Boğaziçili Kadınların Gözünden Zabel Yesayan

yesayan_oyun[Merve Ceyhan’ın; Boğaziçi Üniversitesi Kadın Araştırmaları Kulübü’nün Zabel Yesayan’ın hayatını ‘Silahtarın Bahçesi’ kitabından yola çıkarak oyunlaştırdığı Zabel adlı oyun kadrosundan Damla Pinçe, Duygu Dalyanoğlu ve Maral Çankaya ile yaptığı ve Agos’ta yayınlanan söyleşisini yayınlıyoruz.] Boğaziçi Üniversitesi Kadın Araştırmaları Kulübü, Zabel Yesayan’ın hayatını ‘Silahtarın Bahçesi’ kitabından yola çıkarak oyunlaştırdı. Oyun kadrosundan Damla Pinçe, Duygu Dalyanoğlu ve Maral Çankaya ile, ‘Zabel’ projesine dair sohbet ettik.

Oyunda, Zabel Yesayan, evini, sokağını, arkadaşlarını, komşularını, bir daha dönmemek üzere ayrıldığı Üsküdar’ı, çocukluk ve gençlik anıları eşliğinde anlatıyor. Dekorundan kostümüne, ışığından müziğine kadar her şeyiyle kadın emeğinin ürünü olan oyun, Zabel’i ve onun hayatını etkileyen kadınların hikâyesini sahneye taşıyor.

Zabel’in hayatını oyunlaştırma fikri nasıl ortaya çıktı ve nasıl bir arka plan çalışması yürüttünüz?

Maral Çankaya: ’Zabel’, Boğaziçi Üniversitesi Kadın Araştırmaları Kulübü’ne (BÜKAK) üye olan, öğrenci ve mezun tiyatrocu ve müzisyen kadınların katıldığı bir proje. Daha önce de BÜKAK’ta Elbis Gesaratsyan, Hayganuş Mark ve Zabel Yesayan gibi Ermeni kadın yazarlar okunuyordu. Yesayan’ın eserlerinin Türkçe çevirilerinin sayısının artması,eserlerinin daha görünür olmaya başlaması ve bu yılın 1915’in 100. yılı olması sebebiyle, hayatını derinlemesine araştırmak, eserlerini okumak istedik.

Duygu Dalyanoğlu: Arka plan çalışması yaparken ‘Silahtar’ın Bahçeleri’, ‘Yıkıntılar Arasında’, ‘Sürgün Ruhum’ adlı üç eserini, bazı kısa öykülerini ve ‘Bir Adalet Feryadı’ adlı kitapta (der. M. Bilal ve L. Ekmekçioğlu, Aras Yay.) yer alan toplumsal cinsiyet temalı makalelerini okuduk.

Damla Pinçe: ‘Yıkıntılar Arasında’ 1909 Adana Katliamı’nı anlatıyor. Oradaki savaş ortamı, insan halleri ve kadınların maruz kaldığı durumlar, aklımıza Suriye’de yaşananları getirdi. İlgimizi çeken bir diğer nokta, Yesayan’ın savaş ortamında kendini hiçbir zaman ümitsizliğe kaptırmaması oldu. Yazdıklarında her zaman barış temennisi var, ve bu temenniyi salt “Hepimiz kardeş olalım, aman düşmanlık olmasın” gibi bir noktadan kurmuyor. Oradaki insanların hikâyelerini anlatarak ve Ermenilerin içinde bulunduğu eşitsizliğe vurgu yaparak barışın sesini yükseltmeye çalışıyor.

Siz oyunda, Yesayan’ın çevresindeki beş kadına odaklanmışsınız…

MÇ: ‘Silahtar’ın Bahçeleri’, Yesayan’ın çocukluğunu ve gençliğini konu alıyor. Yazar bütün hayatını yazmak istemiş ama o dönemde tutuklanmış. Hikâye çocukluğundan başladığı için, onu büyüten kadınların hikâyeleri ve onun bu ortamdan nasıl etkilendiği, oyunumuzun ana eksenini oluşturdu. Evin içindeki kadın karakterlerin her biri dönemin geneline dair bir veri sunuyor bize. Örneğin aile bireyleri arasında nasıl bir iş bölümü vardı, kadınlar ekonomiyi nasıl döndürüyor, ev içinden kamusal alana çıktıklarında neler yaşıyorlardı?

Oyunu feminist bir dramaturjiyle ele alan kadınlar olarak, Osmanlı dönemindeki kadınlık durumu ile kendi kadınlık deneyimleriniz arasında bir bağ kurdunuz mu?

DD: Yesayan’ın da gençken ilk defa kamusal alana çıktığında yaşadığı bir taciz hikâyesi var: Bir arkadaşıyla sahilde ilk defa gezintiye çıkıyorlar; sohbet ederken farkında olmadan kuytu bir yere gittiklerinde bir adamın tacizine uğruyorlar. Yesayan’ın arkadaşı çok cesur bir şekilde adamı gönderiyor ama çok korkuyorlar ve olanları ailelerine anlatmamaya karar veriyorlar. Bu, hem kendi deneyimlerimizle hem de cinsel taciz üzerinde yaptığımız tartışmalarla örtüşen bir hikâye olduğu için, oyunda yer aldı.

DP: Sadece Yesayan’ın değil, onun hayatına giren bütün kadınların yaşadığı sıkıntılar, bizim de evimizde annemizin ya da dışarıda gördüğümüz herhangi bir kadının yaşadığı sıkıntılardan oluşuyor; ekonomik sıkıntılar, anneyle baba arasındaki iktidar durumları, kadınların kamusal alanla kurdukları bağlantı, özel alana sıkışmış olmaları… Altı kadın aynı evde sabahtan akşama kadar hem bir ekonomik gelir elde etmeye, hem evin dertleriyle uğraşmaya, hem de çocuk yetiştirmeye çalışıyor.

Görece özgür ve özerk sanat üretimleri yapan alternatif tiyatro toplulukları bile Ermeni yazarların oyunlarına neredeyse hiç yer vermiyor. Bu oyunla seyirciden ne gibi tepkiler aldınız?

MÇ: Ermenilerin tiyatromuza kattıkları ne yazık ki çok bilinmiyor ve araştırılmıyor. Araştırmaya başlamadan önce biz de birçok şeyi bilmiyorduk. Gördük ki tiyatroda bile milli tarih yazımı aktarılıyor. Halbuki, Türkiye tiyatrosunun temellerini Ermeni tiyatrocular atmış; Osmanlı’da feminist hareketin öncüleri de Ermeni kadınlar. Bu proje yapılırken, bunların tartıştırılması ve kamusallaşması hedeflendi. Gelen yorumlarda da, seyirciler sahnede hem kültürel çoğulcu bir yaşayış, hem de feminist bir çalışma gördüklerini söylediler.

Oyunda soykırım teması nasıl işleniyor?

DD: 24 Nisan 1915’te İstanbul’daki entelektüellerin hapse atılması ve sürgüne gönderilmesi sürecinde Yesayan’ın listede yer alan tek kadın olduğu söyleniyor. Bir şekilde kaçmayı başarıyor. Yıllarca çeşitli yerlerde yaşıyor. 1921’de Anadolu’ya ve İstanbul’a kısa süreliğine dönse de kalmıyor, çünkü yaşayabileceği koşullar Cumhuriyet’in kuruluşuyla yok edilmiş. Böylece İstanbul’u terk ediyor. Bizim oyunumuz 1921’de, Yesayan’ın İstanbul’a geldiği dönemde başlıyor. Üsküdar’a, eski evine gidiyor; orada anıları canlanıyor. Oyun, Yesayan’ın tüm hatıralarıyla birlikte bir daha dönmemek üzere İstanbul’dan ayrılmasıyla bitiyor. Çocukluğuna ve gençliğine dair hatıraların geride kalmak zorunda olmasının soykırımı işaret ettiğini söyleyebiliriz. Bir yandan da, insanların Yesayan’ın yıllar önce yazdığı bu eseri bugün öğrenmesi veya bizim bu kitabı bir-iki yıl önce okumuş olmamız, soykırıma dair bir şey söylemiş oluyor aslında.

DP: Soykırım deyince sadece Ermeni halkının katledilmesi, bu topraklardan sürülmesi anlaşılmamalı. Onların arkalarında bıraktıkları tarihin de, hem sanatsal, hem de entelektüel anlamda bir soykırıma uğradığını fark etmemiz şart. Yesayan ‘Yıkıntılar Arasında’da 1909 Adana Katliamı’nı doğrudan insan hikâyeleriyle anlatıyor. Böyle bir katliamı dışarıdan gözlemleyip anlatmanın çok zor olduğunu düşünerek, oraya gidiyor, insanlarla konuşuyor ve gördüklerini aktarıyor. Biz de sahnelememizde insan hikâyelerine odaklanmaya çalıştık.

DD: Soykırımı sadece olgularla, verilerle, tarihsel kanıtlarla tartışmak istediğimizde tıkanıp kalabiliyoruz. Yesayan’ın ve birçok Ermeni edebiyatçının yaptığı gibi o hikâyeleri anlatmak, o felakete ve katliama belki de biraz daha yakınlaşabilmemizi sağlıyor. Tamamen anlamamız ve bütününü hissetmemiz mümkün olmasa da, olayla bir parça bağ kurmamızı sağlıyor.

‘Zabel’, 30 Mayıs Cumartesi Kültürel Çoğulcu Günler kapsamında İstanbul’da, 2 Haziran’da ise Yerevan’da sahne alacak.

‘Varujan’ın Hayatı’ Kültürel Çoğulcu Günler’de

Kültürel Çoğulcu Günler (KÇG) bu sene 23.’sü düzenlenen İstanbul Amatör Tiyatro Günleri kapsamında yapılacak. Ermeni ve Kürt tiyatrosu örneklerinin seyirciyle buluşacağı etkinliğin iki günü Ermeni tiyatrosuna ayrılmış. 30 Mayıs Cumartesi saat 13:00’te Getronagan Lisesi Oyuncuları, Ermeni edebiyatçı Tanyel Varujan’ın hayatını sahneledikleri ‘Varujan’ın Hayatı’nı, saat 16:00’da ise BÜKAK ‘Zabel’i oynayacak. 31 Mayıs Pazar günü 15:00’te Boğaziçi Üniversitesi Oyuncuları Hagop Baronyan ve Yervant Odyan’ın oyunlarından derlenen ‘Pera’da Bir Akşam Vakti’ni sahneleyecek. Michigan Üniversitesi Ermeni Dili ve Edebiyatı öğretim görevlisi Prof. Dr. Kevork Bardakçıyan 30 ve 31 Mayıs akşamı 17:30’da konuşma yapacak. Etkinlikler Boğaziçi Üniversitesi Demir Demirgil Salonu’nda izlenebilir.

AGOS