“An”da Yabancılaşma

Zafer Diper

İstanbul Tiyatro Festivali kapsamında, kurgusunu ve yönetmenliğini Özen Yula’nın yaptığı; yüz-beden boyama (makyaj) Eti Motola’dan, tasarı eşgüdümcü (proje koordinatörü) Nilgün Kurt’a dek yaratımsal çabaların birliktelikle üstlenildiği “An”; özgün yapısı nedeniyle bilinesi oyunsal biçimde sahnelenmemekte… Bir sayrıevinin (Kadıköy Şifa) “sanata destek” denilesi yaklaşımı aşarak, Yeldeğirmeni Sanat Merkezi’ne, sayrıevi aygıtlarını gereçlerini getirip birebir yerleştirerek, ortamı “yoğun bakım birimi”ne dönüştürdüğü alanda gerçekleşmekte “An”… Kimilerini sarsan-etkileyen süreç, yürüyerek-dolaşarak gözlemleyen izleyicilerin tanıklığında yabancılaşan ancıklarda yaşanmakta bence. Siz sağlıklısınız ya, sayrılı olarak yatmadığınız için yabancılaşma; aynı zamanda her an orada olabilirsiniz olasılığı ile de yabancılaşma; somuttan soyuta doğru uzanırsak, bu dünyada, özellikle bu ülkede, belki de sürekli yoğun bakımdasınızdır diye, bir kez daha yabancılaşma, yaşama…

“An”a büyük emek verilmiş, bilmez miyim! Topluluk içerisinde Nazan Diper, Memetcan Diper, daha önce “Che ve Ulrike” adlı oyunumuzda Castro’yu oynayan Kaan Songün var, onlardan almışım haberleri; aylarca süren çalışmaları, araştırmaları, sayrıevlerine gidip gelmeleri, bu bağlamda gereksinen öğrenceleri (kursları)…

Sağaltımcıları, sayrıları, sayrı yakınlarını canlandıran oyuncular çok başarılı ancak Nazan Diper, sıra dışı. Oynamama’nın utkusunu taşıyan o 75 dakikada, tek söz etmeden yalnızca kimi aralarla soluk sesleri çıkararak gözleri kapalı sırtüstü yatan ve sonunda kefene sarılarak sedyeyle götürülen bir ölüden söz ediyorum çünkü.

Yeldeğirmeni Kültür Merkezi denilen yer eskiden kilise ve şimdi tapınışa kapalı. Kimi dinletilere açıkmış o kadar. Neden? Avrupa’da kiliselerde dinleti de oluyor tapınma da… Yer, gösteri sanatlarına uygun yeterlikte değil. Ancak oraya bir Kültür Merkezi adı verilmişse, etkinlikler için bir ışık düzeneği kurulmalı en azından. Oysa Yeldeğirmeni’nde ışık mışık yok. Yok da o ne? Ersin’i görüyorum uzaktan. Soruyorum kapıdaki görevliye “Ne yapıyor burada?” diye. “Buraya verdiler!” diyor. Diyorum ki: “Tiyatrocudur, yılların ışıkçısıdır Ersin! Işıkçı, Işık Tasarımcısı kolay mı yetişir sanıyorsun? İki ayrı dal bizde biraz karışmış iç içe geçmiş görünse de konularında uzmanlaşmış kişiler var elbette. Ersin de bunlardan biri işte. Böylesine yetişmiş-yetkinleşmiş bir ışıkçıyı, ışık olmayan bir yere gönderen kim?…” Yine çıkıyor karşımıza hep olduğu gibi “öyle uygun görülmüştür” gerekçeli yargısıyla Kadıköy Belediyesi Kültür ve Sosyal İşler Müdürlüğü… Hadi biliyorum ki kültürden sanattan, tiyatrodan ışıktan ışıkçıdan anlamayan bir müdürlüğün var, ama ey belediye yöneticileri, bir sağduyulu da mı yok içinizde?!…

Bi sıyrıl yakamdan artık, yapıştın gitmedin ya; senden söz etmeme andımı bozdurdun bana bir kez daha: ışık düzeneği olmayan yere ışıkçı atayınca…

Sayrıevini, “An”ı görün isterseniz, bu pazar son gün. Aralarına katılırken dikkatli, önlemli olun, kaptırmayın kendinizi, nesnel durun, yine bir başkaca yabancılaşarak. Yoksa bakarsınız, çıkamazsınız kalıverirsiniz yoğun bakımda, salt duyarlıklarınızla.

Birgün



  tarafından yazılan diğer yazılar.

Yorum


işlemi tamamlayınız: