Sahnede Kadının Adı Var

kadininadivar[Filiz Elmas’ın 20 Aralık Radikal Gazetesi’nde yayınlanan yazısını okuyucularımızla paylaşıyoruz.]

Ankara Devlet Tiyatrosu repertuarında yer alan ‘Sarı Naciye’ ve Eskişehir Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları tarafından sahnelenen ‘Kanlı Nigar’ oyunlarını bir yazıda toplamaya karar verdiğim de kadın sorunu; kamuoyunda sadece kadına yönelik şiddet boyutunda yer alan zayıf bir tartışma konusuydu. Ancak araya giren birkaç gün söz konusu sorunu ‘öğrenci evleri’ başlığıyla gündemin en parlak tartışma zemini haline getirdi. Bizler bu konuda karar verirken çoğunlukla, genel kabul gören namus anlayışının dışında kalan kadınlarımızı ahlaki zafiyetle suçlayarak, onları katleden erkeleri ise vahşetle niteleyerek bireysel çözümlere sığınıyoruz. Oysa asıl suçlu toplumsal sistem değil midir?

Yazının ana fikrini başta söyleyerek belki de kendimi riske atıyorum ama sorun, konuyu üst yapı kurumları bazında ele alıp zavallı birkaç bireyi genellikle de birkaç kadını ‘recmederek’ (bu terimi ‘Kanlı Nigar’ oyunundan ödünç alıyorum) çabuk çözümler bulma kolaycılığı olmamalı. Hepimizin bilmesi gereken, olaylara birey değil, toplumsal sistem yani alt yapı kurumları bağlamında ele alma zorunluluğu. Bu bağlamda bireye farklı bakış açıları sağlayarak özeleştiri sunma olanağı tanıyan tiyatro, ister sağ ister sol söylemden olsun, her zaman toplumsal baskı sürecini eleştirerek kurban seçilen kadınlarımızı korumakta.

Sarı Naciye

Recep Bilginer tarafından yazılan ‘Sarı Naciye’, sevdiğine kaçan bir genç kızın öyküsünü, kırdan kente göç izleğinde anlatıyor. Yazarın finalde ifade ettiği mesaj aşiret yasalarına göre verilen ölüm cezasına karşı çıkıp kızını kucaklayan bir babanın sözlerinde saklı: “Her şey burada kalır, sen ne yaptıysan, sana ne yaptılarsa… Ben yüzlemem seni. Sen de aklından çıkarırsın olanları…” Bilginer oyunda aşiret kanunlarına insani değerlerle karşı çıkarak ailelerin ne olursa olsun doğurup büyüttükleri kız çocuklarına sahip çıkması gerektiğini savunan doğru bir temaya vurgu yapar.

‘Sarı Naciye’, Zafer Kayaokay rejisi ile sahneleniyor. Yönetmen oyun broşüründe Türk oyunlarını ‘güncellemeyi, modernleştirmeyi, günümüze taşımayı’ önemsediğini belirtiyor. Bu nedenle sahnelemede metni modernize edilmiş öğelerle seyirciye sunmaya çalışıyor. Oyun fotoğraflarında gördüğünüz gibi dekor ve kostüm tasarımında Anadolu’nun çaput bağlama geleneği göz önüne alınarak stilize çalışmalar yapılmış. Ancak oyun boyunca süren bu çizgi çoğu kez sahnede renk cümbüşü yaratarak yorucu bir görünüme neden oluyor. Dans ve müzikler için bir eleştirim yok. Çünkü Can Atilla’nın başarılı çalışmasının canlı bir orkestra ile seyirciye aktarılması, Ömür Uyanık tarafından Naciye’nin iç ve dış görünümünü yansılamak için iki farklı oyuncu aracılığıyla sunulan koreografi çalışması metne katkı sağlayan yaratımlar olarak sahnede yerini alıyor.

Sahneleme konusunda eleştirimlerinden biri, rejisörün modernizasyon düşüncesinin organik bir bütünlük içinde sahneye yansıtamamasıdır. Rejide üslup bütünlüğü sağlanamadığı için oyun kimi kez bir müzikal, kimi kez bir tragedya, kimi kez de gerçekçi sahneleme arasında gidip geliyor. Doğal olarak oyunculuklarda da aynı sorun yaşanıyor. Kimi oyuncular rollerini tragedya oyunculuğu, kimileri klasik Stanislavski oyunculuğu, kimileri ise dans tiyatrosu formunda sahneliyor.

Aslında ‘Sarı Naciye’ için beni rahatsız eden en önemli konu, finalde seyirciye sunulan mesajdı. İzlediğim oyunda, pek çok seyirci de fuayede aynı sorunu dile getiriyordu. Finalde Naciye beyazlar içinde sahne gerisinde yükseliyordu. Bu görüntünün uyandırdığı imaj Naciye’nin yaşadıkları nedeniyle intihar etmesiydi. Yönetmen eğer Naciye’nin intihar etmesi gerektiğine inanıyorsa toplumumuzun yok ettiği suçsuz pek çok genç kızın ölümüne imza atmış oluyor. Eğer yönetmenin amacı farklı bir mesaj sunmak ise bunun da seyirci tarafından doğru algılanmadığını söylemeliyim.

Yazının devamı için tıklayınız

Radikal



  tarafından yazılan diğer yazılar.