Türkiye Tiyatrosunun Tarihi Yeniden Yazılıyor

Söyleşi / Doğu ile Batı Arasında San Lazzaro Sahnesi: Ermeni Mıkhitarist Manastırı ve ilk Türkçe Tiyatro Oyunları

Kitap tanıtımı etkinliği; 18 Aralık 2012 Boğaziçi Üniversitesi ve 19 Aralık 2012 Cezayir toplantı Salonu

Metni Yayına Hazırlayanlar: Ayşan Sönmez ve Fırat Güllü

Fırat Güllü: Hepiniz hoş geldiniz. Biliyorsunuz bugün BGST Yayınları tarafından yayınlanan Doğu ile Batı Arasında San Lazzaro Sahnesi adlı kitabımız üzerine kitabın yazarı Yervant Baret Manok ve Venedik’ten Prof. Boğos Levon Zekiyan ile bir söyleşi gerçekleştirmekteyiz. Misafirlerimizi tanıtmadan önce birkaç söz söylemek istiyorum. Tiyatro tarihiyle ilgilenmeyen ve hatta edebiyatla uzaktan ilgili olan insanlar bile, modern tiyatronun Osmanlı’daki başlangıcı olarak genellikle Tanzimat dönemi sonrasındaki çalışmaları görürler. İlk Türkçe modern tiyatro oyununun Şinasi’nin Şair Evlenmesi olduğunu genel kabul görmüştür. Ders kitaplarımızda da bu şekilde geçer. Fakat bizim ulus devlet olduktan sonra açıklamakta zorlandığımız bir kültür tarihimiz var. Gerçek durumu görmezden geliyor, kendimize uygun başlangıçlar icat etmek durumunda kalıyoruz. Ancak günümüzde karşılaştırmalı çalışmalar gelişme gösterdikçe ve yeni araştırmalar ortaya çıktıkça bu tür genel kabuller sorgulanmaya başladı. O nedenle tarihimize yeniden bakmaya başladık. Bugün burada toplanmamıza vesile olan çalışma bu konuda atılmış önemli bir adımdır. Elimizdeki kitap Şinasi’ye gelene kadar Osmanlı’da Türkçe tiyatro eserleri yazma konusunda başka öncü denemeler de yapıldığına dair çok somut örnekler içeriyor. Osmanlı ülkesinden Venedik Mıkhiratist Manastırı’na gitmiş bir grup Ermeni rahip Türkçe oyunlar yazıyor ve bunları oynuyorlar. Bu oyunları incelediğimizde Osmanlı kültürüne yakın, Osmanlı halklarının zevk alacağı bir nitelik taşıdıklarını görüyoruz. Burada şimdiye kadar açığa çıkarılmamış, göz ardı edilmiş ilginç bir deneyim yaşanmış. Birçok araştırmacının Venedik’te Türkçe oyunlar yapıldığından bahsetmiş olmasına rağmen neden şimdiye kadar buraya ayrıntılı şekilde bakılmadığı ayrı bir tartışma konusu. Bu eser aracılığıyla bunu yapmaya başlıyoruz.

Şimdi konuşmacılarımızı tanıtayım. Prof. Dr. Boğos Levon Zekiyan, kısa bir süre öncesine kadar Venedik Üniversitesi Ermeni Dili ve Edebiyatı Bölümü Başkanı olarak çalışıyordu. Şimdi emekli oldu. Biz emekli olmasına sevindik, İstanbul’da artık daha fazla zaman geçirebileceğini düşünüyoruz. Önümüzdeki aylarda BGST Yayınları’ndan Zekiyan hocamızın da konuyla ilgili bir kitabını yayınlayacağız: Venedik’ten İstanbul’a Ermeni Tiyatrosu’nun İlk Adımları. Şu an yayınladığımız kitabın içerdiği malzemeyi destekleyen bir yayın olacak bu.

Diğer konuşmacımız, Doğu ile Batı Arasında San Lazzaro Sahnesi adlı kitabın yazarı, diğr bir deyişle günün kahramanı Yervant Baret Manok. Bu gece burada aslen tiyatro üzerine konuşacak ama tiyatro dışında da çalışmaları var. Baret’in çalışması Türkiye tiyatro tarihinin kökenlerine dair çok somut veriler sunan ve buradaki birçok varsayımı değiştirecek olan bir çalışma. Şimdi sözü Boğos Levon Zekiyan’a bırakıyorum.

Boğos Levon Zekiyan: Konuşmama teşekkürlerimi sunarak başlamak istiyorum. Öncelikle Boğaziçi Üniversitesi’ne -ki kendileri tiyatro kulübü aracılığıyla burada bu toplantıyı gerçekleştirmemize izin veriyorlar- ve de etkinliği düzenleyen BGST’ye. Samimi konuşmak gerekirse son yıllarda İstanbul’da Ermeni kültürüne dönük ilgi ve bu konuda yaşanan bazı gelişmeler beni heyecanlandırıyor. Bendeniz 1943 yılında, Taksim yakınlarında Feridiye’de dünyaya geldim. Çocukluğum burada geçti. O zamandan bu zamana yaşanan değişimi açıkça söyleyeyim tahayyül bile edemezdim. Çok büyük bir dönüşüm yaşanmakta ve umarım ki böyle devam eder. Böyle olması hem beni ve hem de eminim ki burada bulunan herkesi çok mutlu edecektir. Burada toplanmamıza vesile olan olayın arkasında elbette ki herkesten önce Baret Bey var. Baret Bey benim öğrencim olmuştur. Bundan iftihar duymaktayım. Demek ki ekilen tohum yeşermiştir. Diğer bir öğrencim de şu anda seyirciler arasında oturuyor, Mehmet Fatih [Uslu] Bey. Bu işin ortaya çıkmasında onun da büyük payı var. Onunla da gurur duyuyorum. Kendisi geldi hem bizim yaz kursumuza devam etti, hem de 9 ay boyunca güncel derslere girdi. Kendisi bu süre zarfında yeni Batı Ermenicesini çok iyi biçimde kavradı. Ve öyle sanıyorum ki bunun ürünlerini de yavaş yavaş görmekteyiz. Fakat şunu da ekleyeyim ki bizim Venedik’teki yaz kursumuza Türkiye’den Ermeni olmayan ve Müslüman 13 kişi katıldı. İlki Şükrü Ilıcak’tı. Son gelense Pınar Karakılçık oldu. Şükrü Ilıcak’ın yazdığı kendi kendine Ermenice öğrenmeye yönelik kitap kanımca yabancı bir dilde yazılmış en iyi Ermenice ders kitaplarından biridir. Pınar Karakılçık da Ermeni harfleriyle Türkçe olarak yazılmış eski romanları inceliyor. Biliyorsunuz son dönemde bu konuda çalışmalar yürüten başka kişiler de çıktı. Vartan Paşa’nın Akabi Hikayesi romanı artık iyi bilinir oldu ama ortaya çıkıyor ki o dönemde Türkçe yazılmış çok sayıda Ermeni harfli roman varmış. Bütün bunlar son on yılın gelişmeleridir. Benim kanaatim öyledir ki Türkiye’de gerçek, güzel, iddialı bir Armenoloji ekolünün tohumları atılmakta. Fatih Venedik’teyken kendisinden rica ettim ve bir toplantıda iki Ermenice söz söylemesini istedim. Bana, “hocam hazır değilim” falan dedi. Ben kabul etmedim. O da bunun üzerine gayet güzel konuştu. Ben de orada bulunan bütün Armenologlara dedim ki, “Bakınız, yeni bir ekol oluşmakta. Çok iddialı bir ekol. Belki sizlerde bulunmayan bir niteliği taşımakta: empati.” Bir kültürü anlayabilmek için o kültürle aranızda hem bir mesafe olmalı -yoksa sübjektif algılar oluşur- hem de içerden bir empati olmalı. Bu ikisini bağdaştırmak çok zordur. Çoğu kez ya sübjektiviteye kayarız ya da empatiden yoksun oluruz. Sanırım ki Türkiye’de oluşan bu yeni ekol için sübjektivite tehlikesi o denli yüksek değildir. Fakat empati vardır. Bir kültürü anlamanıza yarayacak sezgisel güce haiz olabilmek için o kültürün yeşerdiği toprağın kokusunu almanız gerekir. O toprağı elle tutmuş olmak gerekir. Ben bunu kendi kişisel deneyimimle de tespit edebildim. Bu nedenle kendimi şanslı görüyorum.

Şimdi Osmanlı Ermenileri’nden bahsedebiliriz. Osmanlı Ermeni rahipleri neden Venedik’e gidip orada tiyatro yapma, üstelik de Türkçe tiyatro yapma ihtiyacı duymuşlardır? Öncelikle bu anlık bir olay değildir. Bu tarihsel bir ortamda ortaya çıkmış bir durumdur ve yine tarihsel nedenleri vardır. Kimdi bu Osmanlı Ermenileri? Burada bir metodoloji ve bir muhteviyat sorunuyla karşı karşıya kalırız. Önce metodolojiden bahsedelim. İzin verirseniz Ermeniler ve Modernite isimli eserimin Türkçe basımına yaptığım önsözden bir bölüm okumak istiyorum: “20. yüzyılın gerek Türk, gerekse Ermeni tarihçiliğinde belirgin bir tek yönlülük hüküm sürmüştür. Bu tek yönlülük bugün artık yerini daha dengeli, ussal, daha gerçekçi bir tutuma bırakmalıdır. Türk tarihçiliği Osmanlı İmparatorluğu’nu Ermeniler için adeta bir dünyevi cennet görünümünde takdim etmeyi adeta bir görev bilmiştir. Aslında hiçbir devlet için böyle bir takdimde bulunulamayacağı açıktır. Buna karşılık 20. yüzyılın Ermeni tarihçiliği de yaşanan travmatik şokun tesiriyle Osmanlı’nın Ermeni ulusuna sunduğu imkanları unutabilmiş ya da bilinçaltına itelemiştir. Toplumlar düzeyinde koşullanmalardan ve hissi tutumlardan arınıp, tarihsel araştırmaları bunlardan arındırmakta geç kalınmış olsa bile, çalışmaya koyulmak için hiç de geç değildir sanırım.”

Metot konusuyla ilgili olarak, şimdi Mıkhitar’dan bahsedelim: Sivaslı Mıkhitar, Mıkhitarist topluluğunun ya da tarikatının (bu hem bir topluluktur hem de dinsel bir tarikattır ve elbette bir akademidir) kurucusudur. Kendisiyle ilgili son on yıl içinde “saçma” olarak nitelendirebileceğimiz epeyce yayın yapıldı. Açıkçası Ermeni terörünün kaynağının onun düşünceleri olduğu gibi bir hava yaratıldı. Bunlar gerçeklikten çok uzak, hayal ürünü şeyler. Metottan bahsettik. Metoda sahip bir araştırmacı konuya böyle yaklaşamaz. Çok önem verdiğim, Ermeni kültürü üzerine değerli çalışmalar yapan önemli bir araştırmacı şöyle diyor, okumak istiyorum: “Ermeni edebiyatının modernite ile karşılaştığı efsanevi mekan olan Konstantiniyye, bu edebiyatın tüm güzellikleriyle birlikte aynı zamanda yok oluşuna da tanıklık edilen mekan olur.” Biraz abartılı buluyorum, çok şükür ki Ermeni edebiyatı yok olmamıştır, vardır. Cumhuriyet İstanbulu’nda da var olmaya devam etmiştir. Cumhuriyet döneminde Ermeni şiirinin en önemli isimlerinden birisi İstanbul’da yetişmiştir: Zahrad. Şiirlerinin bir kısmı Türkçe’ye de çevrilmiştir. Türkiye topraklarını ve burada yeşeren kültürleri iyi bilen bir dostum bir keresinde bana, “Bildiğim kadarıyla Zahrad, günümüzün bu topraklarda yetişmiş en büyük şairidir” demişti. Dediğim gibi Ermeni edebiyatı çok şükür ki yok olmamıştır. Üstadın değerlendirmesinin abartılı oluşunu, yaşanan şokun travmatik etkisine bağlıyorum. Bu da çalışmasında sübjektivizmin ağır bastığını gösteriyor. Sanırım metot üzerine yeterince konuştuk. Şimdi muhteviyattan bahsedelim.

Fırat Bey açılışta güzel bir şey söyledi -ki ben bu konuya değinip değinmeme hususunda kararsızdım- ve “ulus devlet olmak”tan bahsetti. Türkiye biraz geç ulus devlet oldu. Fransa ise ulus devletin ana vatanıdır. Söz konusu olan Fransız tarihi olduğunda durum biraz farklıdır. Bilmiyorum aramızda Fransız vatandaşı bir kişi var mıdır? Varsa da özür diliyorum, burada arkadaşça konuşmaktayız. 70’lerde Le Monde gazetesi şöyle bir başlık atmıştı: “Öldürdüğümüz Breton Kültürü”. Aslında uluslaşma sürecinde Fransa’da öldürülen yalnızca Breton kültürü değildir. Gerçi o da tamamen ölmemiştir, Bretonca hala konuşulmaktadır ama edebiyatları ne haldedir bilmiyorum. Fransa’da İhtilal’den birkaç yıl öncesine kadar 18 değişik dil konuşulurdu. Uluslaşma süreciyle birlikte bir iki yüzyıl boyunca bunlar eritildi. Tabii bu uzun bir süre ve artık kimse yaşanan değişimin farkına varmıyor. İtalya’ya bakalım. İtalya birliğini geç bir tarihte kurdu ve ulus devlet haline gelmesi çok daha geç gerçekleşti. Net bir tarih vermek gerekirse 1861 diyelim. Geçtiğimiz yıl 150. yılı kutlandı. Kutlamalara bakınca bir an kendimi hemen hemen çocukluğumun Türkiyesi’nde sandım. Avrupa Birliği içerisinde son dönemde ulusalcı akımlar güçlenmeye başladı. Bazı devletler, “aman kimliğimiz elden gidiyor” diye telaşa kapılmaya başladılar. Ulus devlet yaratmak zorlu bir süreçtir ve tarihin örtülmesini zorunlu kılar. Osmanlı, ulus devletlerle karşılaştırıldığında tüm baskılarına, tüm sınırlamalarına rağmen çok daha hoşgörülü bir devlet olmuştur. Son yüzyıl içinde, birçok Ermeni paşa belki Sadrazam değil ama Nazır olmuştur. Agos gazetesinde Ermeni bir gencin Birlemiş Milletler seviyesinde temsilci olduğu haberini okumuştum. Bu çok büyük bir hadise olarak yazılmıştı. 90 yıllık Cumhuriyet tarihinde bir ilk olarak geçiyor. Osmanlı’da bu çok olağan bir durumdu. Abdülhamit döneminde bile en yüksek mertebede belki 50 tane Ermeni paşa vardır. Tabii Rumları ve Yahudileri saymıyorum. Onlar da belki bir o kadardı. Maalesef sözünü ettiğim şokun etkisiyle Ermeniler arasında bunlar unutulmuştur. Ermenice literatür deyince maalesef akla hep edebiyat çalışmaları geliyor. Tarih çalışmaları biraz eksik kalmıştır. Şu anda aramızda olan Arsen Yarman’ın matbaacılık tarihi üzerine çıkardığı kitap ya da Altuğ Yılmaz ve Aram Keropyan’ın birlikte çıkardıkları Osmanlı musikisinde Ermenilerin rolünü anlatan kitap türünden çalışmalara hala çok ihtiyaç var. Bu çalışmalar hem bilimsel bir nitelik arz etmekte, hem de konuşmamın başında söylediğim gibi belli bir empati duygusu içermekte.

Şimdi yeniden Mıkhitar’a dönelim. Bu kişi Sivas’tan çıkıyor ve Venedik’e kadar gidiyor. Neden? Mıkhitar 1676 doğumludur. Sivas’ta, şimdi askeri bölge sınırları içerisinde kalan Surp Nışan Manastırı’nda 15 yaşında keşişliğe heves etmiş. Manastıra girmiş. Fakat o dönemde Ermeni manastırları kültürel açıdan tam bir çöküş içindeydi. Ondan 300 yıl önce Ermeni Manastırları üniversite seviyesinde kültür yuvaları idi. Ancak sonraki yıllarda Osmanlı Devleti’nin İran’la yaptığı savaşların bir sonucu olarak kültür hayatı yavaşlamıştı. Keşişliğe heves eden bu genç delikanlı, manastırların durumundan memnun değildi ve bir şeyler yaratma hevesinde idi. Bunun üzerine Erzurum Pasinler Manastırı’na geliyor. Orada da umduğunu bulamıyor. Ta Eçmiadzin’e, yani Ermeni Kilisesi’nin en yüksek makamına kadar gidiyor. Sonuç değişmiyor. Bunun üzerine yüzünü Batı’ya dönüyor. İçinde Avrupa kültürüne yönelik büyük sempati vardır. Bu çok hassas bir konudur. Batılılaşayım derken o kültürün maymunu olma riski de vardır. O kültürü derinlikli olarak anlamazsanız kötü bir taklitçisi olursunuz. İşte bakın Avrupa’ya, bugün Amerika’nın maymunu olmakta ve bunun pahasına kendi kültürünü kendi eliyle yok etmekte. Bunun nedenini her gün kendime soruyorum ve anlayamıyorum. Neden bu koca Avrupa, bu 2000, 2500 yıllık kültürün varisi bugün bu derece sefil haldedir ve kendisinden çok daha genç ve aslında kendi evladı olan bir kültürün taklitçisi olmaktadır? Mıkhitar’ın tavrını ise şöyle özetleyebiliriz: Batıdan öğrenmek fakat Batılı olmaya heves etmemek. Aslında bu konu Cumhuriyet’in ilk yıllarında Türkiye’de de oldukça gündemdeydi. Hatta ismini şimdi hatırlayamadığım bir gazeteci 1920’li yıllarda “Batılılaşma konusunda Mıkhitaristleri örnek almalıyız” diye yazabilmiştir. Mıkhitar’ın öğretisine göre kültüründen vazgeçen dininden de vazgeçmiştir. Bu bağlamda Ermenilerin kendi kimliğini koruması onun öncelikli konularından birisiydi. Tabii Osmanlı Devleti’nin bu konuda sağladığı olanakları da unutmamak lazım. Mesela Osmanlı bu hakkı Ermenilere, Rumlara, Yahudilere vermiştir ve onlar kimliklerini korumuşlardır. Ama örneğin Süryanilere vermemiştir. Müslümanları ümmet olarak değerlendirip Sünni olmayan topluluklara da vermemiştir. Osmanlı’yı konuşurken çelişkileri ile konuşabilmeliyiz: Nerede onun hikmeti, nerede sınırları. Konumuzdan fazla uzaklaşmamak için Mıkhitar’ın faaliyetlerine ve tiyatroya duyduğu ilgiye temas etmekte fayda var.

Mıkhitarist düşüncenin temelini iki kavram oluşturur: Dinden ayrılmamış, laik olmayan bir hümanizm ve inanç temelli bir ekümeniklik. Mıkhitarist hümanizmin halkçı bir yönü vardır. Düşünün ki rahipler arıcılık hakkında, ipek imalatı hakkında, tarım hakkında, gemicilik hakkında, muhasebecilik hakkında kitaplar yazmışlar ya da çevirmişlerdir. Herkes rahip ya da edebiyatçı olmayacaktır. Kimileri tarımla, kimileri hayvancılıkla uğraşacaktır. Amaç insanı tüm yönleriyle geliştirmek, yüceltmek. Dil çalışmaları çok büyük öneme sahipti. Mıkhitar bizzat kendisi Ermenice bir lügat yayınlıyor. Ermenice dünya üzerinde büyük lügat yayınlayan altıncı dil olmuştur. Önce Yunanca, ardından Latince, İtalyanca, İspanyolca, Fransızca ve sonra Ermenice. İngilizce ve Almanca’nın kendi büyük lügatlarını hazırlamalarından birkaç yıl önce Ermenice’nin lügatı hazır durumdaydı. Mıkhitar’ın öngörülerinin önemli bir kanıtıdır bu. O yüzden 1920’li yıllarda yazan bir gazeteci Mıkhitar’ı örnek gösteriyor. Tabii ki tiyatro da bu geniş vizyonun bir parçasıydı.

Batılı anlamda tiyatro deyince elbette Yunan’a gitmek gerekir. Ermeniler’de de tiyatroya duyulan ilgi en az o kadar eskidir ama tiyatro Yunanistan’dan gelen aktörler tarafından Yunanca icra edilmiştir Ermeni krallarının saraylarında. Tabii ki bu belli bir sınıfa ve onların kültür düzeyine hitap ederdi. Ortaçağ büyük durgunluk dönemi. Mıkhitaristler de yeni Ermeni tiyatrosunun kurucuları olmuşlardır. Ama demin bahsettiğimiz hümanist halkçılık gereği bu tiyatro, Ermeni toplumunun yaşamına uzak olan Venedik ya da Paris hayatını anlatamazdı. Sahneye konulan konular Ermenilerin yaşadığı yerlerden, Konstantiniyye’den ya da Anadolu’dan seçilmiştir. 200’ü aşkın yayınlanmamış tiyatro oyunu durmaktadır Venedik arşivlerinde. Baret’in kitabında bunlardan bazılarını bulabilirsiniz. İşte ünlü Ermeni tiyatrosu da bu şartlar altında doğmuştur. Burada sadece Ermenice oyunlar değil Türkçe, Rumca, Ladino ve Osmanlı halklarının konuştuğu diğer dillerde çokdilli oyunlar yazılmıştır. Ermenilerin deyişiyle Bolis’in (İstanbul) hayatını yansıtan oyunlar… Sanırım bu noktada durmalı ve sözü Baret’e bırakmalıyım.

Baret Manok: Hocamdan sonra konuşmak biraz korkutucu geldi bana. Ben önce bu kitabın nasıl oluştuğundan bahsedeceğim. 1984 yılında Venedik Üniversitesi’nde bir bitirme tezi hazırlamam gerekiyordu. İki bölümde birden çalışıyordum: Türkoloji ve Armenoloji. Dolayısıyla bu tez her ikisini de ilgilendiren bir konu üzerine olmak zorundaydı. Hocalarım Prof. Boğos Zekiyan ve Prof. Asım Tanış’tı. O dönemlerde Türk tarafı bir çalışma yaparsa Ermeni tarafına, Ermeni tarafı bir çalışma yaparsa Türk tarafına yumruk atmaya çalışırdı. Bu nedenle biz konuyu belirlerken öyle bir konu seçelim ki dedik, her iki tarafı da olumlu açıdan birbirine bağlasın. Böylece şimdi kitap olarak yayınlanan bu eserin ilk versiyonunu hazırlama konusunda hemfikir olduk. O zamanlar gerek Türk araştırmacılar, gerekse Ermeni araştırmacılar, Mıkhitaristler’in erken dönemlerden itibaren Türkçe oyunlar yazdıklarından haberdardılar. Pek çoğu eserlerinde bir iki cümleyle bundan bahsederler. Ancak hiç kimse bunlar üzerine ayrıntılı bir çalışma yürütmemiştir. Türk tarafı, kendi ulus devletinin oluşumu aşamasında tarihi yazarken yalnızca Müslüman unsuru dikkate almış, diğerlerini görmezden gelmiştir. Bu yüzden Mıkhitaristler’in Türkçe tiyatro faaliyetlerini de görmezden gelmeyi tercih etmiştir. Ermeni tarafı ise Ermeni harfli olmasına rağmen Türkçe yazıldığı için bu eserleri önemsememeyi tercih etmiştir. Tabii diğer bir zorluk bu araştırmayı yürütebilmek için gerekli şartları oluşturmanın zorluğundan kaynaklanıyordu. Bir kere öncelikle araştırmacının hem Ermeniceye hem de Osmanlı Türkçesine belli derecede hakim olması gerekmektedir. Ama dili bilmek yeterli olmaz. Kitapta da anlatıldığı üzere bu metinler hiç yayınlanmamıştır ve el yazısı ile yazılmışlardır. Dolayısıyla basılı materyale oranla okunmaları zordur. Bunun dışında böyle bir araştırmayı yürütecek kişinin Venedik’te uzun süre kalabilmesi ve görevlilerin, arşivleri kullanacak denli güvenini kazanabilmiş olması gerekmektedir. Aslında üniversite öğrencisi olduğum o dönemde benim tüm bunları gerçekleştirme şansım vardı. Böylece bu çalışmayı yürütebildim. Yine de çalışmayı yürütmek çok kolay olmadı. Özellikle el yazısı orijinal metinlere ulaşmak hiç kolay olmadı. Teknik bir sorun vardı: San Lazzaro Mıkhitarist Manastırı arşivleri ciddi bir organizasyon sorunu yaşamaktaydı. Manastırın bazı yaşlı rahipleri bu metinleri tanıyordu ve onların yardımıyla bunları bulabildik. Ama el yazısı, bu orijinal metinleri kopyalamak için arşivden dışarı çıkarmak bile bir başka sorundu. Bu konuda da onların güvenini kazanmak gerekiyordu. Sonuçta uzun uğraşlar sonrasında bu metinlerin birer kopyasını edinmeyi başardık. Elimizde incelenmeye değer, ağırlıklı olarak Türkçe yazılmış 25 kadar metin vardı. Ağırlıklı diyorum çünkü bunlar aslında çokdilli metinlerdir. İçlerinde sık sık Ermenice bölümler olmakla beraber Judeo Espanyol (Ladino), Rumca gibi dillere de rastlamak mümkündür. Örneğin bir Osmanlı çarşısı temsil ediliyorsa, bunun gerçekçi olması için o çarşıda bulunan her milletten insanın kendi dilini konuştuğu sahnede gösterilir. Biz bu bitirme tezi kapsamında bu oyunlardan üçünü Ermeni harflerinden Latin harflerine transkript ettik. Böylece bu çalışma da sona ermiş oldu. Ardından bu çalışmayı bir kenarda unuttuk. Epey seneler geçti. Sevgili dostum Mehmet Fatih Uslu Venedik’teki dil okuluna geldiğinde kendisiyle tanışma şansı elde ettim. Kendisi çalışmamdan haberdar olunca bununla ilgilendi ve bunu o sıralarda çıkarmakta oldukları Kritik Edebiyat Eleştiri Dergisi’nde yayınlamayı önerdi. Tabii derginin hacmi sınırlı olduğundan bu çalışmanın sadece bir bölümünü ve oyunlardan da bir tanesini yayınladık. Ama bu vasıtayla konudan haberdar olan ve benimle iletişime geçen sevgili dostum Fırat Güllü’yle tanıştım. Onun önerisiyle bu çalışmayı kitaplaştırmaya karar verdik. Böylece bazılarınızın şu anda elinizde tuttuğunuz “Doğu ile Batı Arasında San Lazzaro Sahnesi” adlı kitap ortaya çıkmış oldu. Tabii bu projenin gerçekleşmesinde bir kişinin daha yoğun emeği olduğunu söylemek lazım. Sevgili dostumuz Ayşan Sönmez de adeta bizim dışişleri bakanımız gibi çalıştı. Tüm bağlantılarımızı onun sayesinde kurduk. Ben projenin gerçekleşmesini mümkün kılan tüm bu dostlarıma tekrar teşekkür ediyorum.

Şimdi biraz kitabın içeriğinden bahsedelim. Önce Venedik’e yerleşmeye karar veren Mıkhitaristler nasıl oldu da bir adaya sahip olabildiler ve nasıl oldu da orayı bir kültür merkezi haline getirdiler? Aslına bakılırsa Venedik şehri ile Ermeniler arasındaki ilişkiler Mıkhitaristler’in oraya yerleşmesinden çok daha önceye dayanır. Tabii bu konunun mütehassısı Boğos Levon Hoca, onun konuyla ilgili yayınlanmış bir kitabı bulunmakta. Roma İmparatorluğu döneminde Ermeni bazı asiller vali olarak Venedik’te görev yapmışlardı. Bu da şehrin tarihinde özel bir önem taşımalarına neden olmuştur. Bunun dışında biliyoruz ki gerek Osmanlı, gerekse başka ülke topraklarından Ermeni tüccarlar zaman içerisinde gelip Venedik’e yerleşmeyi uygun bulmuşlardır. Hatta gemilerine Venedik bayrağı çekerek dünya denizlerini dolaşmışlardır. Henüz bankacılık sektörünün gelişmediği bu tarihlerde Ermeni tüccarlar, tüm dünyaya yayılmış bir para dolaşım sistemi kurmuşlardı ve kendi aralarında organize olarak paranın dolaşımını sağlıyorlardı. Mıkhitar ve yoldaşları Venedik’e vardıklarında bu tarihsel bağlar onların işini kolaylaştırdı. Venedik Senatosu tüm bu tarihsel bağları da düşünerek Mıkhitar ve yoldaşlarına şimdiki manastırın bulunduğu San Lazzaro Adası’nı hediye etmiştir. Mıkhitaristler burada sadece bir ibadet merkezi değil, aynı zamanda bir kültür merkezi ve daha sonra da bir akademi kurmuşlardır. Bu kültür merkezi Ermeniler açısından çok önemli bir kurum olmuştur. Burası hem Ermeniliğin bir merkeziydi, hem de oradaki rahiplerin büyük bölümü Osmanlı ülkesinden geldiği için Osmanlı’nın bir uzantısı kabul ediliyordu. Mıkhitaristler’in Osmanlılarla ilişkileri uzun yıllar boyunca oldukça iyi seyretmiştir. Hatta uzunca bir süre San Lazzaro’daki bayrak direğinde bir Osmanlı bayrağı dalgalanmıştır. Bunu 19. yüzyılda kimi ressamların yaptığı tablolarda da görmek mümkündür. Ben bu resimleri öğrenciliğim döneminden hatırlıyordum ve bu kitabı hazırlamaya başlayınca ulaşmaya çalıştım. Manastırın şu anki başrahibi bizzat beni götürerek resimleri gösterdi ve ben de fotoğraflarını çekme fırsatı elde ettim. Sonrasında bunlardan birisini de şimdi elinizdeki kitabın kapağında kullandık. Bunun dışında padişahların Mıkhitaristler’e gönderdiği pek çok teşekkür beratı da şu an manastır arşivinde saklanmakta. Bu manastırda el yazması ve basılı çok sayıda kitap saklanmakta. Her dilde kitaplar olmakla beraber doğal olarak çoğunluğunu Ermenice kitaplar oluşturmakta. Ve bunlar içerisinde de orta derece eğitimli halkın anlayabileceği modern Ermenice olanların sayısı daha fazla. Bilmeyenler için, modern Ermenice ile klasik Ermenice arasındaki farktan da biraz bahsedeyim. Klasik Ermenice, eğitim almış insanların anlayabileceği ağır bir lisandır. Modern Ermenice ise sadeleşmiştir ve halkın kullandığı Ermenicedir. Ermeni dilinin yaşadığı serüveni Türkçe’ye benzetebiliriz. Eskiden edebiyat dili Osmanlıca idi ama zamanla sokakta konuşulan Türkçe yazı dili haline geldi. Ermenice için de benzer bir süreçten bahsedebiliriz. Manastır rahipleri tarafından modern Ermenice ile yazılmış olan kitaplar ilk başlarda Venedik’te basılırdı, sonradan San Lazzaro’da kurulan matbaada basılmaya başlandı. Bunlar basıldıktan sonra dünyanın dört bir yanına dağıtılırlardı. Bu kitaplar sadece dini konulularda olmaz, Ermeni halkının günlük yaşantısındaki sorunlara da çözüm oluşturmaya çalışırlardı. Örneğin ziraat, arıcılık, hayvancılık vs. türünden konularla ilgili kitaplar yayınlanırdı. Bu türden kitaplardan edinilen bilgiler Ermenilerin komşuları tarafından da kullanılırdı. Bu sayede üretilen bilgi dolaylı bir biçimde çok daha geniş bir kesimin hizmetine girerdi. Tabii bu tür kitapların dışında manastırda Ermeni harfli Türkçe kitaplar da basılırdı. Ermenilerin bir kısmı bazı tarihi, kültürel, politik sebeplerden dolayı Osmanlı ülkesinde kendi dillerini iyi derecede öğrenemediler. Ancak bunlar Ermeni harflerini öğrenip, Ermeni harfli Türkçe eserleri okuyabiliyorlardı. Ermeniler için Ermeni harflerini öğrenip Türkçe kitap okumak, Arap harflerini öğrenip okumaktan çok daha kolaydı. Ermeni harfleriyle Türkçe yazmanın üç önemli avantajı vardı: İlki Ermeni harflerini öğrenmek çok daha kolaydı; ikincisi birçok dilbilimcinin söylediği gibi Ermeni harfleri Türkçenin telaffuzuna çok daha uygundu çünkü sesli harfler vardı ve Türkçe’de olan tüm sesler gösterilebiliyordu; diğer yandan Ermenice bilmeyen Ermeniler en azından harfleri kullanarak kendi kültürleriyle bir bağ kurduklarını düşünüyorlardı. Metin And’ın çeşitli çalışmalarında belirttiği gibi Ermeni harfli Türkçe eserlerin ya da yayınların, bu harfleri öğrenen Müslüman entelektüellerce de takip edildiği bilinmektedir. Fatih Altuğ arkadaşımızla yaptığımız bir söyleşide kendisi bana Halit Ziya Uşaklıgil’in İzmir Mıkhitarist Okulu’ndan mezun olduğunu söylemişti. Bu örnekte de çok açıktır ki şimdiki uygulamadan farklı olarak Osmanlı döneminde Müslümanlar da Mıkhitarist okullara giderek Ermeni alfabesini ve dilini öğrenebiliyorlardı. İşte bizim üzerinde çalıştığımız Ermeni harfli Türkçe oyunları da bu literatürün içinde görmek mümkündür.

Mıkhitarist Birliği kurulduktan sonra kendi içerisinde bazı fikirsel ayrılıklara düşerek iki ayrı kola ayrılmıştır. Rahiplerden bazıları Trieste yakınlarında bir başka manastır kurdular ve bir süre sonra Viyana’ya göç ettiler. Burada Venedik’e rakip ikinci bir kol oluşturdular. Her iki kol da eşit derecede önemli kültürel faaliyetler yürütmüştür. Bu iki kol arasındaki rekabet çoğu kişi tarafından olumlu karşılanır. 2000 yılı itibariyle bu iki kol birleşmiştir. İstanbul’da her iki grup da birer okula sahiptir.

Şimdi biraz tiyatrodan bahsedelim. Tiyatro sanatının birçoğunuzun bildiği gibi Antik Yunan’da başladığı kabul edilir. Ermenilerin de bu dönemlerden itibaren tiyatroya ilgi duyduklarını biliyoruz. Ancak ilerleyen yıllarda, özellikle Roma döneminde tiyatroya cinsellik ve vahşet gösterileri hakim olmaya başladığından, Hristiyanlık döneminde kilise teatral gösterilere olumsuz bir yaklaşım sergilemiştir. Ancak buna rağmen Ermeni Mıkhitarist manastırında 1730’lardan itibaren modern tiyatro oyunları sergilenmektedir. 1800’lü yıllarda çıkan bir yangın nedeniyle bu eski oyunlar elimize ulaşmamıştır. Ancak 1730 yılına ait manastır kroniklerinde ruhban okulu öğrencilerinin oyunlar sergilemeye başladıkları açıkça bildirilmiştir. Bu ilk oyunlar genellikle klasik Ermenice ile kaleme alınmış, dini ve tarihi konuları işleyen ağır oyunlar. İlerleyen zamanla beraber günlük konuları işleyen eserler de oynanmaya başlıyor. Bu eserlerde dil klasik Ermenice’den ziyade modern Ermenice ya da Türkçe olmaya başlıyor. Mıkhitarist rahiplerin büyük bölümü Osmanlı ülkesinden geldiklerinden bu oyunların büyük bölümü Osmanlı şehirlerinde, çoğunlukla İstanbul’da geçiyordu. O yüzden orada değişik milletler arasında kamusal alanda konuşulan dil Türkçe olduğundan oyunlar da Türkçe kaleme alınmıştır. Türkçe gerek Osmanlı ülkesinden, gerekse Kafkaslar ve Kırım’dan gelen Ermeni rahiplerin çok iyi bildiği ve kullandığı bir dildi. Dolayısıyla bu oyunları yazarken çok zorlanmadıklarını tahmin edebiliriz. Yukarıda bahsettiğimiz ağırlıklı olarak Türkçe yazılmış 25 oyun dışında, Türkçe’nin konuşulduğu ama ağırlıkta olmadığı çok sayıda başka oyun da vardır. Ama bunların hiçbirisi basılmamış, oynanmak için el yazısıyla üretilmişlerdir. Şu an elinizde tuttuğunuz kitapta yer alan oyunlardan birisi daha önce ilk kez Kritik’te basılmıştı, diğer ikisi ise ilk kez yayınlanıyor.

Mıkhitaristlerce Ermenice harfli Türkçe basılan, bilinen tek tiyatro eseri bir çeviridir. Ben bu kitabın varlığından Türk araştırmacılar sayesinde haberdar oldum. Uzun yıllar araştırmacıların gözünden kaçmış olan ve İtalyan şair Metastasio’nun dört oyununu içeren bu Ermeni harfli Türkçe kitabı sonraki yıllarda Mıkhitarist arşivlerinde ben de aradım ama bulamadım. Belli ki o kitap artık kayıp. Bu kitap yıllarca gözden kaçtıktan sonra Avusturyalı Türkolog Andreas Tietze tarafından bir şekilde bulunuyor. Tietze kitabı Latin harflerine transkript edip Amerika’da yayınlıyor. Ancak ondan sonra araştırmacıların gündemine giriyor. Tietze’nin Metin And ile de bir bağlantısı var. O da bu kitap aracılığıyla Venedik’te Türkçe tiyatro faaliyetleri olduğundan haberdar oluyor. O daha çok oyunların dili hakkında bazı değerlendirmelerde bulunmuştur. Ama onun el yazısı oyun metinlerini gördüğü ya da bunlar hakkında fikir sahibi olduğunu düşünmüyorum. Öyle olsaydı bundan mutlaka bahsederdi.

Şimdi biraz da bu oyunların sahnelenişi hakkında konuşalım. Öncelikle yeniden hatırlatmak lazım. Bu oyunlar Mıkhitarist tiyatro faaliyetlerinin tamamını değil sadece belli bir bölümünü oluşturuyor. Araştırmacılar Mıkhitaristler’in sergilenmek üzere yazdığı oyunların sayısının 250-300 civarında olduğunu iddia ederler. Ama ne yazık ki bu oyunların tamamı bize kadar ulaşmamıştır. Bu büyük oranda yangınlardan ve arşivlerdeki düzensizlikten kaynaklanmakta. Mıkhitarist bir rahip olan araştırmacı Parseğ Sarkisyan çeşitli kaynakları tarayarak oynanmış olan oyunların bir listesini çıkarmıştır. Bu listede aşağı yukarı tümünün metni mevcut olan 105 oyun yer alıyor. Ancak bu liste yayınlandıktan sonra bazı başka oyunlar da bulundu. Bizim yayınlamış olduğumuz üç oyundan sadece birisi Sarkisyan’ın listesinde yer almaktadır. Bekri Mustafanın Karakteri adlı bu oyun dışındaki diğer iki oyun araştırmacının gözünden kaçan bir başka defterde daha sonra bulunmuştur. Bundan yola çıkarak kimi araştırmacılar bu konuda yapılacak araştırmaların bitmediğini ve arşivlerde dikkatli bir araştırma yapılırsa daha pek çok eserin gün ışığına çıkarılabileceğini iddia etmektedirler. Mıkhitaristler söz konusu oyunları ağırlıklı olarak Venedik Karnavalı döneminde sergilemişlerdir. Bu sergilemeler ağdalı bir klasik Ermenice ile yazılmış ağır oyunlarla başlar, ardından izleyiciler üzerine çöken ağır havayı dağıtmak için çoğunlukla modern Ermenice ya da Türkçe yazılmış komedilerle devam edilirdi. Peki, bu oyunları kimler izlerdi? Bu oyunlar sadece manastır rahipleri ve öğrencileri için oynanmış olsaydı izleyicilerin sayısı en iyi ihtimalle 100 kişiyi geçmezdi. Oysa Karnaval zamanı Venedik’e çevre illerden gelen çok sayıda ziyaretçi olurdu. Buna Osmanlı ya da Rus Ermenistanı’ndan gelenleri de eklersek sayı daha da büyür. Bir de Mıkhitaristler’in özel davetleriyle gösterilere katılan dostları olduğunu biliyoruz. Böylece sayı epeyce kabarır. Tabii Venedik’in o tarihlerde hem bir kültürel merkez, hem de bir ticari merkez olduğunu düşünürsek bu gösterilere Venedik’te bulunan Ermeni olmayan Osmanlı vatandaşlarının da ilgi göstermiş olabileceğini düşünmek çok da yanlış olmayacaktır. Tabii bu kişiler ülkelerine döndüklerinde muhtemelen izledikleri gösterilerde edindikleri izlenimleri yakınlarına ve dostlarına anlatıyorlardı. Bunun dışında Mıkhitaristler’in dünyanın farklı bölgelerinde açtıkları 100 kadar okul vardı. Ne yazık ki geçen zaman zarfında bunların sayısı iki elin parmaklarını geçmeyecek kadar azaldı. Ama o tarihlerde bu okullar Mıkhitarist fikirlerin yayılması için önemli birer araçtılar. Elbette ki Mıkhitarist tiyatro da bu okullar aracılığıyla dört bir yana yayılıyordu. Bu oyunlar arasında Türkçe olanların varlığı da hatırlanırsa Mıkhitaristler’in Ermenice ve Türkçe tiyatroya katkıları çok daha iyi anlaşılacaktır. Şimdilik burada bitireyim. Sorularla devam edebiliriz.

Fırat Güllü: Sorulara geçmeden önce Baret’in değindiği bir konuyu biraz daha açmak lazım. İlk bakışta bu oyunların ulaştığı seyirci sayısının birkaç yüzü geçmediği ve etkisinin abartılamaması gerektiği savunulabilir. Evet, bu oyunlar yayınlanmadıkları için belli bir kesim dışında onlara ulaşmak mümkün olmuyordu. Ama geçtiğimiz yıllarda yayınladığımız Sarkis Tütüncüyan’ın (Şarasan) Türkiye Ermenileri Sahnesi ve Çalışanları adlı esere bakma şansı bulursanız, Osmanlı tiyatrosunun modernleşmesine hizmet etmiş pek çok tiyatrocunun bir şekilde Mıkhitaristlerle ve onların okullarıyla bir bağı olduğunu görebilirsiniz. Hemen akla gelecek iki isim Hekimyan ve Beşiktaşlıyan’dır örneğin. Eğitimlerini Venedik’te manastıra bağlı olarak açılmış ama din adamı yetiştirmeyen Murat Rafaelyan Koleji’nde alan bu iki Ermeni entelektüel, İstanbul’daki teatral aydınlanma hareketinde çok önemli roller üstlenmişlerdir. Hekimyan bildiğiniz gibi İstanbul’da Türkçe oyunlar da oynayan ilk profesyonel tiyatro topluluğunun kurucusudur. O ve benzeri birçok tiyatro insanı tiyatro ile ilgili ilk deneyimlerini Venedik’te almış ve tiyatro kültürüne orada kavuşmuşlardı. Bir oyun nasıl yazılır, nasıl sahnelenir, dekor nasıl hazırlanır, nasıl oynanır… Bütün bunlara ilişkin ilk bilgilerini Mıkhitarist tiyatro faaliyetlerinde edinmişlerdi. Sonrasında bunu geri döndükleri ülkelerinin kültürel ortamına hizmet ederek kullandılar. Böylece yaklaşık yüz yıllık bir birikim bu topraklara aktarılmış oldu. Bu durumu göz ardı edersek, Mıkhitarist tiyatro faaliyetlerinin önemini yeterince kavrayamayız. Şimdi sorulara geçelim isterseniz.

(Yukarıdaki metin Boğaziçi Üniversitesinde yapılan konuşmanın metnidir. Cezayir Toplantı Salonunda yapılan konuşma sonrasında seyirciden gelen sorular ve cevapları bu metnin sonuna eklenmiştir.)

Dinleyici 1 (Ömer Faruk Kurhan): Boğos Hoca konuşmasında Osmanlı tarzı çokkültürlü toplumun Batı’ya oranla çok daha hoşgörü içerdiğini belirtmişti. Belki mukayese yaparsak böyle olduğunu da görürüz. Sonuçta ulus devletler etnik ayrımcılığı o denli abarttılar ki biz Osmanlı sistemini hümanist buluyoruz. Ama sonuçta Osmanlı’da bir ayrımcılık vardı. Benim merak ettiğim bu oyunlara yansımış mıdır?

Boğos Levon Zekiyan: Evet ilginç bir soruydu bu. Konuşmamda değindiğim gibi ne tarihi idealize etmeliyiz, nede ona şeytani bir figür gibi yaklaşmalıyız. Benim araştırdığım ve gördüğüm kadarıyla gerek Mıkhitaristler, gerekse genel olarak Ermeniler ve belki de sadece Ermeniler de değil aynı zamanda örneğin Rumlar da, bu imparatorluğu kendi imparatorlukları olarak görmüşlerdir. En basit örnek, Osmanlı’yı Viyana Kongresi’nde savunanlar Fanaryotlar olmuştur. Benim edindiğim izlenim, bu insanların çoğu din konusu hariç hiçbir biçimde kendilerini bir yabancı olarak hissetmiyorlardı. Osmanlı Sultanını samimi biçimde kendi sultanları olarak görüyorlardı. 1848 yılından bu yana kesintisiz biçimde yayınlanan Mıkhitaristler’in yayın organı Pazmaveb’in kurucusu Ayvazovski, Kırımlı bir Ermeni olmasına rağmen, oturup Osmanlı İmparatorluğu’nun tarihini yazmıştır. Ve ilginç bir şekilde idealizasyona yer vermemekle birlikte genelde Osmanlı’yı övdüğünü görürüz. İyi ilişkiler uzun süre sürmüştür. İlk kırılmalar Zeytin (Zeytun) hadiseleriyle başlar. O hadiseler bile Osmanlı’ya bakışı çok radikal biçimde değiştirmemiştir. Daha çok bir pürüz olarak görülmüştür. Osmanlı yönetimine bakarsak orada da benzer bir algı görürüz. Mesela Abdülaziz, San Lazzaro’ya bir berat ve tuğralar göndermiştir. Orada mealen şöyle der: “Benim tebaa-i esdekamdan hemmezhepleri olan kimseyi kendi din vecibesine göre çok iyi eğitiyorlar. Bunun için onlara bir nüsha tasvir-i hümayunla bir tuğra-i garra gönderiyorum.” Bence bu da Osmanlı’yı idealize etmek için anlatılan bir şey değil. Ama dönemin şartları düşünüldüğünde ben, örneğin Papa IX. Pius ya da III. Napolyon’un, Mağribi Şeyhülislamına “tebanızı kendi dini vecibelerinize göre çok iyi eğitiyorsunuz” diye bir ferman göndereceğini düşünemiyorum. Galata’da Saint Benoit Lisesi’nin yanında, Ermeni Surp Pırgiç Kilisesi’nde bir Meryem Ana resmi vardır. Bu resim her Paskalya ertesinde kilise avlusunda gezdirilir. Osmanlı döneminde bu adet tüm Galata’da gerçekleştirilirdi. O resmin üzerinde gümüşten bir yıldız vardır. O Sultan Abdülaziz’in bir hediyesidir. Anlatıldığına göre o dönemlerde İstanbul vebadan mustariptir. Müslümanlar ibadethanelerinde dua etmektedir. Abdülaziz patriği çağırır ve onun da Surp Pırgiç’teki Meryem Ana’ya dua etmesini ister. Söylendiğine göre bundan sonra hastalık sona erer. Bunun üzerine Sultan o gümüş yıldızı hediye eder. İdealize etmeye gerek yok, zaten devletleri genelde idealize etmeyi denemek belki de o kadar doğru değil ama sonuçta gayrimüslimlerin Osmanlı ile olan ilişkisi, özellikle kentsel ortamlarda, genelde olumluydu. Muhakkak ki, taşrada yaşayan azınlıklar için, özellikle Doğu yörelerinde, durum farklıydı. Fakat buralarda da, merkezi yönetimin güçsüz kaldığı ve bir nevi derebeylik hüküm sürdüğü de unutulmamalıdır.

Baret Manok: Oyunlarda genellikle, tabir-i caizse gündelik hayatın suya sabuna dokunmayan konularından bahsedilir. Bu genel eğilimin dışına çıkan istisnai iki ya da üç oyun var diyebiliriz. Bunun dışında genelde ahlaki mesajlar veren oyunlar söz konusu. Mıkhitaristler, hocamın da değindiği gibi, Osmanlı ile ilişkilerini iyi tutmaya özen göstermişlerdir, bu nedenle devleti açıkça eleştiren oyunlara rastlayamazsınız. Eğer bir eleştiri yapılacaksa, örneğin Kadı’nın rüşvet aldığı gösterilecekse bu kişiler bazında yapılır ve o kişinin ahlaki zayıflığı olarak gösterilir. Devletin kendisi sorumlu tutulmaz. İstisna olarak görebileceğimiz oyunlardan ilki Akıllı Tavit oyunudur. Oyun Doğu Anadolu’da bir köyde geçiyor. Köylüler ağır vergilerden şikayetçidir. Tavit bu konuyu iletmek üzere başkente gider. Ama buradaki eleştirellik devleti töhmet altına bırakacak boyuta ulaşmaz. Çözüm şu şekilde bulunmuştur: Bir Ermeni hırsız çıkar ve İstanbul’a gelmiş bulunan Tavit’in tüm parasını çalar. İkinci oyun Palu’da (Elazığ) geçer. Oyunun kötü adamı bölgede korku salan bir aşiret lideri olan Osman Bey’dir. Yine bir Ermeni köyünden ağır vergiler almaktadır. Köylüler bu adamı yöneticilere şikayet ederler. Fakat adamın yöneticilerle arası iyidir ve sonuç alamazlar. Tabii burada şikayet edilen şahıstır, sistemin geneli değil. Final de iyi biter. Erdemli bir kişi olan Osman Bey’in babası, oğlunun bu gayrimeşru eylemlerinden haberdar olur ve olaya el koyar. Böylece hem eleştiri yapılır ve sorun anlatılır, hem de olay tatlıya bağlanarak eleştirelliğin dozajı ayarlanır. Diğer bir oyun Selim Efendi adını taşır. Yine köylülere zulmeden bir bey var. Köylüler konuyu valiye götürür. Vali erdemli bir kişidir. Selim Efendi’nin dostu olmasına rağmen konuyu araştırır ve suçlu olduğuna kanaat getirerek onu asar. Böylece devlet aklanmış olur.

Fırat Güllü: Tabii burada Venedik’te olmak aslında iktidarı tatlı dille de olsa eleştirmek için bir avantajmış gibi görünüyor. Modern öncesi dönem orta oyunlarında ya da Tanzimat dönemi Osmanlı oyun yazarlığında iktidarın doğrudan ya da dolaylı olarak eleştirilmesi hatta sahnede temsil edilmesi mümkün değildi.

Dinleyici 1: Biraz Moliere’in durumunu anımsatıyor. Orada da toplumsal bir eleştiri yapılır ama krala dokunulmadan geçilir ve oyun tatlı sonla biter.

Baret Manok: Bazı oyunlarda da Mıkhitaristler, Apostolik Ermenileri kritik etmişlerdir. Örneğin Türkçe-Ermenice yazılmış olan Der Pilos adlı oyunun kahramanı olan Pilos Baba, Apostolik Ermeni bir din adamıdır. Ermeni Apostolik Kilisesi’nde evlenen din adamları da vardır. Bu evli bir rahiptir. Bu adam bir numaralı düzenbazdır, hırsızdır, her türlü dalavereyi çevirir. Din adamlarının yürüttüğü bir tiyatro faaliyetinde yine din adamlarının düzenbazlığını eleştirmek ilerici bir tavırdır. Ama şunu unutmamak lazım ki bu adam öteki fraksiyondan olduğu için Mıkhitaristler için onu eleştirmek kolaydır. Bu oyunun kopyaları Ermenistan’a da ulaşmış ve araştırmacılar tarafından görülmüştür. Ermenistanlı araştırmacılar bu oyunun teatral değerini yüksek bulmuşlardır. İçinde Anadolu’ya özgü öğeler yoğun biçimde kullanılmaktadır. Belki de diğer oyunlardan çok daha fazla yayınlanmayı hak etmektedir ama yayınlanmamıştır. Çok büyük ihtimalle oyunun iki mezhep arasında yaratabileceği anlaşmazlığı engellemek için bu oyunu yayınlamamayı tercih etmemişlerdir.

Dinleyici 2: Oyunların Osmanlı Sarayı’nda oynandığına dair bir veri var mı?

Baret Manok: Hayır. Mıkhitaristler’in herhangi bir oyununun Saray’da oynandığına dair hiçbir veriye sahip değiliz. Saray’da oynamayı başaranlar sonraki dönemin Ermeni tiyatrocularıdır.

Dinleyici 3: Bu oyunların Venedik’teki tiyatro ortamı değerlendirildiğinde nasıl bir konuma yerleştirilmesi mümkün olabilir? Oradaki tiyatro ortamıyla, yazarlık geleneğiyle, oyun yapılarıyla ilişkileri olduğu söylenebilir mi?

Boğos Levon Zekiyan: Konu çok fazla incelenmiş değildir. Baret’in kitabında referans verdiği tiyatro araştırmacılarının sayısı onu geçmez. Çok iyi ele alınmış, incelenmiş bir konu değildir. Aslına bakılırsa bir mektupta bir tanıklık geçiyor: Roma’dan gelen bir konuk, belki bir rahip ya da laik birisi, bir arkadaşına yazdığı mektupta, “Venedik’te büyük bir oyuna rastladım, Roma’da bile böyle bir oyun görmedim” diyor. Buradan yola çıkarak oyunların estetik düzeyinin yüksek olduğunu düşünebiliriz. Bu tiyatroyu yürütenler Macbeth ya da Hamlet’i Ermenice’ye çevirip manastırda oynamışlardır. Üstelik bunlar oldukça başarılı çevirilerdir. Ben Venedik’ten oyuncuları eğitmesi için aktörler getirmiş olabileceklerini düşünüyorum. Müzik geleneğinde bunun örnekleri vardır. Kilise korosunun eğitimi için önemli müzik adamları adaya davet edilmiştir. Yapılan gösteriler çok ciddiye alınırdı. Kilise korosu bir hata yaparsa koro şefi tüm izleyicilerin önünde manastır başkanından özür dilemek zorundaydı.

Fırat Güllü: Ek bir bilgi, Venedik’te oyun yazma geleneğini başlatanlar Goldoni’nin çağdaşlarıdırlar. Goldoni ile İtalyan tiyatrosu Venedik’te altın çağını yaşarken Mıkhitaristler’in bu faaliyetleri takip etmediklerini düşünmek saçma olurdu. Üstelik de bu denli tiyatro sevgisine sahipken.

Dinleyici 4 (Sercan Gidişoğlu): Bugün manastırdaki faaliyetler ne durumda? Arşivdeki oyunların yaşatılması için sergilemeler yapılıyor mu? Tiyatro devam ediyor mu adada?

Boğos Levon Zekiyan: 30 yıl öncesine kadar ediyordu. Gerçi Karnaval geleneği ortadan kalkmıştı ama Noel’de yapılırdı. Ancak şu an için manastırın durumu zaten buna müsait değil. Sonuçta bu geleneği yaşatanlar keşiştirler. Ve keşişlik durumu rakamsal anlamda dünyanın her yerinde bir çöküş içinde. Ben 1955 yılında manastıra katıldığımda yalnız Venedik kolu 46 kişiydi, Viyana kolu ise 33 kişiydi. Şimdi ise her iki kolun toplamı 25 kişiden oluşmaktadır. O zamanlar yaş ortalaması 50 idi, şimdiyse 70 civarında. Tabii bu durumda geçmişin hazinesini muhafaza edebilmek bile çok büyük bir fazilet oluyor. Murat Rafaelyan Koleji’ndeki gelenek de uzun yıllar sürmüştür. Örneğin ünlü aktör Vahram Papazyan buradan yetişmiş ve sonra Ermenistan’da bir oyunculuk ekolünün inşacısı olmuştur. 1970’li yıllara kadar faal bir tiyatro ekibi vardı. Kolej şu anda kapanmış durumdadır. Binası da çeşitli kültürel etkinlikler için kullanılmakta.

Baret Manok: Ben bir şey ilave etmek istiyorum. Görüldüğü gibi önemi bir kurum her geçen gün eriyor. Aynı şekilde Batı Ermenicesi de her geçen gün kayboluyor. Dünyada aşağı yukarı 10 milyon Ermeni var. Bunun 3 milyon kadarı Ermenistan’da yaşıyor. 2-3 milyon civarında Doğu Ermenicesi konuşan diaspora var. Geriye kalanlar Batı Ermenistan kökenlidir. Burada Ermenistan tabirini coğrafi bir terim olarak kullanıyorum. Osmanlı döneminde de öyle kullanılırdı. Batı ülkelerine yayılmış durumda olanlar da genelde oradan göçmüş. Bu kesimler artık yaşadıkları ülkenin şartlarına adapte olmuş durumdalar. Eski kültürleriyle bağları yavaş yavaş kopuyor. Dört nesildir Fransa’da olan bir Ermeni artık Fransızlaşıyor. Bu durumdan en kötü etkilenen de Batı Ermenicesi’dir. Kaybolmaya yüz tutmuş durumda. Bunu engelleyecek inisiyatif kesinlikle Ermenistan’dan gelmeyecek. Ermenistan’da Doğu Ermenicesi resmi dil. Dolayısıyla Batı Ermenicesinin coğrafi sahibi Türkiye’dir. Özellikle İstanbul tarihsel olarak Batı Ermenicesi’nin kültürel başkentidir. Türkiye bunun farkına varıp, Batı Ermenicesine kendi zenginliği olarak sahip çıkarsa ancak o zaman Batı Ermenicesinin kurtarılması mümkün olabilir. Batı Ermenicesi zaman içinde yok olursa bundan kim ne kazanır? Daha çok Türkiye toplumu bir zenginliğini kaybeder gibi geliyor.

Dinleyici 5 (Arsen Yarman): 1990 senesinde Marmara Üniversitesi’nde “Ermenice bilmeden Osmanlı tarihi yazılamaz” dediğimde neredeyse dayak yiyecektim. Bugün üniversitelerde Ermenice kürsüsü açılması çok önemli bir kazanım. Ben iddia ediyorum ki doğru Osmanlı tarihi Ermenice bilinmeden yazılamaz ve okunamaz. Ermeni tarihçiler Osmanlı’yı idealize etmez ama düşman gözüyle de bakmaz. Dolayısıyla bu toprağın bir insanı olarak ona hem içerden, hem de yeterince dışardan bakar. Batı Ermenicesinin kaybolması demek, Osmanlı tarihinin kaybolması demektir her şeyden önce.

Boğos Levon Zekiyan: Mıkhitarist Manastırı’na geçmişte ağırlıklı olarak Osmanlı ülkesinden gelen gençler katılırdı. Sonra ekseriyetle Suriye ve Lübnan’dan gelmeye başladılar. Bu gençler de Batı Ermenicesi konuşuyorlardı. Şimdi artık Ermenistan’dan geliyorlar ve Doğu Ermenicesi konuşuyorlar. Bu hassas bir konudur. Baret’e katılıyorum, Batı Ermenicesi yaşayacaksa burada, Ortadoğu’da, Anadolu toprağında ve bu İstanbul’da yaşayacaktır.

Dinleyici 6: Mıkhitarsitler’in bir süre sonra yollarını Venedik ve Viyana olarak ikiye ayırmalarının nedeni nedir acaba?

Baret Manok: Mıkhitaristler önce Venedik’te ortaya çıkıyorlar. Abbahayr Mıkhitar hayattayken orada ilk faaliyetlerini gerçekleştiriyorlar. Onun ölümünden sonra ilk kez başrahip seçimi yapılıyor. O zamanlar başrahipler ömür boyu seçilirdi. İlk seçim sonrası bazı rahipler seçilen kişiyi kabullenmezler ve aralarında bir bölünme gerçekleşir. Yeni başrahibi tanımayanlar 1773 yılında San Lazzaro’dan ayrılarak önce Trieste, ardından Viyana’da yeni bir kol kurarlar. Ancak zaman zaman rekabet faydalı da olabilir. Mıkhitaristler’in durumunda da böyle olmuştur. Son yıllarda iki taraf da ciddi biçimde kuvvet kaybedince bu iki kol 2000 yılında tekrar birleşme kararı aldı.

Dinleyici 7: Oyunların yapısından da kısaca bahsedebilir misiniz? Örneğin şunu merak ettim, kadın rolleri yazılıyor mu? Yazılıyorsa kadınlar mı canlandırıyor?

Baret Manok: Kadın rolleri yazılmıyor. Tercümeler söz konusu olduğundaysa aslına sadık kalınmadan yapılıyor. Genellikle kadın rolleri ya erkeğe dönüştürülüyor ya da atılıyor. Gerçi çeviri yerine adaptasyon yapmak, o dönemlerde genel bir yaklaşımdı, sadece Mıkhitaristler’e has bir tutum değildi. Aslına bakarsanız Mıkhitaristler’den önce Ermeni tiyatro tarihinde Polonya’nın Lvov şehrinde Ermenice oyunlar oynanmıştır. Orada kadın rolü var ve o rolü bir erkek oynamış. Ama Mıkhitaristler’in oyunlarında kadın rolleri yok.

Dinleyici 8: Metin yazarlarının kimlikleri konusunda bir bilgi var mı?

Baret Manok: Bu konuda çok az bilgi var. Bazı metinlerde bu konuda bir bilgi verildiğine rastlıyoruz ama hepsinde değil. Aslına bakılırsa bu işi yapanlar muhtemelen bunu kendi asli işlerinin yanında yaptıkları için isimlerini de çok fazla öne çıkarma gereği duymamışlardır. Zaten oyunlar birkaç kez oynanıp bir kenara atılacak ve hiç yayınlanmayacaktı. Eğer metin bir şekilde kitap olarak ya da Pazmaveb aracılığıyla yayınlanmışsa kimin tarafından yazıldığı bilgisi de verilmiştir. Anladığımız kadarıyla çoğu durumda metin yazarı ve rejisör aynı kişi. O zaman oynanan oyunun rejisörünü biliyorsak yazarının da o olduğunu kabul edebiliriz.

Dinleyici 9 (Raffi Hermon Araks): Sevgili Baret Manok, koyu bir sis perdesiyle çevreli bir konu hakkında küçük de olsa bir ışık yaktığınız için size teşekkür etmek istiyorum. Sanıyorum ki ilerleyen yıllarda bu ışığın yansımalarını çok daha net biçimde göreceğiz. Tekrar teşekkürler. Sevgili hocam ve dostum Boğos Levon Zekiyan’a bir sorum olacak. Hatırladığım kadarıyla yıllar önce sizinle birlikte katıldığımız bir etkinlikte sevgili hocamız Baskın Oran’a bir söz sarf edilmişti ve ben çok etkilenmiştim. Şöyle denmişti: “Sayın Hocam biz hala Osmanlı bayrağını saklıyoruz.” Ben anlayamamıştım. İtalya’nın göbeğindesiniz, Venedik’tesiniz. Dahası Venedik’teki Ermeni dini ve kültürünün merkezindesiniz. Ve öğreniyoruz ki burada Osmanlı bayrağı dalgalanmış. Bu nasıl oldu öğrenebilir miyim? Hayli ilginç bir şey.

Boğos Levon Zekiyan: Bahsettiğiniz kişi Sasonlu’dur, hatta hala Türkçe konuşur. Bahsettiğiniz konuyu ben de hatırladım. Napolyon’un Venedik’i işgal etmesiyle birlikte Venedik Cumhuriyeti (Serenissima) siyasi anlamda son buluyor. Zaten Cumhuriyet sürerken Osmanlı bayrağı falan da asılamazdı adada. Napolyon döneminde oluyor bu. Napolyon tüm manastırları kapatıyor ama Mıkhitaristler diplomatik girişimlerle kendi manastırlarını akademi statüsünde açık tutmayı başarıyorlar. Bu başarı Meryem Ana ile ilgili bir mucizeye bağlanmıştır. Tarikat İstanbul’da gizli olarak 8 Eylül’de, sanıyorum Kumbaracılar Yokuşu üzerinde bir yerde kuruluyor. 8 Eylül Meryem Ana’nın doğum günüdür. Yine bir 8 Eylül günü Mıkhitar İstanbul’dan kaçarak Mora’nın güneyinde bir yere gider. Bir başka 8 Eylül günü birliğin ilk üyeleri San Lazzaro Adası’na ayak basarlar. Tesadüf o ki Napolyon’un fermanı da bir 8 Eylül günü adaya ulaşır. Bu konu toplantının konusuyla çok ilgili değildir ama birliğin diplomatik yeteneklerini anlamak açısından anlatılmasında fayda vardır. Dönemin başrahibi Transilvanyalı ve Ortaçağda Ani’den buralara göç eden asilzade soyundan gelmekle övündüğü söylenir. Diplomatik yetenekler kanına işlemiştir. Kendisi 12 ciltlik bir coğrafya kitabı yazmıştır. Stratejilerini üç nokta üzerine kuruyorlar: Öncelikle San Lazzaro’da kurulan kurumu bir akademi olarak lanse ediyorlar ki zaten faaliyetleri açısından aslında öyledir; diğer yandan Osmanlı bayrağı çekmeye başlıyorlar ve bu Ruslarla uğraştığı için Osmanlı’yı karşısına almak istemeyen Napolyon’u adadan uzak tutuyor; ve de kişisel ilişkileri devreye sokuyorlar, Napolyon’un odacısının Ermeni olmasından yararlanarak doğrudan onunla ilişki kuruyorlar -ki biliyorsunuz dünyanın her yerinde odacılar en etkili kişilerdir- ve ayrıca Milano valisinin oryantalist olmak isteyen rahip oğluna Ermenice öğretmeyi vaat ederek onun aracılığıyla Milano’da oturan Napolyon’un naibinin karısına ulaşıyorlar -ki valinin oğlu prensesin itiraf babasıdır. Böylece Napolyon’dan o ünlü fermanı koparmayı başarıyorlar. Gerçi fermanda izin verilmekle beraber “akademi” sözcüğü hiç kullanılmamıştır. Bu Ermeni Anayasası’nın Osmanlı’da “Nizamname” adıyla anılmasına benzer. O örnekte de Osmanlılar belgeyi kabul ederler ama adına “anayasa” demezler.

Dinleyici 10 (Osman Köker): Bunca yıldır çalışıyorum ama Mıkhitaristler’in statüsünü hala tam olarak anlayamadım. Osmanlı toprakları dışındalar ve Katolik Kilisesi’ne bağlılar ama Osmanlı ülkesinde okulları var; ayrıca Katolik Kilisesi ile farklı bir ilişkileri var. Onlara bağlı olmayan Ermeni Katolikler var Osmanlı’da. Onlarla ilişkileri nasıldı? Katolikler 19. yüzyılın ortasından itibaren millet olarak kabul ediliyorlar. Mıkhitaristler bundan etkileniyor mu? Katolik milletine bağlı mı kabul ediliyorlar? Bunlar benim bir türlü çözemediğim meseleler. Bir sorum daha var ama onu sonra sorayım.

Boğos Levon Zekiyan: Çok geniş bir konu bu. Roma ile ilişkilerin kökenleri Kilikya Krallığı dönemine kadar gider. 12-14. yüzyıllar arasında Batılı misyonerler bölgeye gelirler ve bazı Ermeniler onların inancına meyleder. Bazı krallar Roma ile resmi anlaşmalar imzalarlar. Bu tarihten itibaren Katoliklik tartışmaları başlar. Bu tartışmalar üç koldan ilerler. Bazıları Ermeni Kilisesi’nin hataları olduğunu, bunu değiştirmek için Roma’ya yakınlaşmak gerektiğini ve bunu yapmak için de önce dili değiştirmek gerektiğini savunuyorlardı. Bu en uç noktada “Latinofili”yi savunan kanattı. Diğer grup, Ermeni Kilisesi’nde ufak tefek hatalar vardır, onları düzeltmek yeterli olacaktır tezini savunuyor. Bir örnek vermek gerekirse Mess ayininde Ermeniler şaraba su katmazlar. Hatta bununla ilgili bir fıkra vardır: Kadınlar hamamında hanımlar tartışırken biri sorar: “Ermeniler neden böyle birbirine düşmüştür” diye. Bir başka hanım yanıt verir: “Bazıları şarabı sulu, bazıları susuz içmeyi savunur” der. Üçüncü akım ise Mıkhitar’ın savunduğu akımdır ve der ki, “Biz Ermeni’yiz ve kilisemizde bizce hiçbir hata yoktur. Formülasyon farklılıkları vardır ve biz kilisemizin ananesini, geleneğini ve ritüelini tamamen koruyacağız. Fakat Roma ile de bir komünyon kuracağız.” Bu ideolojik farklılık, kanımca, 1773’teki Venedik-Viyana ayrılığının da sebeplerinden birisidir. Bu bağlamda Ermeni Katolik Patrikliği ikinci eğilime daha yakındır ve seve seve şaraba su katmışlardır. Viyana kolu da az çok bu doğrultuda ilerlemiştir. Osmanlı Katolik Cemaati’nin kuruluşunda tüm bu değişik yönelimler ortak bir tutum izlemişlerdir. Ancak Patrik Hasun döneminde Ermeni Katolik Cemaati ikiye bölünmüştür çünkü Hasun, Katolik cemaatinin statüsünü Latin yasalarına göre değiştirmek veya, kendi tabiriyle, “reforme etmek” taraftarıydı. Ona karşı olanların çoğu Katolikliği terk edip tekrar Apostolik Kilisesi’ne bağlanmışlardır. Bu grubun başını da Patrik Ormanyan çekmiştir ve bu yüzden Patrik Hasun ve Vatikan tarafından azledilmişti. Benim kendisine hürmetim çok büyüktür. Bence son 300 yıl içinde Mıkhitar ile birlikte Ermeni dünyasında yeşeren ideolojik görüşlerin en önemli iki isminden birisi olmuştur. Bu ikisi bir milletin varlığını sürdürebilmesi adına inanılmaz uzak görüşlü kişilerdi. Zaten kendisinin Venedik Mıkhitaristleri’ne yönelik bir muhabbetinin olması da tesadüf değildir. Tabii günümüze gelirsek artık Viyana ve Venedik arasındaki teolojik ayrımın çok belirleyiciliği kalmadı. Bu ayrımlar bir bakıma korunmakla beraber iki kol birleşmeyi seçti.

Dinleyici 10 (Osman Köker): İkinci bir sorum daha olacaktı. Gerek hocam, gerekse Baret Bey konuşmalarında Ermeni harfli Türkçe edebiyat terimini kullanarak, bu eserlerin kültürlerin buluşmasında çok önemli örnekler olarak ön plana çıktıklarını vurguladılar. Ben bunun ayrı bir edebiyat akımı gibi sunulmasını çok doğru bulmuyorum. Bana bu özel bir edebi akımdan ziyade alışkanlıklarla ilgili bir seçim gibi geliyor. O toplum yazı dilini kullanmak istediğinde hangi alfabe kolayına geliyorsa onu kullanıyor diye düşünüyorum. Bunu ayrı edebi alan gibi tarif etmek sorunlu olabilir.

Baret Manok: Ben size katılıyorum, hakkınız var. Burada edebiyat sözcüğünü kullanırken her iki anlamıyla da kullanıyoruz: i) Sanatsal değer taşıyan yüksek kültür ürünleri -ki bizim bahsettiğimiz oyunlar buna pek de girmiyor diye düşünebiliriz; ii) bir toplumun ürettiği yazılı kültüre ait her şey. Zaman zaman kafa karıştıran şey bu ayrımın kaybolması sanırım.

Boğos Levon Zekiyan: 1802 yılında Rus Çarlığı ile Osmanlı İmparatorluğu arasında bir anlaşma imzalanıyor. Bu ticari anlaşmanın Osmanlı tarafından imzalanan kopyası Ermeni harfli Türkçe’dir. Çünkü her iki taraf adına da anlaşmayı imzalamaya gelen temsilciler Ermeni’ymiş. Aralarında Ermenice konuşuyorlar. Sonra bir taraf Rusça, diğer taraf Türkçe olarak anlaşmayı tercüme ediyorlar ama alfabe Ermenice.

Dinleyici 11 (Sevan Ataoğlu): Az önce Baret Manok da bahsetti, Venedik’te yazılan metinler İstanbul’daki okullara kadar ulaşmıştır dedi. 1810 yılında Minas Pıjişgyan’ın İstanbul’daki Mıkhitarist okulda yaptığı çalışmalar var. Bu oyunlar bizim bildiğimiz anlamda İtalyan sahnede oynanan, öncesinde davetiye basılıp dağıtılan, bir yazar tarafından yazılan metnin oynandığı ilk modern tiyatro örnekleri. Bu anlamda Pıjişgyan üzerinde durulması gereken, hakkında yayın yapılması gereken birisi değil midir?

Boğos Levon Zekiyan: Minas Pıjişgyan çok önemli bir şahsiyettir. Mıkhitarist tarikatı Avrupa ile karşılaştırıldığında bile üst düzeyde kalacak önemli kişilikler yetiştirmiştir. Alişan, İnciciyan ve Çamçıyan ilk akla gelen isimler. Bunların hemen ardından gelen çok güçlü kişiliklerden birisi Pıjişgyan’dır. Hakkında yazılmış bir biyografi bile yoktur. Bu kişi Avrupa’dan Petrograd’a kadar çok geniş coğrafyada tanınan bir kişilikti. Kendisi 7 dilli bir gramer kitabı yazmıştır. Bu dillerden birisi çok tabiidir ki Osmanlıca’dır. Bu kitap bizzat Rus Çarı’na ithaf edilmiştir. Trabzon şehri hakkında çok önemli bir coğrafya kitabı yazmıştır. Hampartsum notasını icat eden dört kişilik ekibin bir üyesidir. Tiyatro çalışmalarını gittiği her yere taşımıştır. Buna rağmen hakkında bulacağınız bilgi iki paragrafı geçmez.

Dinleyici 12: Benim Ermeni harfli Türkçe yazılarla ilgili Kapalı Çarşı’da bir çalışmam olmuştu. Kapalı Çarşı esnafı Ermeniler haftalık tutanaklarını bu şekilde yazıya geçirmişlerdir. Gerçi bu kayıtların orijinallerini görme şansım olmadı ama çeşitli anlatıcılar tarafından bu durum açıkça zikredilmiştir.

Mehmet Fatih Uslu: Sorularınızın çok olduğunu biliyoruz ama isterseniz bunları sohbet kısmında dile getirelim. Baret Manok kitaplarınızı imzalama şansını bulacaktır. Hepinize katıldığınız için teşekkür ederiz.

Baret Manok: Konuşmamda kitabın serüvenini anlatırken çok önemli bir ayrıntıyı atladım. Fatih arkadaşım bu kitabın önemli kısmını İtalyanca’dan çevirdi ve editörlüğünü yaptı. Bu bilgiyi de sizlerle paylaşmam gerektiğini düşünüyorum ve kendisine bir kez daha teşekkür ediyorum.

Yorum


işlemi tamamlayınız: