Bizde Var, Ondan, Sebep Daha İyi Anlıyorum

[Alameti Fail’in Radikal Blog’da yayınlanan yazısını paylaşıyoruz.] Babaannem… Sahip olduğum yaşayan çınarlardan. Her defasında anlatabileceği farklı bir şeyler var mutlaka. Bitmeyen dolu şey! Bazen şaşkınlıkla, bazen de hayal ederek dinlediğim onca anı.

Seksen beş yıl.

Ardında bıraktığı onca gün.

Dolu anı.

Akla gelebilecek hayata dair tüm duygular.

Sekiz çocuk büyütmüş, yedisini evlendirmiş. On dokuz torun sahibi. Hatta torununun, çocuğunun çocuğunu görenlerden. (Pek aklım ermez ama cennetlik olurmuş kişi böyle olunca.) Ve halen dinç, halen ayakta. Hem de iyi şeyler yaşadığı kadar kötü şeyler de yaşamış olmasına rağmen.

Bazen dedemi anlatır, bazen de çocuklarını. Pek bi’ keyiflidir hani dinlediklerimiz çoğu zaman. Zira saftır anlattıkları. Olduğu gibi aktarır. Güzel olmayanları da var dediğim gibi anlattıklarının arasında. Şimdilerde bizim de şahit olduklarımız gibi. Mesela amcamın yaşadıkları. İşte en çok babaannemi üzgün gördüğüm an, amcamla ilgili olan şeyler konuşulurken şahit olduklarımdır.

İstanbul… Sekiz kardeşten belki de en küçük olanını aldı ağına. Onu yakaladı, kavradı. Amcam, Seksenli yıllarda tarafını seçip siyasi suçlu olarak hüküm giymiş bir adam. Ben doğduğumda cezaevine giren, kardeşim doğduktan sonra da çıkan. Ki annem kucağında bebek olan beni de alıp çoğu zaman götürmüş amcama. Askerlerin ocağında mamamı ısıttığı günler de olmuş. Kardeşimin adı da amcamın cezaevinden gönderdiği isimler arasından kura çekilerek konulmuş. “Özgür” çıkmış torbadan. Hoş hangisi çıksa o torbadan esareti, tutsaklığı bir nebze olsun yenecekmiş.

Babaannem okuma-yazma bilmez. Ama o tarihlerde eve yapılan baskınlarda en çok yırtılıp yakılan, toplatılan kitaplara ağladığını söyler hep.

Amcamı camın önünde beklediği geceleri anlatır. Göremediği, haber alamadığı geceleri. Unutamadığı 1 Mayıs’ları…

Karakol karakol gezip “Bizde yok!” diye aldığı cevapları. Tutuklu kaldığı, günler-aylar-yıllar boyunca geleceği günü bekleyişini anlatır.

Biz hiç hatırlamıyoruz o günleri. Zira amcamın esareti bittiği zamanlardı bizim büyümeye başladığımız zamanlar. Ama onun da inandığı doğruları vardı işte. Önce insan olduğu için herkesin istediği gibi yaşaması gerektiğine olan inancı. Yine doğru olduğunu düşündüklerini savundu. İki binli yılların başında Küçük Armutlu’daki kimilerine göre eylemci, kimilerine göre de hak arayışı içinde olanlara destek verdi. O zamanlar herkeste cep telefonu da çok yaygın değil. Haber alamadığımız günler. Amcamın oradakilere destek için bulunmasından dolayı belki ne bulursa yiyebildiği, babaannemin her şey olmasına rağmen hiç bir şey yiyemediği günler. Babaannemin günlerce televizyon başında bekleyişinin olduğu günler. Sonra yine bir arayış. Yine bulamama. Yine “Bizde yok!” cevabının alındığı günler. Kişi bir kere damga yemeye görsün, en kolay suçlu ilan edilecek kişi oluveriyor. Ne var ki bu kez uzun esaret günleri olmamıştı. Karar verenlerin deyişiyle eylemci olmadığına kanaat getirdiklerinden gözaltı süresi çok uzun olmadan çıkıp gelmişti amcam. Ama siciline bu olay da not edilerek.

Sonra. Sonra ne mi oldu? Bi’ gece gelip alıp götürdüler yine amcamı. Sicilden sebep. Okurken, “Su testisi su yolunda kırılır.” diyenleriniz olacak belki. Öyle değil ama işte. Geçmişte yaşadıkları, suçlu bulunamayan bir davada “suçlu olması” için yeterli oluyor bazen. Hem de suçlandığı olayların olduğu tarihte, her tarafı ayrı çukurlarla kazılı Şehr-i İstanbul’un bir çukuruna düşüp ayağını kırmış olmasına, hastahanede yatıyor olmasına rağmen suçlu ilan edilerek. İki bin on bir yılının, ekim ayının bir gecesinde alıp götürdüler. Babaannem ağlar durur o geceyi anlatırken. “Ellerim kaç kez o kapıyı oğlumu vermek için açtı.” diye. Geçenlerde uçağa binip ziyaretine gittiler amcamın. Halamın yanına, Almanya’ya bile giderken uçakla gitmeyen babaannem, 85 yaşından sonra uçağa da bindi. Amcamı görmek için. Gerçi babaannem de, amcam da, bizler de daha şanslı olanlardanız. “Bizde yok!” cevabının alındığı her arayışın sonunda çıkıp geldiği ya da yeri bi’ şekilde öğrenildiği için amcamın. Ya o gözaltıların herhangi birinde çıkıp gelmemiş olsaydı!…

Ve babaannem şimdilerde, pazar günleri saat 11:30 civarı amcamdan gelecek telefon için sabah erkenden oturup beklemeye başlıyor. O aradığında da her şeyi anlatıyor. Yine saf, olduğu gibi… Bi’ defa denk geldim ordan biliyorum.

************************************************

Tiyatro için hep hayatın içinden şeyler anlatır diye söylerler ya hani; bu defa dahil olduğum oyun benim hayatımın, göremediğim bir dönemiydi. Bu nedenle de ben de bıraktığı etki henüz geçmiş değil. Babaannemi de amcamı da daha iyi anlıyorum. Zira bazen duyduklarınız yetmiyor.

Siyah bir bant veriyorlar. Fuayede gözlerimi kapatıyorum. Bir adım atsam önümdekine çarpar mıyım bilmiyorum? Çaresiz bekliyorum. Koluma biri giriyor. Beni yürütüyor. Beklememi söylüyorlar. Sonra eşikte olduğumu ve koca bir adım atmam gerektiğini. Sağ ayağımı kaldırıp adımımı atıyorum, sol ayağımı yanına koymak daha kolay. İçeri girer girmez, biri beni “yürü yürü!” diye ilerletiyor, durmam gereken yere koyuyor ve beklemeye başlıyorum. Akabinde de gözaltı sürecindeki insanların yaşadıklarına, nefes alıp verişlerine, maruz kaldıkları şiddete, görmeden ama duyarak -müdahale edemeden- çaresiz tanıklık başlıyor. Elimi kaldırıyorum; “Elini indir!” diye bağırıyor bana mı bir başkasına mı bilmiyorum ama indiriyorum…

Oyunun devamı ise bu kez oturtulduğunuz koltuklarda; (Oturduktan sonra gözlerinizi açmanız söyleniyor.) önce gözaltındakilerin niye orda olduklarına dair anlattıkları, sonra Cumartesi Anneleri ve onların mücadelesi; devamında da gözlerinizin bağlı olduğu sadece duyduğunuz o ilk bölümde yaşanılanlarla devam ediyor.

Türkiye’nin yakın siyasi tarihine değinen hatta bizzat yaşatan ve sizi de içine dahil ederek hissettiren bu oyuna gidilmeli diye düşünüyorum. Hatta vesile olup başkalarının da gitmesi sağlanmalı. Şimdi babaanneme gidip bu oyunu anlatsam; en güzel entarisini, misafirlik pardesüsünü giyip “Beni de götür.” diye söyler o kadar eminim. Ama üzülür de. Zira televizyonda gördüğü her çocuğun, her gencin ölüm haberine aynı hislerle ağlar. İnsan sevdiğinden, ayırmadığından. Nihayetinde bir anne…

Oyundaki performanslarından ötürü Bayhan Ekici, Cihan Esen, Cihat Süvarioğlu, Efe Can Erdal’ı tebrik etmek gerek. Ama özellikle Demet Ergün performansı ve Ufuk Tan Altunkaya’nın yönetimi ayrıca tebrik ve takdir edilecek türden.

Bir kurgu da olsa Tiyatro Artı’nın “Bizde Yok” oyunu ile ben hayatımın bir dönemine, yukarıda anlattıklarıma tanıklık edip, görmediklerimle yüzleştim. Öyle.

Radikal