Babama Verdiğim Sözü Tuttum

goktayzihni[Zaman Gazetesi’nden Gülcan Bağırkan’ın Zihni Göktay ile yaptığı söyleşinin bir kısmını okuyucularımızla paylaşıyoruz.] İlk kez 1951 yılında Muammer Karaca tarafından bir Fransız komedisinden uyarlanarak oynanan Cibali Karakolu, 53 yıllık aranın ardından usta tiyatrocu Zihni Göktay yorumuyla yeniden sahneleniyor. Başkomiser Cafer Sabbah rolünü üstlenen Göktay, Cibali Karakolu’nda 50. sanat yılını kutluyor.

Cibali Karakolu ekibine nasıl dâhil oldunuz?

Erhan Yazıcıoğlu ile kırk beş yıllık bir arkadaşlığımız var ve Cibali Karakolu’na olan zafiyetimi bilirdi. Kendisi Şehir Tiyatroları genel sanat yönetmeni olduğunda ben Ayvalık’ta dinleniyordum. Benim onu hayırlı olsun diye aramama kalmadan o beni arayarak, ‘Yeter dinlendin, ameliyatlar bitti, kilon da müsait artık, hadi bakalım Cibali Karakolu’na. Yönetmeni bile belli.’ dedi. Alelacele toparlanıp İstanbul’a geldim ve 24 Ağustos’ta provaya girdim.

Cafer Sabbah rolünü oynamak istediğinizi biliyoruz, oyunu ilk ne zaman seyretmiştiniz?

Cibali Karakolu’nu babamla birlikte yedi yaşında izlemeye gitmiştim ilk kez. Muammer Karaca’nın oynadığı oyuna o zamanlar yaşım küçük diye almamışlardı. Bu yüzden on yaşımdayken seyredebildim ilk olarak. Ama belli aralıklarla tekrar tekrar seyrettim. O zamanlarda bir ukdesi vardı oyunun bende, ileride bu rolü oynayabilir miyim acaba diye çok düşünürdüm. Çünkü halk evlerinde amatör tiyatro yapmaya başlamıştım o dönemde. Aradan yıllar geçti, çok oyunlarda oynadım. Cibali Karakolu hiç gündeme gelmedi. Repertuvarda vardı ama tozlu raflarda kaldı.

Sizin oynadığınız ile Muammer Karaca’nın oynadığı Cibali Karakolu arasında ne gibi farklılıklar var?

Muammer Karaca’nın oynadığı devirdeki politik esprilerin bir kısmını kaldırdık, hem sakıncalıydı hem de güncelliğini yitirmişti. Muammer abinin hükümetlerle arası hep çok iyiydi. Onun başına bir dert açılmazdı. Menderes ile iyiydi, Demirel ile iyiydi. Eğer yaşasaydı Özal ile de arası iyi olurdu. Bu yüzden onun yaptığı esprilerin hepsini alamadık ve oyunu daha yalın hale getirdik.

Oyununuzda sık sık Şehir Tiyatroları’nın sorunlarına göndermeler yapıyorsunuz, çözülmesine faydası olur mu sizce?

Bu problemler ben tiyatroya başladığımda vardı hâlâ da var. Tiyatroyu politikadan soyutlayamayız. Ama kimseyi küçümseyerek hakaret ederek değil, ortada bir gerçek varsa onu dile getiririz ancak zülfi yâre dokunmadan. Kimseyi kırmadan yeter ki dikkati o noktaya çekebilelim. Sanatçıların da böyle bir sıkıntıları var.

Oyunun orkestra şefliğini oğlunuz yapıyor değil mi?

Evet, oğlum Ömer ile aynı oyundayız. Bunlar güzel duygular, ilk kez Pembe Konağın Gelinleri’nde beraber çalışmıştık. Oğlum orada şef piyanistlik yapıyordu. Aynı heyecanı o gün de duymuştum.

Kızınız da oyuncu ama aynı sahneyi paylaşma şansınız olmamış hiç.

Maalesef bu zamana kadar olmadı ama oynamak için planladığım bir eser var. Umur Bugay’ın yazdığı, benim daha önce televizyonda yer aldığım Komşu Komşu adlı dizinin tiyatro uyarlaması yapılacak. Bugay, adını Tavan Arası’nda olarak değiştirdi, kızım orada torunumu oynayabilir. Cibali Karakolu tüm hızıyla devam ediyor. Önümüzdeki sezon inşallah beni çok fazla yormayacak şekilde bir hafta birini bir hafta diğerini oynarım. Artık 69 yaşındayım sonuçta.

Yaşınıza rağmen oyunda bitmek tükenmeyen bir enerjiye sahipsiniz…

Sahnedeyken tansiyonu yüksek tutmak lazım. Allah’ın yardımı da olunca yaşa başa bakmıyor bu işler.

Aynı zamanda 50. sanat yılınızı kutluyorsunuz. Nedir bu başarının sırrı?

Mesleğimi bütün zorluklarına rağmen çok seviyorum. Seyirciye olan saygım beni ayakta tutuyor ve bana dua ettiklerini bizzat onlardan dinliyorum. Hep halkın arasındayım. Kibir nedir bilmem ama bunu artı değer olarak söylemiyorum, zaten olması gereken de budur. Örneğin geçen hafta ustalara saygı programı için Sakarya’daydım. Tam bir buçuk saat sevenlerimle ayakta fotoğraf çektirdim. Hiçbir seyircimi geri çevirmem, konuşurum. Evden getirdiğim yemeği yemek nasip olmadan geri götürdüğüm çok olmuştur. Bir de rahmetli annemin ve babamın dualarını almıştım, onlara çok huzur dolu bir yaşlılık geçirttim.

Nasıl karar verdiniz tiyatrocu olmaya?

Rahmetli babacığım şehir tiyatrolarının eski adıyla Darülbedayi’nin çocuk oyunlarına getirerek bana bu sevgiyi aşıladı. Kendisi de çok sanatsever bir insandı. Birçok oyun seyretme şansım oldu o zamanlar, ilkokul müsamerelerinde de çok başarılıydım. Lisedeyken tiyatro koluna katıldım ve Eminönü Halkevi’nde amatör tiyatro yaparken başladık işte.

Tiyatrocu olmaya karar verdiğinizde babanızın size bir nasihat verdiğini duyduk…

‘İyisini olacaksan ol ama beşinci sınıf bir sanatkâr olacaksan sakın tiyatrocu olma, ileride ağrına gider. Figüran kalma, kendine inanıyorsan bu mesleğe gir.” dedi babam. Bir nasihat, bir söz. Tiyatro her zaman ekmek parasını vermiştir. Biz köfte parası için yan işler de yaptık dizi ve filmlerde.

Babanıza verdiğiniz sözü tuttuğunuzu söyleyebiliriz öyleyse.

Evet tuttum. Babam da annem de vefat etmeden önce beni başrollerde seyretti. Annem Lüküs Hayat’ta oynadığımı da gördü.

İlk başrolü şans eseri aldığınız doğru mu?

1964’da liseyi bitirdiğim yıl Ankara Meydan Sahnesi’nde profesyonel oldum. Orada üç-dört tane küçük rolüm vardı. Bir gün başrol oyuncusu aniden askere alınınca Rejisör Çetin Köroğlu onun yerine o rolü bana verdi, iki gün içinde hazırlanıp çıktım.

Ve Lüküs Hayat denildiğinde akla gelen ilk isim sizsiniz…

Evet, çünkü Lüküs Hayat’ta benim etrafımda 135 kişi değişti. Ben ilk kadrodaydım, demirbaşlarındanım. Hatta Guinness Rekorlar Kitabı’na bile aday gösterildim.

Kemal Sunal’ın ısrarları ve sinemaya başlamanız… Hikâyesini sizden dinleyebilir miyiz?

Doğma büyüme Fatihliyim. Kemal Sunal ile oradan tanışıyorduk. Gençken beraber tiyatro yapıyorduk. O tiyatroyu bırakıp sinemaya ağırlık verince arada karşılaşırdık ve bana ‘Gel birlikte bir film çekelim.’ derdi. İlk başlarda mümkün olmadı. Başımızda Muhsin Ertuğrul hocamız vardı ve izin almak zordu. Sonra film yapmaya başladım ve Kemal ile Tosun Paşa, Atla Gel Şaban ve Meraklı Köfteci filmlerini çektik. Onun dışında 22 filmde de rol aldım.

Sinemayı biraz kenarda bırakmışsınız sanki. Yanılıyor muyuz?

Doğrudur, fazla zaman ayıramadım sinemaya, tiyatro ağırlıklı bir hayatım vardı ve turnelerim oluyordu. Radyo oyunlarım da aynı şekilde yoğundu. Çektiğim filmlerin isimlerinin birçoğunu artık hatırlamıyorum bile, daha çok çekseymişim hepsini unutacakmışım demek ki.

Ulan İstanbul dizisindeki ‘Servet Amca’ rolünüz seyirci tarafından çok beğenildi. Nedir bu sevginin sebebi?

Servet Amca bence sağduyudur. Doğruyu, iyiyi ve güzeli tespit edip bunları pencereden insanlara söylemeyi seviyor. Politik söylemleri yok. Pozitif bir karakter, şakacı ama şaka yaparken bile toplumsal çarpıklıklar üzerine göndermeleri oluyor.

Muzip ve eğlenceli duruşunuza rağmen eşiniz verdiği röportajlarında sizin için ‘Sinirli biridir’ diyor. Öyle misiniz hakikaten?

Zaman zaman fazla sinirlendiğim oluyor ama bir saman alevi gibi çabuk geçer. Mükemmeliyetçi bir yapım var. Telaşlıyım, disiplinliyim ve canı tez insanım. Her şey zamanında ve en iyi şekilde olsun istiyorum. Bir eksiklik olduğunda da sinirleniyorum. Gençken daha sinirliydim, yaşlanınca hoşgörülü olmaya başladım.

Zaman