20. İstanbul Tiyatro Festivali Programına Bir Bakış

Mehmet K. Özel

ilkinden itibaren, hatta haziran-temmuz aylarındaki ana festivalden kopmadan önceki zamanlardan beridir iksv’nin istanbul’a getirdiği sahne sanatları gösterilerini kaçırmayan bir “istanbul tiyatro festivali takipçisi” olarak festivalin bu yıl mayıs ayında düzenlenecek 20. edisyonuna kendi penceremden bakmak istedim; “bu kadar oyundan hangisine gitsek, hangisini kaçırmasak” programı yapacaklara biletler satışa çıkmadan belki bir faydam dokunur, ve belki bazı konuları tartışmaya açabilirim ümidiyle..

buyrun festival programına:

yabancı yapımlar

bu yılki festival programına ve paralel etkinliklere baktığımda gözüme ilk çarpan şu dört isim oldu: robert wilson, robert lepage, guy cassiers, milo rau. 80’ine merdiven dayamışından, daha 40’ına gelmemişine günümüz tiyatro sanatının farklı çehrelerini temsil eden dört muhteşem isim.

wilson’ın uzun yıllar sonra (en son 2000’de festivale konuk oldu) tekrar bir işini, bu sefer berliner ensemble topluluğundan, hem de brecht’in “üç kuruşluk operası”yla izlemek büyük bir şans ve imkan. 16 yıl az bir süre değil; yeni nesillerin de wilson ile tanışması lazım.

cassiers’in ise bu, istanbul’a ikinci gelişi. 2010’da “damıtılmış kırmızı” ile beni derinden etkilemişti. bu sefer de 190 dakika uzunluğundaki yeni işi “merhametliler”den boğazımda düğümlerle çıkacağım kesin gibi.

galiba kendisi bizzat gelemeyecek olsa da, günümüz tiyatrosunun büyücülerinden lepage ise çok gecikmeli de olsa nihayet bir işiyle konuk ediliyor festivale; geliyor olsa eminim festivalin onur ödüllerinden biri de ona verilirdi. merak edenler, lepage hakkında detaylı bilgiyi blogumun eski tarihli yazılarından edinebilirler; “needles and opium” kaçırılmamalı.

rau ise daha yeni yeni parlayan, berlin schaubühne’deki işleriyle adını duyduğum genç bir isim; hiç r işini izlemedim, “nefret radyosu”nu merakla bekliyorum.

bu dörtlü dışında iran, ingiltere, portekiz ve fransa’dan da topluluklar konuk olacak festivale; hatta bunlardan birinin dünya prömiyeri festival çerçevesinde gerçekleşecek. umarım yaratıcılarını tanımadığım bu oyunlardan kendim için yeni isimler keşfetmiş, yeni rotalar çizmiş, çoğalmış olarak çıkarım.

bu vesileyle önemsediğim bir konuda da festival yönetimini kutlamak isterim: uluslararası sanatçı ve topluluklarla ortaklıkları çoğaltmış olmaları. yabancı yapımlardan dördü “istanbul festivali ortak yapımı” ibaresi taşıyor ki, bu gerçekten çok çok önemli.

yerli yapımlar

yerli yapımlara baktığımda; üretim ritmini uzun zamandır, iki yılda bir düzenlenen festivale göre ayarlayan türkiye tiyatrosu’nun en önemli isimlerinden şahika tekand’ın ve yine festivale iki yılda bir belçika’lı topluluğuyla katılan mesut arslan’ın merakla beklediğim, ilkinin “godot’yu beklerken” ikincisinin “gizli yüz” isimli yeni projelerinin yanısıra; istanbul sahnelerinin alternatif tiyatro toplulukları arasından, istikrarlı şekilde nitelikli üretimleriyle son yıllarda isim yapmış, çoğu ülkemizi yurtdışında da önemli festivallerde temsil eden ekip, hayal perdesi, altıdan sonra, ikincikat, destar, biriken, galataperform, pera, talimhane gibi toplulukların en yeni işlerinin prömiyerlerinin festival programına alındığını görüyorum.

herhalde kendileri yeni bir projeyle başvurmayı seçmediler ama şehrin tek uluslararası tiyatro festivalinde moda sahnesi, semaver kumpanya, seyyar sahne ve tiyatrotem’in de yeni işleriyle yer almalarını gözüm aramadı değil.

tiyatroda yeni olmayan ama yazar ve yönetmen olarak bir önceki festivaldeki işleriyle adlarından söz ettiren ceren ercan ve gülce uğurlu bu sefer ayrı projelerle festivale katılıyorlar.

yine, adını ilk defa bir önceki festivalle duyduğum, bence bir anlamda festivalin keşfi olan sarı sandalye ekibini festival yönetimi takip etmeye devam ederek, yeni işlerini de bu yılki festivale dahil etmiş; çok iyi!

bu yapımların çoğunu, eğer bir aksilik olmazsa önümüzdeki sezonda izleyeceğiz. bu nedenle bu yapımların hepsi her ne kadar severek takip ettiğim topluluklara ve isimlere ait olsa da, beni festival bağlamında çok heyecanlandırdıklarını söyleyemeyeceğim.

bir yapımı sadece ve sadece festival kapsamında izlemek, bir yapımın sadece festivale özgü olması ayrı bir heyecan ve ivme kaynağı bana göre; örneğin eski yıllardan turgut-ümit denizer’in boğazköylerinin iskelelerine uğrayan bir vapurda geçen “perdeci”, mahir günşıray’ın lorca projesi aklıma geliyor, ya da naz erayda’nın cihangir’deki, emre koyuncuoğlu’nun narmalı han’daki, hasköy iplik fabrikası’ndaki işleri gibi..

bu anlamda beni bu seneki programda en çok heyecanlandıran yerli yapımın özen yula’nın “ân” adlı işi olduğunu söylemeliyim. yeldeğirmeni sanat merkezi’nin mekanlarında dolaşarak izlenecek olan “ân”ı mutlaka izlemek istiyorum.

yeni dalga

iki yıl önceki festivalin “yeni dalga” bölümündeki isimlerden günümüze bir tek sarı sandalye’nin kalmış olması, festival ekibini yeni ve genç isimleri/toplulukları programa dahil etme konusunda ürkekleştirmiş olabilir, ancak bu bölümün devam ettirilmesinin sahne sanatlarımıza uzun vadede taze kan getireceğine inanıyorum.

belki “yeni dalga” yerli yapımlara uygulanan başvuru usulüyle değil, festival ekibinin samanlıkta iğne arar misali araştırarak, deşerek ortaya çıkarıp, hatta teşvik edip davet edeceği isimlerle/topluluklarla oluşturulmalı. festival en azından gençler söz konusu olunca risk almalı; biz seyirciler de yeni isimleri ilk veya ikinci işleriyle keşfetme heyecanıyla bu yapımlara koşmalıyız.

bu sene “yeni dalga” adı altında sadece iki iş var. bunlardan birinin yeni dalga altında olmasını biraz garipsedim; sanırım oyuncu ekip gençlerden oluştuğu için bu tercih yapılmış ancak tiyatro her şeyin ötesinde aslında bir yönetmenlik sanatı değil mi..

dans

dansa gelince bu yılki festival maalesef çok çok zayıf.

geçmiş yıllarda pina bausch, sacha waltz, ultima vez, cherkaoui, keersmaeker, papaioannou, forstyhe, cullberg ballet, monnier gibi dans alanında önemli isimlerin ve toplulukların bir kaçının bir arada konuk olduğu bir tarihe sahip festivalin bu yıl sadece bir yabancı, iki yerli dans işiyle karşımıza çıkması üzücü.

bu tercihin arkasında mesela “tiyatro festivalinin aksak yıllarını küçük çaplı bir dans festivaliyle dengelemeyi düşünüyoruz, o yüzden dansı bu sefer hafif geçtik” gibi bir haber yatsa, sesim çıkmazdı; ama iki yıl önce iksv’nin yönetim kurulu başkanı bülent eczacıbaşı tarafından bizzat telafuz edilen “tiyatro festivalini artık her yıl düzenleyeceğiz” vaadi bile hayata geçecekmiş gibi görünmezken, iksv’den bir de dans festivali ummak ancak güzel bir hayalden öteye geçmiyor sanırım.

bir yandan da; hayıflanmadan edemiyorum: şu aralar papaionannou’nun “still life”, peeping tom’un “vader”, akram khan’ın “under the lions”, akram khan ile israel galvan’ın “torobaka” gibi hem popüler olan hem de sanat niteliği yüksek işler ve şu anda aklıma gelmeyen, ama eminim festival yönetiminin haberdar olduğu küçük-büyük çaplı bir çok diğer dans yapımı dünya sahnelerini turlamakta. bunlardan bir-ikisinin bile olsa yolu istanbul’a düşürülemez miydi!

peki, bu yılki festivalde dans’ta kimler var?

yabancı olarak; topluluktaki türkiyeli dansçı kerem gelebek etkisiyle olsa gerek, son iki işiyle türk kültürüne göz kırpan christian rizzo dünyayı türkçe ismiyle turlayan bir önceki işi “sakınan göze çöp batar” ile değil, ondan daha iyi olduğunu arte-concert’te yayınlanmış olan kayıtlardan izleyerek bizzat gözlemlediğim son işi “d’après une histoire vraie (gerçek hayattan alınmıştır)” ile konuk olacak festivale. bu yapımı hararetle öneririm; ben de bu sefer canlı izleyecek olmaktan dolayı heyecanlıyım.

herhangi bir işiyle değil ama ustalık sınıfıyla festivale konuk olacak olivier dubois’yı atlamamak lazım tabii..

yerli olaraksa; sadece aslı bostancı ve tuğçe tuna’nın adını görüyorum programda.

yıllardır her festivale hazırladığı, bayrampaşa cezaevi, hasköy iplik fabrikası gibi dans söz konusu olunca sıradışı mekanlardaki tek defalık (yani sadece festival kapsamında sergilenebilen, devamı olmayan) yere-özgü işleriyle beni ve sanırım bütün dansseverleri heyecanlandıran tuğçe tuna bu sefer bizleri evinde, msgsü modern dans ana sanat dalı’nın mekanında (msgsü bomonti yerleşkesi, 2. kat) ağarlayacak.

mekan

festivalin mekanları arasında msgsü modern dans ana sanat dalı sahnesini görünce, ilk düşüncem “hah, nihayet dans için yaratılmış o güzel mekan festival için açıldı” oldu, ancak programda o mekanda gösteri olarak sadece mekanın evsahibinin işinin olması biraz hayal kırıklığına uğrattı beni.

bu noktayla bağlantılı başka bir durum da herhalde hepimizin gözlerinden kaçmamıştır: yıllardır festivalin mekan anlamında amiral gemisi olan harbiye muhsin ertuğrul sahnesi bu yıl sadece istanbul şehir tiyatrosu’nun kendi oyunu için perdesini açacak festivalde. bu durumda bir gariplik yok mu! herhalde festival yönetiminin kendi tercihi değildir şehrin merkezi noktasındaki bu mekanı bırakıp, festivalin en önemli ayağını oluşturan yabancı yapımları şehrin çeperinde zor ulaşılan bir mekana yerleştirmek. belki uniq hall, aynı atina festivali’nin kent çeperi mekanı peiraios 260 gibi bir çekim merkezi olacak; olursa ne mutlu; ama o zaman da insan her ikisi de, yani hem uniq hall hem de harbiye muhsin ertuğrul kullanılıyor olsaydı diye geçiriyor içinden.

yan etkinlikler

yan etkinlikler festivalin son yıllarında gittikçe artarak programın önemli bir ayağı olmaya başladı. şahika tekand’ın bu yıl festivalin onur ödülünü alırken “insansız yapılması mümkün olmayan tek iş” olarak tanımladığı tiyatroya adanmış bir festival de işte tam da bu nedenle sadece sahneyle sınırlı kalmamalı, sahne dışındaki etkinliklerle de beslenmeli, insan ile insan arasındaki ilişki bu yolla da güçlendirilmeli. festival ekibi de bunun farkında olmalı ki profesyonellerden seyircilere, bütün tiyatroseverler için sempozyumdan okuma tiyatrosuna, ustalık sınıflarından söyleşilere, sergilerden atölye çalışmalarına, performanslara “festival içinde festival” gibi bir yan etkinlik programı hazırlamış. kaçırmamak lazım.

yan etkinliklerden bağımsız olarak, festivalin neredeyse bütün yabancı topluluklarının oyunlarının bir akşamına oyun sonrası yönetmen söyleşileri konmuş. keşke bu uygulama yerli yapımlar için de düşünülseymiş..

teşekkür

her şey bir yana; yerel ve merkezi yönetimlerin ciddi desteği olmadan yerli-yabancı yapımlarıyla, yan etkinlikleriyle, ve ayrıca basın bülteninden öğrendiğim kadarıyla yurtdışından gelecek tiyatro insanlarına yönelik türkiye tiyatrosunun showcase’i ve dans platformu gibi aslında resmi kültür-sanat politikasıyla merkezi yönetimin üstlenmesi gereken etkinlikleriyle bu kadar kapsamlı bir festivali kurguladığı için festival direktörü leman yılmaz ve ekibine bir seyirci-takipçi olarak içten teşekkürlerimi sunarım.

bizi mayıs’ta, bir nebze de olsa yaşadığımız coğrafyanın gerçeklerinden sanat yoluyla koparacak ve bazen de onlarla daha da sıkı bağlayacak çok güzel akşamlar bekliyor..

Danzon



  tarafından yazılan diğer yazılar.

Yorum


işlemi tamamlayınız: