Angela Gheorghiu Bodrum’da Şakıdı

Üstün Akmen

Yücel Canyaran’ın müthiş başarılı sanat yönetmenliğinde Bodrum’da dokuz yıldır süren Uluslararası Klasik Müzik Festivali’nin bu yılki açılış konseri için Turgutreis’teki D-Marin tesislerine gidiyordum. İspanyol Şef Ramón Tebar’ın yönetiminde Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası D-Marin Turgutreis Klasik Müzik Festivali kapsamında günümüzün en parıltılı ve yetenekli opera şarkıcısı Romanyalı Soprano Angela Gheorghiu’ya eşlik edecekti. Bodrum’un İstanbul trafiğini aratmayacak yoğunluktaki trafiğinde ha yetiştim ha yetişeceğim gerginliğini yaşarken, bir gece önce düşümü süsleyen nergisler birdenbire anılarımın çerçevesine giriverdi. Nereden nereye demeyin, öyle oldu. Yüreğim nergislerle itişmeye, birleşmeye başladı, zevklere boğulduğumu duyumsadım. Kapıdaydım.

Diva Sahneye Geliyor

Konser Mozart’ın “Figaro’nun Düğünü” uvertürüyle başladı. Sonra Diva sahneye geldi ve aynı eserin 4. Perdesinde Susanna’nın çok sevdiği Figaro’nun sanki yakında olup şarkısını duyacağını bilmiyormuş gibi kasten söylediği aşk şarkısını “Deh, vieni, non tardar”ı söyledi. Alkışlar… Sonrasında Angela Gheorghiu, Romanyalı genç Tenor Teodor Ilincãi’yi de elinden tutup sahneye taşıdı. Orkestranın minik yol göstermesiyle Verdi’nin “La Traviata”sından Alfredo’nun Violetta ile birlikte söyledikleri “Parigi, o cara, noi lasceremo”yu söylediler. İnsan yaşamının uyanışı olan ilkbaharı yaşıyorum sandım. Vadilerin koyu gölgesindeki ağaçlar, mavi gökyüzü, hoş kokular ve kuş sesleri… Gözlerimi kapadım. Gheorghiu alt rejisterden üst rejistere geçiş yaptı, sesinde sevgilinin zarif sesini duydum. Anladım, sevgili denilen kutsal varlık karşısında, tüm bedenin titreyişini anlatıyordu. Kapalı gözle sandalye üzerinde gördüğüm düşte her şey, çayır, orman, dere, toprak, bana gökyüzünden inme bir aydınlık içinde göründü.

Tenor Teodor Ilıncãi

Duvar dibindeki gül, az önce can verirken sarhoş ettiği sedef kanatlı arıya duyduğu yoğun kıskançlıkla yapraklarını kapattı. Kalbimin neden bu denli hızlı çarptığını düşünmeye başladım. Tenor Teodor Ilincãi’nin Verdi’nin “Rigoletto’sundan Dük’ün olabildiğince çok sayıda kadınla birlik olarak zevkli bir yaşam geçirmek üzerine şarkısı “Questa o quella”sından sonra, orkestradan Puccini’nin “Manon Lescaut”un uvertürünü dinledik. Gheorghiu yeniden sahneye geldi. Ve Boito’nun “Mefistofele” operasından 3. Sahne. Margherita’nın ölümü tablosu: “L’altra notte in fondo al mare”. Düşen solmuş yapraklar… İçimdeki bahçe hüzün içindeydi, çiçekler yağmura umarsız boyun eğdi. Yaz, sessizce sonunu seyrederken, akasya ağacının yaprakları toprağa birer altın ağırlığında kondu, yayıldı, dağıldı. Yaz mevsiminin tümüyle ve son kez hüzünle gülümsediğini benden başka gören olmadı. Güller, tam da o sırada umutsuzcasına huzuru aramaktaydılar. “Bravo” sesleri ve alkış gürültüsüyle kendime geldim.

İkinci Bölüm

Gounod’un “Romeo ve Jüliyet” eserinin 4. Perdesinde Gheorghiu’nun genellikle kocası Tenor Roberto Alagna ile birlikte söyledikleri “Va! Je t’ai pardonné… Nuit d’hyménée” başladığında genç Tenor Teodor Ilincãi bir Diva ile birlikte söyleme tedirginliğini ve çekingenliğini üzerinden atmıştı. Birinci bölüm bitti. İkinci bölümde Verdi’nin “Vespri Siciliani” uvertürü (nereden nereye) bana ölüm düşüncesinin başlangıç günlerini anımsattı. Gheorghiu ve Ilincãi Verdi’nin “Otello”sunda Otello ve Desdemona’nın niye birbirlerine aşık olduklarını anlattılar: “Già nella notte densa s’estingue ogni clamor”.  Angela Gheorghiu kafa rezonansını arttırırken, ateşli özlemlerin yıldızlı geceye uykulu bir çocuk gibi bırakılışından söz etti. Birden, nasıl oldu bilemiyorum, içimde bir ışık kırıldı, bir hayal uçtu, acı ile haz çılgınca çarpıştı. Gheorghiu, etkileyici müzik becerisine fiziksel işve ve cilvesiyle birlikte, sesini aryanın içeriğine uygun bir biçimde kullanma ve seyircinin dinlediğini anlamasını sağlama yeteneğini de ekleyince, anlayabildiğim kadarıyla, tüm eller işlerini terk etti, tüm düşünceler unutuldu, duygular uykuya gömüldü, sevgi askıya asıldı. Başıboş kalan ruh, özgürce kanatlanıp derinlere, sonsuz yaşama doğru akşamın ve Gheorghiu’nun sesinin büyüsü içinde havalanmaya kalktı. Şapşal ruh, gitti D-Marin’deki teknelerden birine çarptı. Yaşımın yaşamıma getirdiği tüm mozaikler erimek üzereydi.

“O Mio Bambino Caro”

Sonra Massanet’in “Chérubin”inden, Puccini’nin “Turandot”undan ve La Bohéme”inden aryalar… Bu arada, Gheorghiu’nun Dvoøák’ın “Rusalka”sındaki “Song to the moon” ile doruğa tırmanışı… Bis’te söylediği Puccini’nin “O mio bambino caro”da sesiyle esmesi, yırtması, parçalaması, vurması, şimşekler çaktırması, yakması. İkilinin iki pop şarkıda, “Non ti scordar di me” ve Granada”daki olağandışı başarıları. Neyse! O gece bir kez daha anladım ki ses, kişinin kendisini dışa vurmasına yararmış. Meğer ses, kişinin duygusal dünyasını en kolay ele veren ögeymiş. Meğer ses, duygusal dünyayı açarken bir anlamda bu yolla kişiye ihanet de edermiş.   Meğer üzüntü ya da neşe, her neyse, esasında ses ile ifade edilirmiş. Bunları bir kez daha öğrendim. Her duygu için ayrı bir akustik parametre bulunduğunu, o akşam iyice belledim. Gheorghiu söylerken içim içimi yedi, inim inim inledim.

Evrensel



  tarafından yazılan diğer yazılar.

Yorum


işlemi tamamlayınız: