Poetika ve Natyasastra: Tiyatro Nasıl Ortaya Çıktı?

Özgür Eren

Bir önceki yazımda Natyasastra metninin Batı literatüründeki temel metinlerle karşılaştırmalı bir okumasını yaparken Richard Schechner’in izlediği yola bakılabileceğini belirtmiştim. Bu yazıda da temel bir soru etrafında Poetika ve Natyasastra’yı karşılaştırma çalışmasına bir giriş yapmayı deneyeceğim. İki kitap için de yazılmış birer giriş makalesi mevcut. Birisi Poetika’nın İngilizce çevirisi için Malcolm Heath’in yazdığı Introduction[1] makalesi; diğeri de Adya Rangacharya’nın Introduction to Bharata’s Natyasastra[2] kitabı. Karşılaştırma çalışması içinde bu yazılardaki verilerden ve Mimesis dergisinin 13. sayısında yayınlanan, Hilmi Atıl Ünal’ın yazdığı Poetika: Şiir Sanatı Üzerine başlıklı yazıdan faydalanacağım.

Natyasastra‘nın ilk bölümü “Gösteri sanatlarının (natya) kaynağı nedir?” sorusuyla başlıyor.  Poetika da bu sorunun cevabına öncelik verdiğine göre kıyaslamaya bu soru ile başlanabilir: “Tiyatronun kaynağı nedir?” İki antik metnin de tiyatronun kaynağına ilişkin açıklamalara öncelik vermesi ilginç. Demek ki insan zihni dünyanın neresinde olursa olsun önce “Bu meselenin kaynağı ne?” sorusuyla işe başlıyor.

Poetika: Sanatın özünde taklit (mimesis) var.

Poetika‘da Aristo, sanatın kaynağının taklit etme olduğunu bunun da temelinde taklit edilen varlığın bilgisine ulaşma arzusu yattığını belirtiyor. Yani sanatın en temelinde bilgiye ulaşma hazzı var. Burada taklit yoluyla, duyguların süzgecinden geçerek gelen bir bilgiye ulaşma hazzından bahsediyoruz. Yani Aristo, entelektüel haz ile duygusal hazzın biraradalığına vurgu yapıyor. Bunun ardından insanın doğasında harmoni ve ritim duygusu olduğunu, insanın yaratılarında da bu unsurların olmasının kaçınılmaz olduğunu vurguluyor. Şiir sanatının gelişimini ise taklit yeteneğinin gelişimine bağlıyor. Dram sanatını da içeren farklı sanat türleri, neyin nasıl taklit edildiği ile bağlantılı olarak ortaya çıkmışlar.

Bunlar arasında dram sanatı, eylemin şiir (ve sonradan düzyazı) yoluyla taklidi oluyor. Bu taklidin bedenlenmiş (perform edilmiş) haline de tiyatro diyoruz. Aristo dram sanatının iki alt türü olan tragedya ve komedyanın tanımını da şöyle yapıyor: Tragedya, normalden daha erdemli kişilerin icra ettiği soylu bir eylemin taklidi; komedya ise normalden daha az erdemli kişilerin gündelik eyleminin taklididir. Aristo komedyaya bundan fazla değinmez ve incelemesini tragedya üzerinden sürdürür. Katharsis kavramını ortaya atar. Tragedya belli bir çeşit eylemin, korku ve acıma yaratan olayların taklididir. Korku ve acıma duygularını yaşayan izleyici bu duygularından arınmış (katharsis yaşamış) olur.

Burada Aristo’nun esasında Platon’un iddiasına cevap verme niyetinde olduğunu da ekleyelim. Platon ideal devletin nasıl olması gerektiğini tartıştığı “Devlet” adlı eserinde benzetmeci şiirin kötü eylemleri taklit etmesinin zararlı olduğunu söyler. Bu tür şiirin devletten atılması gerektiğini öne sürer. Şiir ancak eğitim amacıyla ve erdemli eylemlerin taklidini içerecek şekilde yazılmalıdır. Ancak yine de ekler: “Benzetmeci şiir tutar da bize düzenli bir devlet içinde yeri olduğunu ispat ederse, kapılarımızı seve seve açarız ona.” İşte Aristo, Platon’un bu meydan okumasına cevaben “Evet, tragedyanın toplumsal işlevleri vardır” der gibidir. Bu işlevlerden biri de seyircinin tragedya izlerken birtakım aşırı duygulardan arınmasıdır.

Şimdi Aristo ve Platon arasındaki bu tartışmayı bırakıp aynı zaman diliminde yaklaşık 7000 km. doğuya gidelim. Bharata Muni’ye atfedilen ve büyük ihtimalle kolektif üretilmiş bir metin olan Natyasastra’da natya‘nın (gösteri sanatlarının) kaynağı bambaşka bir şekilde, mitolojik bir öyküyle açıklanıyor. Bağdaş kurup oturalım ve bu öyküye kulak verelim:

Natyasastra: Bir varmış bir yokmuş…

Kıskançlık, şehvet, kin ve nefret duygularının hüküm sürdüğü çok ama çok eski zamanlarda, Indra ve diğer tanrılar en büyük tanrı Brahma’nın huzuruna çıkmış ve ondan bir dilekte bulunmuşlar: “İnsanlara öyle bir oyuncak ver ki hem göze hem de kulağa hitap ederek onları oyalasın ve böylelikle onları yoz davranışlardan alıkoysun.” Ama Brahma kabul etmemiş. Ben onlara kutsal bilgi kaynakları olan “veda”ları[3] sundum, eğer onlar bu “veda”lardan faydalanmak yerine yozlaşmayı tercih ettilerse bu onların suçu, demiş. Tanrı Indra’ysa itiraz ederek hizmetkarlardan oluşan “sudra” kastının “veda”lara erişim izninin olmadığını söylemiş. Indra’nın bu diplomatik kabiliyeti işe yaramış ve Brahma bunun üzerine bütün kastların erişebileceği beşinci veda olan Natyaveda‘yı yaratmış. Ve diğer tanrılardan Natyaveda’dan faydalanarak bir oyun çıkarmalarını istemiş. Indra diğer tanrılara bu şişkince kitabı okumuş ama tanrılar kitabı anlamayı, sindirmeyi ve uygulamayı becerememişler. Çünkü onların dramatik kabiliyetleri yokmuş. Kolay bir yaşamları varmış. Çalışmak, ağır iş yapmak ve ağır bir entelektüel faaliyet yürütmek onlara göre değilmiş. Indra, büyük tanrı Brahma’ya fikrini açmış: “İnsanlara gidelim. Bilge olanları çalışkandır, onlar arasından doğru bir insan bulunabilir.” Böylece uzun bir araştırmaya girilmiş ve sonunda ilk tiyatro oyununu yapacak insan bulunmuş: Bilge Bharata, yani Bharata Muni. Ona yüz oğlu arasından bir kadro kurup oyun çıkarma görevi verilmiş. Bharata bu görevi kabul edip oğullarını çalıştırmaya başlamış. Brahma ondan bir şey daha istemiş, oyunun içinde dans ve müzik de olacak, demiş. Bharata bunu bir koşulla kabul etmiş: “Kadın rollerini kadınlar oynayacak”. Bu pazarlık anlaşmayla bitmiş ve provalar başlamış.

Şimdi hikayeye burada ara verelim ve göze çarpan bazı olguları sıralayalım. Bu olgular bize Bharata’nın tiyatroyu nasıl tanımladığını anlatıyor.

– Medeniyetten uzak bir dönem tasvir ediliyor.

– İnsanlara şehvet, açgözlülük, kin, nefret ve kıskançlık duyguları hükmediyor.

– Bir oyuncağa ihtiyaç var.

– Brahma’dan bütün kastlara açık olan beşinci veda’yı yaratması isteniyor.

Adya Rangacharya, bu satırlardan hareketle Bharata’nın dram sanatı hakkındaki görüşlerini ortaya çıkarmış. Çok belli ki Bharata’dan önce de dram sanatı var, fakat barbarca icra ediliyor. Nefret, kıskançlık, şehvet, açgözlülük gibi bazı dürtülerin dizginlenmemiş halleri sahnede tasvir ediliyor; seviyesiz bir erotizm ve kaba bir mizah var. Bu dram sanatında bilgiye erişme, aydınlanma gibi kavramlardan söz etmek mümkün değil. Bharata’nın tanımını yaptığı dram sanatının ve tiyatronun ise farklı özellikleri var:

– Toplumun bütün kesimlerine (kastlara) açık bir sanat formu olması.

Hem eğlendirici bir oyuncak, hem de aydınlanmayı sağlayan kutsal bir veda olması.

Burada Aristo’yla Platon arasındaki tartışmanın başka bir veçhesini görüyoruz. “Sanatın toplumsal işlevi nedir?” sorusuna bir cevap verilmiş. Sanatın öncelikle toplumun farklı kesimlerini buluşturan bir  oyuncak olduğuna vurgu yapılıyor. Yani en temel amacı kamusal bir eğlence sunması. Ancak bunu yaparken entelektüel bir aydınlanmaya da vesile olması bekleniyor. Aristo tragedyadan alınan hazzın taklit (mimesis) yoluyla bilgiye erişmenin hazzından kaynaklandığını belirtmişti. Bharata ise bunu eğlence ve aydınlanma terimleriyle anlatıyor. Hikayenin bu bölümünde gözden kaçmaması gereken başka bir şey de dramatik kabiliyetle yaşam koşulları arasında kurulan bağlantı. Yani insanın dram yapıtı oluştururken yaşamdaki çelişkileri sanatlı bir şekilde ifade ettiği ima ediliyor.

Bharata’nın oyun sahneleme macerasına geri dönecek olursak:

Bharata provaları tamamladıktan sonra oyunu yağmur tanrısı Indra’ya adanmış bir festival günü oynatmış. Ancak oyun günü işler planlandığı gibi gitmemiş. Oyun, şeytanların tanrılar tarafından yenilgiye uğratılmasını konu ediniyormuş. Seyirciler arasında şeytanlar da varmış ve kendilerinin oyunda kötü gösterildiklerini fark ederek sahneye atlamışlar. Oyuncuları büyüyle dondurarak oyunu sabote etmişler. Bunun üzerine Bharata, Brahma’dan koruma istemiş. Brahma ise büyük mimar Maya’ya bir tiyatro binası ve tiyatro sahnesi yaptırmış ve yeni oyun sahnelenmeden önce tanrıları ve şeytanları toplantıya çağırmış. Onlara tiyatronun doğasını anlatmış. Eleştirilenin incinmesine gerek yok, demiş, çünkü bu bir propaganda değil. Sanatın yaklaşımı tarafsız olduğu için herhangi biri övgüye konu olduğu gibi onunla dalga da geçilebilir. Amacı öncelikle eğlendirmek sonra da eğitmektir. Dolayısıyla bu şekilde izlenmesi gerekir, demiş. “Bir oyun sizin eylemlerinizi ve duygularınızı gösterir. Tanrılar da şeytanlar da sadece iyi ya da sadece kötü olarak betimlenmezler. Burada dünyanın halleri sergilenir. Sana iyi öğütler verir, seni aydınlatır ve eğlendirir. Hüzün veya bitkinlik içinde acı çekenlerin akıllarına huzur verir.” Bu konuşmadan sonra şeytanlar Bharata’yı rahat bırakmışlar.

Şimdi gelelim öykünün içindeki “kıssadan hisseye”.

Tiyatro Sahnesi /Binasının Gerekliliği: Performerların ve seyircilerin sağlıklı bir şekilde oyun izleyebilmeleri için güvenliği sağlanmış bir sahne ve seyirci bölümünü içeren bir tiyatro binası bir gereklilik olarak görülüyor. Hatta Natyasastra‘nın ileriki bölümlerinde bir sahnenin kaç farklı şekilde kurulabileceği, farklı geometrik şekillere göre seyirci algısının nasıl değişeceğine de yer verilmiş. Seyircinin tek bir tarafta olduğu derinliği az olan “uzunlamasına sahne”, seyircinin iki yanda olduğu “üçgen sahne” ve seyircinin dört bir yanda olduğu “kare sahne”. Poetika‘da performans mekanının işlevine bu detayda yer verilmez. Hatta Aristo tragedyanın sahnelenmeden, yalnızca okunarak da etkisini sürdüreceğini söyler. Natyasastra ise her zaman performans anını gözeterek analiz yapıyor.

Kadınların tiyatroda yer alması: Bharata’ya göre bazı roller kadınlar tarafından daha iyi canlandırılır. Ayrıca kadınlara ait bazı jestleri, tavırları ve duyguları en iyi şekilde ancak kadınlar canlandırabilirler. Aristo’nun kadınlar hakkındaki aşağılayıcı görüşleri ve Antik Yunan’da kadınların sahneye çıkamadığı düşünüldüğünde oldukça ileri bir tavır olduğunu belirtmek gerekiyor.

Tiyatroda Dramaturji: Dram sanatı bir kişiyi yermeyi ya da övmeyi hedeflemez. Dünyanın çeşitli hallerinin genel bir gözlemini sahnede tasvir etmeye çalışır. Bunu yaparken biricik amacı eğlendirmektir. Oyunda yerilen bir eylem yüzünden yazarı suçlamak abestir. Çünkü yazarın niyeti eğlence yoluyla seyirciye iyi öğütler verebilmektir.

“Sanatın işlevi” tartışmasının bir adım daha ilerletildiğini görüyoruz. Gösteri sanatları eğlence yoluyla aydınlatırken elbette belli eylemleri erdemli sayıp olumlayacak, belli eylemleri ise kötüleyecektir. Bunun toplum içinde kargaşayı arttırıp arttırmayacağı tartışılıyor. Sonuç olarak da tam aksine kargaşa ve ayrışma yaratmaktansa birleştirici olacağı belirtiliyor. Birleştirici unsuru sağlayan şeylerse natyanın temel amacının eğlendirmek olması ve yazarın tarafsız olma gayreti.

Katharsis Kavramı: Aristo’nun çok tartışılan Katharsis kavramının bir benzerinin Natyasastra’da da yer aldığını not edelim. “Korku ve acıma duygularından arınmak” ile “Hüzün veya bitkinlik içinde acı çekenlerin akıllarına huzur vermek” arasında anlam benzerliği var. Ancak Natyasastra’da bu vurgunun merkezde olmadığını da söylemek gerekiyor.

Öyküleme Yöntemi: Son olarak iki antik metin arasındaki en temel farkın anlatma yöntemi olduğunu söyleyebiliriz. “Tiyatronun kaynağı nedir?” sorusunu cevaplarken Poetika‘nın olguları sıralayan analiz diline karşılık Natyasastra bir öykü anlatmayı tercih etmiş. Bharata’nın kendisine soru soran meraklı bilgelere anlattığı bu öykü yine eğlence yoluyla öğretmeyi amaçlıyor. Yani anlatılmaya çalışılan şeyle anlatma yöntemi arasında bir paralellik var. Ayrıca bir tür “hikaye ederek öğretme” geleneğine işaret ediyor. Ne de olsa sözlü anlatının güçlü olduğu bir kültürden bahsediyoruz.


[1] “Introduction”, Poetics, çev. Malcolm Heath, Penguin Books Ltd, 1996

[2] Introduction to Bharata’s Natyasastra, Adya Rangacharya, Munshiram Manoharlal Publishers Pvt. Ltd

[3] Vedalar Hint felsefesinin ilk izlerinin bulunduğu kutsal metinlerdir. Hinduizm dinine inananlar için kutsaldırlar ve yine bu dine inananlar için açığa çıkmış bilgidirler. (Kaynak: vikipedi, www.dinlertarihi.net)



  tarafından yazılan diğer yazılar.

Yorum


işlemi tamamlayınız: