‘Dans Et, Dans Et Yoksa Yok Olup Gideceğiz’

pinabausch[Aytül Hasaltun’un Özgür-Gündem’de yayınlanan yazısının bir kısmını paylaşıyoruz.]

Sözden önce hareket vardı. İnsanın varlığını devam ettirme yolculuğunda dünyayı anlamlandırma ve ilişki kurmanın ilk araçlarından biriydi dans ve hareket. Sonra sonra toplumsal ritüellerin vazgeçilmezlerinden biri oldu. Neredeyse tüm kutlamaların ve çoğu kültürde dini ritüellerlerin baş kahramanıydı. Antik Yunan dönemindeki Dionysos Şenlikleri’yle birlikte de tiyatro ve koroyla beraber sahneye taşındı. 19. Yüzyılın başlarında değişime uğrayan sahnedeki dans 1900’lerin başlarında İsadora Duncan’la beraber pek çok bakımdan daha özgürlükçü bir yapıya büründü ve yeni bir isim aldı; Modern Dans. 1990’lar da ise multidisipliner yapısıyla yeniden deri değiştiren dans, Çağdaş Dans adıyla, bugün pek çok meslektaşımın özverili çalışmaları ve kendi imkanlarıyla yaşattığı çok özel bir sanattır. “Kuzguna yavrusu Anka görünürmüş” diyebilirsiniz tabi ama müziği, şiiri, oyunu, heykeli, renkleri hatta filmi bu kadar içine alabilen ve yaşayan her insanın nefes kadar içinde olan başka bir sanat dalı var mı diye de sormak isterim.

Dünya Dans Günü’ne ilişkin ayrıntılı bilgiye eğer imkanınız varsa Wikipedia’dan bakabilirsiniz. Ben, şu bölümde bir takıldım ve onu paylaşmak isterim; “Her yıl, olağanüstü bir koreograf veya dansçı dünyada dolaşan bir mesaj vermeleri için davet edilir. Bu kişiler World Dance Alliance ve ITI Uluslararası Dans Komitesi iş birliği ile Uluslararası Dans Günü kurucu kurumu tarafından seçilir. Uluslararası Dans Günü Mesajı’nın hedefi tüm siyasi, kültürel ve etnik engelleri aşarak ortak dil olan dans aracılığıyla insanları bir araya getirmek, bu sanatın evrenselliği içinde eğlenmek ve kutlamaktır.”

Anlamışsınızdır; dans tarihi, insanlık tarihi kadar köklü, kimbilir neler neler yaşanmıştır her bir temsil için. Ekmek gibi, su gibi olmayanı, yaratıcısı için ekmek gibi, su gibi olanı sürdürmek uğruna kim bilir ne bedeller ödenmiştir.

Kaç aşk, kaç ayrılık, kaç vuslat, kaç ölüm görmüş geçirmiştir. Kaç kemik kırılmış, kaç kas yırtılmış, kaç diz dönmüştür. Benim gibi kaç çocuğa umut olmuştur. “Çok içine kapanık açılsın biraz” endişesiyle kaç dans kursunun yolu tutulmuştur. Kaç sevinç, kaç coşku, kaç yas, kaç acı bedenle dillenmiştir. Elbette basit bir envanter dökümü değil sözünü ettiğim. Dansın hayatın kendisi olduğu bilgisini naçizane paylaşma halim. O kadar hayat ki, bağzı ülkelerde devletler Barış Günü kutlama halaylarına dava açabiliyor. Omuz omuza olmak suretiyle şekil bulan birlik ve beraberlik; neşe, mutluluk, keyif gibi duygularla yaşamsal hazzın penceresinin ardına kadar açılması, korkunun ve acının iktidarları için şüphesiz tedirgin edici çünkü.

Çok aradım, bulamadım. Bu seneki dans günü mesajını, bulamayınca da “Biz yazalım” derdine düştüm. Ama sonra aydım hemen. Barış, barış diye ölen kadim bir halk, direnişiyle tüm mesajların üzerine çıkıyor tam da bu günlerde. Ve 2 gün sonra 1 Mayıs… Meydanların halaya durduğu o büyük gün. Aklımda bir köşesinde ünlü feminist-anarşist Emma Goldman’ın kendi kadar ünlü sözü “Dans edemediğim bir devrim, devrim değildir” ve aklımın diğer köşesinde kaldırım taşlı kadın direnişçinin fotografı altına yazılmış “tek taşımı kendim aldım” sözü. Yani demem o ki, büyük bir mesaja ihtiyaç çok da yok aslında. En büyük mesaj, en tedirgin edici ve en doğal haliyle, hepimiz tarafından meydanlarda yazılıyor. Ayrıca dans sanatçısı dediğin beden işçisinden başka nedir ki?

Devamı için tıklayınız.

Özgür Gündem