O Zaman Dans!

minesogut58[Mine Söğüt’ün Cumhuriyet’te yayınlanan yazısının bir kısmını paylaşıyoruz.] Yeni anayasanın dindar bir anayasa olmasını isteyenler…

Kendilerine “Üniversite kıyamı” diye adlandırıp otobüslerde ellerinde Kuran’la vaazlar vermeye kalkanlar…

Dinimize göre ahlaksızlıktır diyerek halkoyunlarına zina diye bakanlar… İlkokullarda kızlarla erkekleri ayrı ayrı oturtmaya çalışanlar…

İktidarın en tepesinde, insanların kılık kıyafetlerine bakan ahlak komiseri gibi oturanlar…

Onlar bu yazıyı hiç okumasınlar; sözüm onlara değil.

Sözüm, içinden çılgın gibi dans etmek gelen, ama öğrenilmiş korkular ve toplumsal parmak sallamalar yüzünden buna cesaret edemeyenlere;
Sistemin vahşi çarkına kapılıp, neşesinden ve esrikliğinden utanan, paçasını gündelik hayatın kasvetine kaptıranlara.

Biz, hepimiz, bir zamanlar ormanlarda, çöllerde, dağlarda, kırlarda bir araya geldik mi dans ederdik.

Sonra o dansları, yaşadığımız mağaraların duvarlarına resmederdik.

Tüm korkularımızı eskiden dansla yener; tüm düşmanlarımızı dansla defederdik.

Dans ederken çıkardığımız sesler ve yaptığımız hareketler esrikti. Çığlıklar atardık; saçlarımızı havalara savururduk; ayaklarımızla yeri iter, ellerimizle göğe uzanırdık.

Dans ederken sarhoş olurduk, mutlu olurduk, âşık olurduk. Dans ederken özgür olurduk, güçlü olurduk, farklı olurduk, farkında olurduk. Dans ederken sevişirdik, delirirdik ve inanırdık.

Biz her şeyi, daha en başta dansla anladık; hem kendi aramızda, hem de tanrılarla, dans ederek anlaştık.

Sonra dilimiz oldu; sonra yazımız; sonra aletlerimiz; sonra tarımımız; sonra sanayimiz; sonra ekonomimiz; derken sınırlarımız; devletlerimiz; ideolojilerimiz; artı değerlerimiz; yasalarımız ve yasaklarımız oldu.

Sahip olduğumuz şeyler arttı… Aklımız azaldı.

Bir zamanlar karşılıklı dans ettiğimiz tanrıları boğduk; onların yerine danstan hiç hazzetmeyen despot tanrılar doğurduk.

Tapınaklara saklandık… Kiliselere sığındık… Camilere sığıştık.

Artık hep yalvarıyorduk; af diliyorduk; kendimizi hep suçlu biliyorduk.

Tanrılar… Dans edenleri hiç sevmez sanıyorduk; karşılarında mum gibi duruyorduk.

Dikim ve hasat zamanı kısa süre çalışan; hasat öncesi ve hasat sonrası geniş zamanları sarhoş olup dans ederek ve sevişerek geçiren atalarımızın doğaya çok yakın gerçekliğinden hızla uzaklaşıyorduk.

Haftada altı gün sadece karnını doyurabilmek için ölesiye çalışan ve haftada bir gün de suçluluk duyguları içinde mabetlerin kasvetli derinliklerinde tanrılara dualar etmeye mecbur kılınan kullara dönüştük.

Bugün tanrıları çoktan unutanlar bile, kul olduklarını bir türlü unutamadılar.

Haftanın altı günü ölümüne çalıştılar ve yedinci gün kendilerini, mutlu değil öfkeli kılan müziklerin çalındığı neşesiz karanlıklarda, çok çok önce yitirilmiş bir esriklik duygusunun hazin arayışıyla hırpalarken buldular.

Dansı kendine yasaklayan ve tarihindeki ritüellerin esrikliğinden vebadan kaçar gibi uzaklaşıp kapitalist esrikliklerin uçurumundan kendini ha bire aşağıya atan insan…
Danstan aldığı hazzın yerine tüketimden duyduğu hazzı koyduğundan beri, hem doğa için hem de birbiri için tehlikeli.

Kadının tanrı, toplum, koca ya da aile için bir hizmetçi olmadığını savunan; insanı seçim sandıklarının değil ancak anarşist devrimin özgürleştireceğine inanan; tutkuyla dans ettiğinde onu eleştirmekte olan yoldaşlarına “Dans edemeyeceksem, devriminiz sizin olsun!” diye tokat gibi bir cevap yapıştıran Anarşist Emma Goldmann’ın, ne yularını kapitalizme kaptırmış liberal, ne de tektanrılı dinlere kaptırmış feodal toplumlar için bugün artık herhangi bir anlam taşımayan bu tarihi isyanının şerefine…

Ve dansı günah olarak görmeye eğilimli dindar ve bağnaz iktidarın inadına…

Bugünün “Dünya dans günü” olduğunu bir an için olsun hatırlayalım ve dans edelim.

Devamı için tıklayınız.

Cumhuriyet