Goethe, Sansür, İstifa

asu maro[Asu Maro’nun Milliyet’te yayınlanan köşe yazısının bir kısmını paylaşıyoruz.]

Zaten türlü türlü dertle mücadele eden Devlet Tiyatroları’nda enteresan bir de ‘sansür’ krizi yaşanmakta…

Ortada iki gün önce prömiyer yapan ‘Güneş Batarken Bile Büyük’ oyunuyla ilgili bir sansür iddiası, bu nedenle istifa ettiğini söyleyen bir genel sanat yönetmeni ve kendisine sansürle ilgili herhangi bir tebliğ gelmediğini belirten bir yazar-yönetmen var. Yani tamamı iddialar ve söylentiler üzerine kurulu bir kriz…

Hatta bir diğer söylenti de Mustafa Kurt’un hakkında soruşturma açılacağı haberleri üzerine istifa ettiği ve ‘sansüre karşı duran genel sanat yönetmeni’ sıfatını beğendiği için bu iddiayı ortaya attığı yönünde. Zaten oyunun yazarı ve yönetmeni Kazım Akşar da “Mustafa Kurt’un kendince bir kahramanlık yaptığına inanıyorum” diyordu, dün Milliyet’ten Gülden Öktem’e yaptığı açıklamada…

SANSÜR HAYATIMIZIN PARÇASI

İşin içinden çıkmak mümkün değil ama kesin ve acı olan şu ki; sansür epeydir hayatımızın doğal bir parçası.

Ne şaşırıyoruz duyduğumuzda, ne de sarsılıyoruz. Olsa olsa benim yaptığım gibi, “Aman bu söylentiler çıktıysa oyunun başına bir şey gelebilir, tez zamanda göreyim” deyip tiyatro salonuna koşmak bir yol olabilir.

Üstelik Kazım Akşar’ın yönetip, yine Reha Özcan’ın oynadığı ‘Bedensiz Kadın’ı hala unutmamışım; bunu kaçırmak olmazdı. Yalnız da değildim nitekim; salon tıklım tıklımdı.

Devlet Tiyatrosu sitesinden aktarırsak; oyun Johann Wolfgang Von Goethe’nin alt sınıftan bir kadınla evlenerek, Weimer’dan ayrılması ve taşraya taşınma sürecini konu edinmekte.

Odağında da yazarın Napoleon istilası altındaki ülkesinde geçirdiği dönem ve özellikle hayatındaki kadınlar ile ilişkisi var.

ODAĞIM ŞAŞTI

Buradan aktarma ihtiyacı duydum çünkü itiraf etmeliyim ki, benim odağım epey dağıldı oyunu izlerken. Oynadığı her rolde ışıl ışıl parlayan Reha Özcan’ın canla başla ete kemiğe büründürdüğü, Goethe’nin evinin kapısından giren her kadınla bir ilişki yaşadığını öğrenmiş oldum.

Önce hizmetçisi, sonra karısı olan (Meral Bilginer’in oynadığı) Christiane ile aralarında nasıl bir aşk olduğunu pek anlamadım.

Bütün toplumu karşılarına almalarına neden olacak bir tutkuya, bir bağa rastladığımı söyleyemeyeceğim.

İlham veren Goethe dizeleri dinledim, Napoleon (Engin Delice) ile aralarındaki söz düellosundan keyif aldım.

Fakat genel olarak, büyük eserini (Faust) bitirmeye çalışan bir yazarın bunalımlarını mı izledik, hayatına giren her kadında sancılı izler bırakan bir Don Juan’ın maceralarını mı? Yoksa işgal döneminden bir kesit miydi anlatılmak istenen…

Yazarı ve yönetmeni Kazım Akşar savaşa ve din istismarına dair sert eleştiriler içerdiğini düşünüyor oyunun örneğin… Neticede dediğim gibi, benim odağım şaştı.

Bir de bu da benim eksiğim olsun, bir süredir tiyatro salonunda 75 ila 90 dakika tahammül sınırım olmaya başladı.

Milliyet