir pavyonda çalışan, sıradan bir şarkıcıdır. Kenan (İlker Yeğin), Sevda’nın, sevgilisi, (koruyucusu!) ve de pavyon fedaisidir. Ayrı dünyalardan gelen bu insanların karşılaşması, ya da kesişme noktası, bir ölçüde Beyoğlu belgeseli niteliğindedir.

Türk filmlerinde geçen pavyon sahnelerinden tanıdık, şarkıcı ve dostu, şimdilerin Cihangir’inde yaşayan, yazar ve akademisyen çifti, eylemlerin eşiğinde, genç bir üniversite öğrencisi ve uyuşturucu çıkmazındaki, doktor ayrı bir anne ve babanın kızı. İstanbul a ilk kez gelmenin şaşkınlığı içinde ki öğrenci. Günümüzde yaşayan bu insan tiplerinin kaderi Beyoğlu’nda birleşmektedir.

Tiyatro Pera’da sergilenen, Nesrin Kazankaya’nın yazdığı ve sahneye koyduğu tüm oyunlarında olduğu gibi, öncelikle bir Beyoğlu araştırması yapılmış, seçilen tipler bu araştırmanın sonucu sizi, Beyoğlu gerçeği ile, gecesi ve gündüzüyle, karşı karşıya getiriyor. Müziğin değişik sahnelerdeki vurgulaması ise, sizi zaten İstiklal Caddesi’nde dolaştırıyor.

İki saate yakın süreçte abartısız, Beyoğlu gerçeğini, günümüz sorunları içinde ki insanları izliyoruz. Oyuncuların bir takım oyuncusu disiplini ile sahnede sizi oyunun içine alıyorlar. Geçen yıl sahnelenmeye başlanan oyundaki sahne düzeni de son derece rahat, müzik sizi Beyoğlu’na taşıyor.

Aynı sahnede, önceki yıllarda, yine Nesrin Kazankaya’nın yazıp yönettiği ve de oynadığı, “Dobrinja’da Düğün-Saraybosna’93”, “Şerefe Hatıralar, İstanbul 1955” oyunlarını, Çehov’un, Vanya Dayısı’nı da izlemiştim. Bu yıl sahnelenmeye başlayan, yine Nesrin Kazankaya’nın, yazıp yönettiği ve oynadığı, “Ah Smyrna’m, Güzel İzmir” oyununu da en kısa zamanda izlemek istiyorum.

Oyunlar, bir dönem belgeseli niteliğinde olduğu içinde ilgiyle izleniyor. Ödün vermeden, tiyatro sevgisiyle, bir çok sorun karşısında özveri ile sürdürülen bir çalışma. Perde 10 yıldır açılıyor. Öncelikle, bu emeğe saygı duymak gerekiyor.

Oyundan çıktıktan sonra, Sıraselviler caddesi kazılmış, trafik keşmekeş, nereden yürüyüp, nereye çıkacağınızı şaşırıyorsunuz. Kısa bir İstiklal Caddesi yürüyüşü. Göze batan, adeta, caddeyi işgal edecekmiş gibi duran, mimariyi bozan, son yılların AVM örneklerinden biri. Trafiği felç olmuş bir Tarlabaşı Caddesi. İnsanlar dolaşmak zorunda gidecekleri yere. Trafiğin hali ise içler acısı. Dev iş makinelerinin çalıştığı bir kazı yeri gibi Taksim Meydanı. Harbiye tarafına doğru yürümenin imkansız hale geldiği, insan boyunu aşan panolarla kaplanmış. Yolda süren, kazmalar. Yakında yok olacak olan, Gezi Parkı ve güzelim ağaçlar. Göremeyeceğiz onları yakında. Üç dört yıldır kapalı tutulan, tiyatro,opera,bale ve konserler izlediğimiz Atatürk Kültür Merkezi. Tahta perdelerle kapatılmış, kazılan eski Taksim Tiyatrosu ve Maksim Gazinosu. Her yer inşaat ve her yer rant. Nedir bu yıkma, yok etme, geçmişi silme çılgınlığı.

Beyoğlu’nun hali, insanların halinden de acı. Başka İstanbul yok. İstanbul’un başkalaştırılmaya da gereksinimi yok.

“Ah Beyoğlu,Vah Beyoğlu” Salah Birsel, mezarından kalkıp gelse görse bu manzarayı, asıl şimdi ölüyorum ben derdi doğrusu. Salah Birsel’i yeni nesillere, bir orta çağ masalı gibi mi anlatacağız. Beyoğlu eskiden böyleymiş diye.

Oyundan çıktıktan sonra, çevreye bakınca bu yıkımı görünce, bunları düşünmekten kendini alamıyor insan. Son bir vaha gibi kalan, İnci Pastanesi’ne atıyorum kendimi. Ve düşünmekten kendimi alamıyorum. Seneye burası da kalmaz diye. Emek sineması kaderine terk edilmiş orada sessizce ağlıyor.

Lebon yok, Rejans yok. Markiz adeta anıları dahi silmek için başkalaştırılmış. Tepebaşı’ ise sadece park yeri ve TRT’nin sevimsiz binası. Oysa buraya yapılmak istenen, ne güzel bir Müze projesi vardı. Yakında oraya da AVM yaparlar. TOKİ de yüksek binalar dikerse şaşırmam. Zevksizlik almış gidiyor. Bunları yapanlar, ne hale getirdiklerini göremiyorlar mı acaba. Nereye gidiyoruz. Ya da nereye götürülmek üzere, aymazlık içinde bakıyoruz.

Güzel bir oyun izlemenin sonrasında, dışarıya çıkınca karşılaştığımız bir gerçeklik ve içinde bulunduğumuz dram. Üzülmemek elde değil. Dışarıda ki, bu oyun değişmeli. Böyle devam etmemeli. Dışarıda ki bu oyun bitmeli. Sahnede güzel oyunları izleyebilmemiz ve gerçeğe dönünce, kötü oyunlarla karşılaşmamak için. Dileyelim ama dilemek yetmiyor.

Şimdi, Salah Birsel’in kitabının sayfaları arasında, anıları ve güzellikleri düşünerek, yeni bir haftaya başlayalım. Hiç değilse, Salah Birsel’in satırları arasında, kaybolmamış olanları hatırlayalım.

Açık Gazete