Deli Bir Kadın Kendini İstanbul’da Zannederse

[Evrensel Gazetesi’nden Bahar Ulaş’ın Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tiyatro Topluluğu’nun katkılarıyla Van Devlet Tiyatrosu’nda sahnelenen Şehr-i Sevda oyunu üzerine, oyunun yaratıcıları Ebru Kaymakçı, Mehmet Doğu Kahraman ve Banu Başeren ile gerçekleştiridiği söyleşiyi yayınlıyoruz.]

AKLI yitik bir kadın… Aklı yitik bir İstanbul… IDENIE’nin hazırlayıp sunduğu oyun, kendini İstanbul zanneden deli bir kadının hikayesini anlatıyor. Ebru Kaymakçı, Mehmet Doğu Karaman, Banu Başaren bir çok farklı karakteri canlandırarak üç kişiden daha üstün bir oyun sergiliyorlar.

YYÜ Tiyatro Topluluğunun katkılarıyla Van Devlet Tiyatrosunda da sahnelenen Şehr-i Sevda İstanbul oyunu herkesin içinde büyüttüğü İstanbul’u gün ışığına çıkıyor. İstanbul bazen bir roman bazen kafası güzel bir kadın, bazen satıcı, bazen öğrenci, bazen tinerci çocuk, bazen martılara yem atmak, bazen sadece trafik gürültüsü, bazen bir arayış… İstanbul bedensiz sanırım birinden çıkıp diğerine giriyor… Bazen yarim İstanbul gel öpeyim gerdanından dediler, bazen gözleri kapalı dinlediler, bazen fetih ettiler, bazen de rakıda balık oldular. İstanbul’u onlardan hem izleyip hem de dinledik.

Tiyatroya başlarken size cazip gelen şey neydi?

Ebru Kaymakçı: Tiyatroya ilk olarak lisede başladım. Ailem folklora git, el sanatlarına git derdi. Ama ben tiyatroya ilgi duyuyordum. Edebiyat öğretmenime tiyatroya gelmek istiyorum ama gelemiyorum dedim. Kelimelere dökülmez bir şeydi yaşadığım. Mutlu olduğumu hissettiğim yer neresi diye soruyorum kendime? Sanırım buradan başka bir yer değil.

Banu Başeren: Bir araya gelmemiz tiyatro grubu vesilesiyle oldu. Tiyatroyu futbola benzetiyorum ve seyircinin etkisi bu anlamda önemli. Kendimi hep amatör bir oyuncu gibi hissediyorum. Ebruyla Kadıköy halk çocuk merkezinde tanıştık. Tiyatro hem amatör hem de paradan bağımsızdır. Kalabalık şehirde insan ruhunu kaybediyor çok sanatla ilgilensek bile.

Bu işin çıkış noktasını öğrenebilir miyiz?

B. Başeren: Ne yapacağım diyordum? Gelecek korkusu, para sıkıntısı vardı. İçimde İstanbul’la konuşuyordum. Esirgeme kurumunda kalan çocuklar gibi. İstanbul’a “annem” dedim, “bana yardım et”. Kayıt cihazı alıp elimize insanları deşifre ettik. Normal hayat o kadar absürt ve komik ki. Saçmalıyoruz ve hiç farkında değiliz.

Oyununuz İstanbul’u anlatıyordu ama dekor kullanmamıştınız?

B. Başeren: Halüsinasyonlar vardı. Tiyatroda biz neyi görüyorsak onu oynuyorduk. Boyalı bir İstanbul resmi koymak istemedik. Çünkü herkes oraya odaklanacaktı. Oyunculukla bunu vermeye çalıştık. Klipsiz müzikler daha güzeldir derler ya onun gibi.

E. Kaymakçı: Yaptığımız daha natürel geliyor.

ANAYASADA SANAT MADDELERİ OLMALI

Geçmişten günümüze iktidarların sanata bakışları değişmedi ve bu durumda toplumun sanata olan ilgisini günden güne azaltıyor bu konuda ne düşünüyorsunuz?

M.D. Karaman: Atatürk zamanında sanat toplumun damarıdır gibi bir şey söylemişti. Bunu söyleyeceğine Anayasada sanatçılar için madde koysaydı. Değiştirilmez dil yerine, renk yerine bu maddeleri koysaydı ya…

E. Kaymakçı: Yer bulamıyoruz, çalışma sıkıntımız oluyor. Kimse bir şey sormuyor. Biz kendimiz koşuşturuyoruz.
Başbakan tiyatronun özelleştirilmesine karşı aldığı tavrı siz nasıl karşılıyorsunuz?

M.D. Karaman: Tiyatrocular birlik olmalı. Bazı tiyatrocular koltuklarından vazgeçmediler. Böyle olsa da ben beraber birlik olmalarından yanayım. Tiyatronun kökeni muhalifliktir.

B. Başeren: Kralı boyuyorsun ve giydiriyorsun. Muhalif olmayan bu işi yapmasın.

M.D. Karaman: Ben o Başbakanı taksaydım dağa çıkardım. Adam aşağılıyor, laf atıyor. Değil konuşmak korumalarından yanına bile yaklaşamıyoruz, göz göze bile gelemiyoruz.

Evrensel