Müfettişler veya Ensemizdeki Soluk Üzerine

Screen Shot 2015-11-23 at 23.57.48Leyla Burcu Dündar’ın, Devlet Tiyatroları Genel Müdürlüğü’nün “Türk Tiyatrosu Üç Çınarını Anıyor” projesi üzerine Birgün’de yayınlanan yazısının bir bölümünü yayınlıyoruz.

Cemile Çağırga’ya

Yıl 2015 ve Melih Cevdet Anday 100 yaşında. Türk edebiyatının bu usta kaleminin, esasen şiirleri kadar çarpıcı olan oyunlarının bir kısmı, daha önce defalarca sahnelendi. Örneğin Mikado’nun Çöpleri, 1967 yılında yayımlanmasının ardından o sezonda oynanmış ve yazarına birçok ödül kazandırmakla kalmayıp zamanla Türk tiyatrosunun yapı taşlarından biri hâline gelmişti. Ancak bu yazıda ele alınan Müfettişler, Devlet Tiyatroları Genel Müdürlüğü’nün “Türk Tiyatrosu Üç Çınarını Anıyor” projesi kapsamında, ilk defa seyirciyle buluşuyor. Ne yazık ki bu buluşma, hem o meşhur “Ankara izleyicisi” mitini hem de Anday’ın yazınsal mirasının kavranışını sorgulatıyor.

Müfettişler, yayımlanmasının üzerinden 40 küsur yıl geçmişken nihayet sahnede. Üstelik de “müfettişler” hâlâ her yerdeyken: İçimize işlemiş, benliğimize sinmiş, bilincimize dek inmiş bir korku iklimi hüküm sürerken. Oyunun merkezindeki isimsiz Kadın ve Erkek arasındaki şu diyalog, herkese tanıdık gelirken: “—Kaç ölü var?/ —Saymıştım, ama unuttum”. Anlaşılan o ki Anday, kişilerin yerine kendi adlarımızı ve sayıların yerine de kendi sayılarımızı koymamızın mümkün olacağı bir gelecek tahayyül etmiş. Yoksa eli varır mıydı yazmaya, “ölünceye değin müfettişlerin soluğunu duyacaksın ensende” diye?

Malum “proje”ye dönelim yeniden. “Çınar”ları anma çabasının bir bumerang gibi kendini avlayacağını düşünmemiştir elbet Devlet Tiyatroları. Evvela, oyunun afişine “kara komedi” ibaresinin yazılması lüzumlu görüldüğünden, gülmeye şartlanmış bir salonda başlayacaktı oyun. Ancak henüz perde açılmadan, bu ibarenin hakkını verecek ilk uygulama, program kitapçığında bekliyordu bizi: Ne “Türk tiyatrosunun çınarı” Anday’a, ne onun tiyatro anlayışına, ne de Müfettişler’e ilişkin tek satırlık bir —“değerlendirme”yi geçelim— bilgi yer alıyordu bu origami şaheserinde. Onun yerine devasa fotoğraflar ve oyuna teğet bile geçmeyip farklı bir boyuttan seslenen şu sözler vardı: “Hayata oyun oynayarak ve hayal kurarak tutunabilenlerin öyküsü. Geçmişini satılığa çıkaran ve mutluluğu arayanların kara komedisi”. Bu naif “tanıtım”da, oyunun odağında siyasal ve toplumsal bir cenderenin olduğu gözden kaçmıştır. Nitekim perde açıldığında, oyundaki kesif umutsuzluğun da karabasansı atmosferin de yerinde yeller esmektedir. Metinde, emeklilik döneminde dahi yılların tortusu olan sanrılarla bunalan ve deniz kıyısında bir ev hayaliyle avunan yaşlı (olması gereken) bir çift bulunur. Sahnede ise, abartılı oyunculuklarıyla izleyiciyi bunun aslında bir komedi olduğuna ikna etmeye çabalayan bir ekip mevcuttur. Böylelikle —“kapı gıcırtısına oynayan” halkımız misali— gülmek için hiçbir fırsatı kaçırmayan salon sayesinde, bilinçli ve eleştirel olduğu söylenegelen “Ankara izleyicisi” miti de viran olur.

Program kitapçığında sözün yerini görsel malzemenin aldığına değinmiştim; aynısı oyun için de geçerlidir. Metinde, yalın bir ifadeyle sebze ayıkladığı aktarılan Kadın, oyunda devasa fasulyelerle cebelleşmektedir. Anlaşılan o ki yönetmen, biz “zırcahil” izleyiciler için göstererek anlatma yolunu seçmiştir. Oysa ne “absürt”ü göstermek için içi su dolu havuzcuklardan çay servisi yapmak gerekir, ne de yaşlı çiftin deniz kıyısında bir eve duydukları özlemi anlatmak için şnorkel ve paletler gerekir! Sahnenin arkasını bütünüyle kaplayan barkovizyonda, açıklayıcı imgelerle oyunu desteklemek düşüncesi ise bu fiyaskonun zirvesidir. Örneğin, Adam’ın geçmişteki intihar denemesinden söz edilirken ekranda “ip” gösterilmesi, veyahut oyunun sonuna yaşlı çiftin denizde yavaş yavaş gözden yitmesi gibi klişe bir yorumun metnin de dışına çıkılarak katılması, izleyicilerin idrakini hiçe saymaktır.

Anday’ın, 1960’ların ikinci yarısında, oyunlarıyla Türk tiyatrosuna yeni bir soluk getirdiği tartışılmaz. Hatta bu yenilikçi yaklaşımın, Avrupa’da ilk örnekleri İkinci Dünya Savaşı sonrasında Samuel Beckett ve Eugène Ionesco gibi isimlerce verilmeye başlanan “absürt tiyatro” ile akraba olduğu açıktır. Hâl böyleyken, Müfettişler’i basit bir biçimde “komedi”ye, “saçma”ya indirgemek ne derece doğrudur? Metnin, dışsal çatışmalardan ziyade içsel yaşantılara odaklandığı doğrudur. Ancak yüzeyde gerçeklik yadsınır görünse de, derine inildiğinde sorunsallaştırılan bir mesele olduğu aşikârdır. “Bir gün gelecekler diye düşünüyordum, itiraf et diyecekler, oysa itiraf edecek bir şey bulamamıştım daha” diyen Adam, bugünden hiç de uzak değildir.

Oyunun 1972 yılında yayımlanmış olması, yazıldığı ruh hâlinin anlaşılmasında anahtar işlevi görür. Malum, 1960’larda derinleşen siyasal kutuplaşmalar, 1970’lere doğru kanlı çatışmalara dönüşmüştür. 1971’e damgasını vuransa, şüphesiz 12 Mart Muhtırası’dır. Bundan kısa süre sonra Deniz Gezmiş yakalanacak ve idam cezasına çarptırılacaktır. On yıllık aralarla “darbe” alan ülke, tıpkı Müfettişler’de olduğu gibi —sahnede sergilenenin aksine— bir güvensizlik, korku ve dehşet sarmalındadır. Adam ve Kadın’ın unutmaya çabaladığı ancak itirafa zorlandığı “geçmiş”, ne zaman ve nasıl geçer? Adam’ın, “hiç cenaze çıkmamıştır bu evden” sözüne Kadın’ın karşılığı şöyle olur: “Evet, hiç çıkmamıştır, çıkmamıştır, çıkmamıştır. Hele çocuk cenazesi hiç”. Tekrarlayarak kendini bu yalana inandırabilmeyi dener aslında. Oysa geçmiş tüm acılarıyla şimdidedir ve aklanamayan toplumsal belleğin ağırlığı taşınamaz hâle gelmiştir. Kısacası, yaşlı çiftin “deniz”e kavuşmak arzusu da, şnorkelli paletli bir emeklilik hayalini değil, darağacında yiten gençlerin vicdani yükünden arınıp kurtulmayı imlemektedir.

Anday’ın kendi yaşamına bakıldığında, onun da düşüncelerinden ötürü sıkıntı çektiği ve hatta devletin pençesine düştüğü dönemler olduğu görülür. Örneğin, 1956’da Yanyana adlı kitabındaki üslubundan ötürü 142. madde uyarınca yargılanmıştır. Dolayısıyla “absürt tiyatro” sanatsal bir tercihten öte, yaşamsal bir tedbirdir de. Ayrıca 1946’da, Gogol’ün Müfettiş adlı oyununu çeviren de Anday’ın ta kendisidir. 1836 tarihli ve Çarlık Rusya’sı bürokrasisini eleştiren bu oyuna bir anlamda nazire olarak Müfettişler’i yazmış ve metne ciddi bir siyasal eleştiri nakşetmiştir. Ancak görünen o ki, 1830’lar Rusya’sının Müfettiş’iyle 1960’lar Türkiye’sinin Müfettişler’i arasındaki koşutluk fark edilmemiştir. Öte yandan, o günden bugüne memleketin nasıl bir “Müfettişler Devleti”ne dönüştüğü herkesçe malumsa da Devlet Tiyatroları’nca meçhul gibidir. Aksi takdirde, “absürt” ile “gerçek” arasındaki sınır böyle geçişkenken, izleyiciyi komediye hapsetmezlerdi. Nitekim “olağanüstü hâl”li bir ülkede yaşamak demek, “absürt”ü olağan görmek veyahut “kara komedi” addedilen bir oyunda şu repliğe gülememektir: “Biz cenazelerimizi hep içerde tutmuşuzdur. Bu yüzden daraldıkça daralıyor koca ev”. Zira bu topraklarda cenazeler ve buzluklar aynı karede tasavvur edilebilmektedir.

Birgün