Dansa Davet

Helen Stoilas

Mimesis  Çeviri /Müzeler sergilerinin odak noktasını performans ve dansa çekmeye çalışıyor. Peki neden?

Theatre Newspaper. 8 Kasım 2012, Çeviri: Mustafa Yıldız

Museum of Modern Art(MoMA)’a dans geldi: Jérôme Bel’s The Show Must Go On, 2001 (Fotoğraf:Julieta Cervantes)

“Bildiğiniz gibi sergi kültürü kriz halinde”, bu sözler ABD’nin en eski ve kapsamlı modern sanat kurumlarından biri olan MoMA (Museum of Modern Art) PS1’in müdür yardımcısı Jenny Schlenzka’ya ait. O, sanatseverleri müzelere çekmek için performansa, özellikle de dansa yönelen müze müdürlerinden sadece birisi. Yakın zamanda Performa Institute tarafından, Judson Dans Tiyatrosu’nun tarihi doğum yeri olan Washington Square Park’ta düzenlenen “Sanat Dünyası Neden Dans Etmeli?” isimli konuşmada söz alan Schlenzka, sanat galerilerinde ne kadar az insanın sanatla “etkileşime geçtiğinden” dem vurdu. Schlenzka’ya göre müze gezmek “anlamsız bir ritüel” halini alırken “dans dünyasında görsel sanatlarla örtüşebilecek çok ilginç eserler ortaya çıkmakta.”

Müze ve dans birbirinden çok da kopuk kavramlar değil. Mesela New York’taki Whitney Amerikan Sanatı Müzesi’nin programında dans, çok uzun bir süredir mevcut. Ancak giderek artarak müzeler, dansı arka plandan alıp sergi ve koleksiyonlarının odak noktası haline getirmeye başladı. Londra’daki modern sanat galerisi Tate Modern, eskiden yeraltında yakıt depolamak için kullanılan Tanks adlı yeni performans ve video sanat mekanının Temmuz ayındaki açılışına bir grup dans çalışmasını da dâhil etmişti. Dans, Duchamp’ın “Dancing around the Bride” (“Gelinin Etrafında Dans”, 21 Ocak 2013’e kadar gezilebiliyor) adlı çalışmasını temel alan Philadelphia Sanat Müzesi’nin Duchamp sergisinde de merkezi bir öneme sahipti çünkü uygun boyutlarda bir dans pistini ancak ana galeri sağlayabilirdi. Müzenin modern sanatlar müdürü Carlos Basualdo’ya göre “gösteri, gerçek anlamda mekanın etrafında dans etmekten ibaretti.” Bu gösteri önümüzdeki sene Londra’daki Barbican’da da yer alacak ve danslı tiyatrolu bütün program, bu gösteri üzerinden akacak. Yine Basualdo’ya göre müze sergileri, “durağan bir modelden dinamik bir modele doğru kayıyor.”

Ne olursa olsun “görsel sanat hala objeler ve onların depolanıp muhafaza edilmesine odaklı. Bir dansçı kendi sanatının daha icra edilirken yok olup gittiğinin farkındadır. Görsel sanatların en büyük endişesi bu iken dansçılar bu durumu çoktan kabullenmiş haldeler,” diyen Schlenzka, “live art” ve performansın “gelip geçici olduklarından dolayı bir şekilde ihmal edildiğini” düşünüyor. Bu durum, eserleri sınıflandırmayı ve tarihselleştirmeyi zorlaştırıyor.

Ancak şu anda “insanların dikkatini dans ile sanat arasındaki ilişkiye çeken, zamanı temel alan aktivitelere artan bir yönelim” olduğunu söylüyor Basualdo. Schlenzka’ya göreyse “Nesnelerin öneminin azaldığı zamanlarda yaşıyoruz. Müzeler bu değişimlerin tartışıldığı yerler. Uçucu olan çok daha büyük bir önem kazanıyor.”

MoMA ‘da sahneye çıkmak

Müzelerde dansa olan saygının arttığının bir göstergesi de, yakın zamanda MoMA’da gerçekleşen performans sergisi oldu. MoMA’nın ikinci katındaki devasa avluda gerçekleşen “Some Sweet Day” (Tatlı Bir Gün) sergisinde altı modern dans koreografının eserleri gösterildi. Eserler arasında koreograf Ralph Lemon tarafından düzenlenen yeni çalışmalar da mevcuttu.

Serginin ilk gününde geniş sayılabilecek bir seyirci grubu, galerinin bir kısmına şerit çekilerek oluşturulan “sahne”nin etrafını kuşatırken diğer katlardaki konuklar da bu gösteriyi balkonlardan izleme şansına sahip oldu. Daha önemlisi yirmi küsuru bulan konuk sayısı, müzelerin normal ziyaretçi yoğunluğunu düşünürsek çok iyi bir rakamdır.

Jenny Schlenzka, “Hiçbir şey canlı performansın yerini tutamaz, canlı performansta insanı büyüleyen bir şey var” diyor. Gösterilen ilk parça olan Steve Paxton’ın “Satisfyin’ Lover” (1967) adlı eseri esnasında icracılar, onların sıradan konuklardan ayırt edilmesini önleyecek gündelik kıyafetler giydi.

Performansı kalabalığın arasında sessizce izleyen Paxton’a göre avlu, eserin sergilenmesi için idealdi. Çünkü beyaz-küp mekân sayesinde seyirciler, performansçıların hareketlerine, postürlerine, vücut dillerine ve her bir pozisyonda tamı tamına iki dakika kırk beş saniye kaldıkça “kişiliklerinin yavaş yavaş aşınmasına” odaklanabiliyorlardı. Paxton’a göre “Böyle eserler, işte böyle bir mekânda sergilenebilir.”

Yorum


işlemi tamamlayınız: