Ibsen’in Kadınları Farklı Kadınlık Hallerinin Farklı Tonlardaki Duyguları

ibsenin sıradışı kadınları (1)[Eylem Ejder’in Ibsen üzerine Bahar Akpınar’la yaptığı ve TEB Oyun Dergisi Güz 2016, 31 no’lu sayısında yayınlanan söyleşiyi okuyucularımızla paylaşıyoruz.]

‘Ibsen’in kadınları farklı kadınlık hallerinin farklı tonlardaki duyguları’.

Bahar Akpınar, Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Sahne Sanatları Bölümü’nde öğretim görevlisi. 2013 yılında April Yayıncılık tarafından Norveç’in Ankara Büyükelçiliği desteğiyle Ibsen’in Sıradışı Kadınları başlıklı kitabını yayımladı. Uzun zamandır Ibsen üzerine çalışmalar yürüten Akpınar, Norveç Ulusal Tiyatrosunun davetiyle iki yılda bir Oslo’da düzenlenen Uluslararası Ibsen Festivalini de yakından takip ediyor. Bahar Akpınar’la Ibsen’in Sıradışı Kadınları başlıklı kitabı, Ibsen oyunları, Türkiye’deki sahnelemeleri ve takip ettiği Ibsen Festivalindeki izlenimleri üzerine bir söyleşi gerçekleştirdik.

2015 yılında Ibsen’in Sıradışı Kadınları adlı bir kitabınız yayınlandı. Öncelikle bu kitabın oluşum öyküsü, sizi toplumsal cinsiyet bağlamında Ibsen’in kadınlarını incelemenize iten sebepler üzerine konuşalım isterim. Bize kısaca bu çalışmanın ortaya çıkışından, Ibsen ile ilgili çalışmalarınızdan söz eder misiniz?

Bu kitap Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nde aldığım yazarlık eğitimim sırasında şekillenmeye başladı. Toplumsal cinsiyet ve feminist eleştiri üzerine çalışmaya başlayınca her zaman ilgi duyduğum bir oyun yazarı olan Henrik Ibsen benim için veri dolu bir inceleme alanına dönüştü. Hemen ardından Türkçe’de Ibsen ile ilgili bir referans kitabın olmadığını fark ettim. Bu boşluk kitabın tasarladığımdan daha kapsamlı olmasını zorunlu kıldı. Dilimizdeki Ibsen biyografilerinin de yetersiz ve hatta hatalı olduklarını gördüğümde detaylı bir biyografi yazmakla işe başladım. Böylece yaklaşık elli sayfalık bir Ibsen biyografisi ilk bölüm olarak kitaptaki yerini aldı. Bu bölümü çok önemsiyorum çünkü Ibsen’in oyunlarına onun hayatını bilerek baktığınız zaman bambaşka gerçeklerin farkına varıyorsunuz. Nora’yı kurmaca bir karakter değil de, Ibsen’in bizzat tanığı Laura Kieler, Hedda Gabler’i Emilie Bardach olarak görmeye başlıyorsunuz ki bu dönüşüm bizi oyun dünyasından alıp 19. Yüzyıl gerçekliğinin ortasına bırakıveriyor. Bu zamansal yakınlaşma hissi toplumsal cinsiyet çalışanlar için benzersiz bir yolculuk imkanını olanaklı kılıyor. Ibsen’e bu açıdan baktığınızda zamanın ruhuyla benzersiz bir karşılaşma yaşıyorsunuz. Bir incelemeci olarak bu çalışmada beni en heyecanlandıran nokta bu olmuştur. Bu heyecanın bir yansıması olarak çalışmamı Nora, Hedda Gabler, Bayan Alving gibi birincil oyun kişileri ile sınırlı tutmayıp Ibsen metinlerinde yer alan kadın rol kişilerinin tümü kapsamında genişlettim. Böylece toplumun farklı katmanlarından kadınların 19. Yüzyıl toplumsal cinsiyet kalıp yargıları tarafından nasıl kuşatıldığı, bunlarla nasıl mücadele ettikleri ya da edemeyip kabullendikleri ve bu kabullenişin toplum yaşantısını nasıl etkilediği üzerine düşünme fırsatı yakaladım. Ne mutlu ki bunu okuyucu ile de paylaşma şansım oldu. Bu kitabın ilk baskısı Ankara’daki Norveç Büyükelçiliği tarafından 2013 yılında basıldı. Bu özel baskı, kitabın yolunu açmış oldu. Kendilerine buradan bir kez daha teşekkür ederim.

Bu kadınları sıradışı kılan özellikler nedir?

Benim açımdan bu sorunun yalın yanıtı mücadele edebilme güçleridir. Ibsen’in kadınları kimi zaman kendilerine dayatılan hayatı reddetmek, kimi zaman da o hayatı devam ettirebilmek adına müthiş mücadeleler veriyorlar. Bunu yaparken kabulleniş ve vazgeçiş ekseni üzerinde olanca sakinlikleri ile geziniyorlar. Kimi kabullenmeyip Nora olarak yoluna devam ediyor, kimi kabullenip Bayan Alving olarak karşımıza çıkıyor kimi de Hedda Gabler gibi hayatından vazgeçiyor. Seçimleri her ne olursa olsun bu kadınların herbiri bir rol modele dönüşüyor. Bence yalnızca topluma dur demek değil, toplumun dayattığı hayatı, kendi kurdukları düzen içinde yürütmek de cesaret gerektiren seçimlerdir. Yaşadığımız toplumda bugün hala bir çok kadının kendilerine dayatılan kısıtlı ve kıstırılmışlık hissi yaratan hayatlara devam etmekte olduklarını düşündüğümüzde Ibsen’in kadın karakterlerine yaptırdığı bu seçimler son derece cesur ve sıradışı kalıyor.

Ibsen’in kadın kahramanlarının bir melankoli halinde yaşadığını görüyoruz. Hedda Gabler’in “iç sıkıntısı”, Denizden Gelen Kadın’da Ellida’nın denizi izleyerek dalıp gitmeleri, Yapı Ustası Solness’te Bayan Solness’in mutsuzluğu gibi örnekler çoğaltılabilir. Brand oyununda Agnes belki de bütün Ibsen kadınları için durumu özetleyen bir soru soru soruyor kendine. “Kapalı, her şey kapalı… Ben çıkmak istiyorum. Bu yalnızlığın dehşeti içinde soluk alamıyorum. Çıkmak mı? Nereye gitmek için? (…) İstersem bu hüzün verici boşluğun dehşetinden kaçabilir miyim?” Kadın kahramanların her biri birbirlerinden farklı olsalar da ortak yaşadıkları bu “hüzün verici boşluk”un kaynağı ve dramatik aksiyondaki etkisi için ne söyleyebiliriz?

Ben bu durumu melankoli tanımı içinde genellemeyi doğru bulmuyorum. Bu kadınları melankolik algılamak varoldukları zeminin de kayganlaşmasına neden oluyor ve bizi hatalı analizlere yönlendirebiliyor. Mesela örneklediğiniz bu kadınlar farklı yaş ve sınıftan geliyorlar. Hedda Gabler dediğimizde toplum içinde kabul edilebilir bir hayat sürebilmesi için evlenmekten başka seçeneği olmayan genç bir kadına bakıyoruz. Hedda gibi kendine ufuk çizgisini hedef alan bir kadına ‘sen bahçede oyna’ derseniz elbette bir iç sıkıntısı yaşamasına neden olursunuz. Aline Solness’e baktığımızda ise uzun süreli bir evliliği olan, ikiz çocuklarını kaybetmiş bir anne ve eşi tarafından sürekli olarak genç kadınlarla alenen aldatılan bir eşle karşı karşıya kalıyoruz. ‘Hüzün verici boşluk’ olarak tanımladığınız yapı onun anne ve eş olması ile ilişkileniyor. Ellida ise evlendiği erkeğin ilk kızından birkaç yaş büyük olması nedeniyle diğerlerinden ayrılıyor. Uzunca bir süre onu aile yapısının harcı içinde doğalında kaynamış bir kum tanesi gibi değil de, sürekli düşüp duran ve orada durması için olduğu yere itilen bir çakıl taşı gibi görüyoruz. Geçmişteki aşk hikayesi de eklenince Ellida’nın içinde olduğu girdap paylaşılamayan sırların etkisiyle daha da hızlı dönmeye başlıyor. Bütün bu duygu durumlarına detaylıca baktığımızda bunların kadın olmaları ile bağlantılı olduklarını görüyoruz. Farklı kadınlık hallerinin farklı tonlardaki duyguları bunlar. Bu yüzden karakterin aksiyon yönelişinde dinamo işlevini görüyorlar. Verdiğiniz örnek çok çarpıcı. Ibsen’in gerçekçi oyunları arasında sınıflandırmadığımız ve manzum olarak yazdığı Brand’da Agnes, belki de şiirsel anlatımın da etkisiyle, sadece kendisinin değil, diğer Ibsen kadınlarının ve 19. Yüzyıl burjuva toplumundaki tüm kadınların içinde olduğu durumu çarpıcı bir şekilde dile getiriyor. Burada ben de ondan bir alıntı yapmak isterim: ‘Fırtınalara göğüs germek, savaşımla dolu bir yaşam… Bunlar nedir ki! Kolay işler… Bir de beni düşün… Saatlerin sonsuz uzunlukta geçtiği bu yıkık evde oturan beni düşün… Savaşımın ne olduğunu bile bilmeyen, eylem ateşinin kıvılcımını bile görmemiş olan beni düşün… Burada oturan, geçmişini anımsamaktan korkan ama hiç unutmayan beni düşün!’ Bu satırların o dönemde ve bir erkek tarafından yazılmış olması benim açımdan onları çok ama çok kıymetli kılıyor.

Ibsen’in özellikle düz yazı oyunları eski melodram geleneği, Fransız iyi kurulu oyun tekniğinin bir uzantısı olarak aynı mekanda burjuva evlerinin oturma odalarında geçer. İbsen’in (tekinsiz) evlerini merceğine alan Mark Sandberg, her bir oyunda görünüşte mutlu yaşamı olan bu evlerin oyun sonlarında yıkıldığını söyler. Dahası bir oyunda metaforik anlamda yıkılan, çökmeye mahkum olan evler bir diğer oyunda yeniden kurulup yeniden yıkılmakta, her zaman Ibsen’in retoriğinin içini boşaltacak yeni bir ev kurulmaktadır? Sizce Ibsen evlerini “çökme tehlikesi”ne maruz bırakan sebepler nelerdir?

Elbette toplumun kendisidir. Yalnız ben bu evleri dediğiniz gibi tekinsiz olarak nitelendirmiyorum. Toplum açısından baktığınızda bu evlerin her biri gayet tekinli mekanlardır. Oyunların başlangıcında hemen hepsi tam da toplumun olmasını istediği gibi tasarlanmıştır. Kadın ve erkek cinsiyete dayatılan roller yine toplumun beklediği şekilde yerine getirilmektedir. Ibsen’in yaptığı işte bu yapıyı sorgulamak dahası bu yapıyı yıkmaktır. Kadın cinsiyetin bu derece kısıtlandığı bir yaşam içinde o evlerin birer birer çöktüğünü, çökeceğini söyler Ibsen. Kendi hayatına baktığımızda da bu durumu annesinin yaşantısında olanca açıklığıyla görürüz zaten. Annesine yakın bir çocuk olarak yetişen Ibsen için o günün aile yapısında bir şeylerin yolunda gitmediği gerçeği bir çocukluk anısı kadar canlı gerçeklerdir. Toplumsal değişimin zorunlu olduğu, bu değişimin kadınlara verilecek haklar ve baskıların kaldırılması yoluyla gerçekleşmesi gerektiğini göstermekten vazgeçmemesi, bu konudaki bilinçli ısrarı sözüne ettiğiniz metaforik çöküntünün başlıca nedeni.

Oslo’da düzenlenen Ibsen Festivali’ni takip ettiğinizi biliyoruz. Bu festivallerde Ibsen sahnelemeleri, Ibsen üzerine yeni perspektifleri, oradaki izlenimlerinizi paylaşabilir misiniz?

Ibsen Festivali, yeryüzünde bir yazar için sürekli bazda ve uluslararası çapta yapılan bir festival olması nedeniyle çok çok özel bir festival her şeyden önce. Dünyanın pek çok yerinden tiyatro insanlarına bir araya gelme fırsatı sunuyor. Benim için festivalin en heyecan verici yanı bu çok kültürlü yapısı. Hepimiz artık neredeyse ailemizden biri kadar yakından tanıdığımız Ibsen’i kendi kültürümüz, dünyayı algılayış şeklimiz ve bilgilerimiz üzerinden birbirimize yeniden ve yeniden anlatıyoruz. Bu çok önemsediğim bir zenginlik. 2014 yılındaki festivalde Japonya’dan bir tiyatro grubunun geleneksel Japon tiyatrosu tekniklerine sadık kalarak sahnelediği Bir Bebek Evi’nden çıkıp Norveçli bir topluluğun aynı oyunu sahnelediği bir dans gösterisine gittiğimde aldığım kültürel hazzı ve bana sordurduğu yepyeni soruları evimde otururken düşünmem çok olası değildi. Benzer şekilde o sene Bir Halk Düşmanı ile festivale katılan Thomas Ostermeier ile oyunu hakkında söyleşebilmek, bunu dünyanın farklı yerlerinden gelen araştırmacılar ve yönetmenlerle birlikte yaşamak, yeni sorular sorup, yeni cevapları beraberce aramaya çıkmak benim açımdan festivali önemli kılan başka bir ayrıntıdır.

Ibsen’i daha yakından tanımak bakımından da Oslo’da olmanın önemli olduğunu düşünüyorum. Bugün müzeleştirilen ve Ibsen’in yaşama veda ettiği evi dolaşmak, Oslo Üniversitesi’nde bulunan ve kapıları dünyanın her yerinden Ibsen araştırmacılarına açık olan Ibsen Merkezi’ni ziyaret edip birçok farklı kaynağa ulaşmak festivalin sunduğu farklı zenginlikler arasında. Dünyanın küçüldüğü ve bir internet bağlantısı ile pek çok bilgiye ulaşabildiğimiz günümüzde bir arada olmayı, aynı konu üzerinde üreten insanları bir araya getirmesi bakımından çok kıymet verdiğim bir festival.

Türkiye’deki Ibsen sahnelemelerinin son yıllarda arttığını görüyoruz. Devlet Tiyatrosu Nora, Hedda Gabler; İstanbul Şehir Tiyatrosu’nda Hedda Gabler ve Talimhane Tiyatrosu, Bir Halk Düşmanı sahnelemeleri ilk aklımıza gelenler ve ayrıca Türkiye’de en çok sahnelenen Ibsen oyunları. Bir karşılaştırma yaptığınızda buradaki Ibsen sahnelemeleri, Ibsen oyunlarına bakışı nasıl değerlendirirsiniz?

Umut verici fakat yetersiz buluyorum. Ben tiyatromuzun çok Shakespeare sever olduğunu düşünüyorum. Bu nedenle sahnelenen oyunlara baktığımızda klasik eser kotasının genelde Shakespeare ile dolduğunu, Ibsen’in pek kendine yer bulamadığını görüyoruz. Oysa burada önemli bir nokta var. Ibsen oyunları birer klasik olmalarına rağmen içerdikleri konular açısından günümüz Türkiye’si için güncelliklerini ne yazık ki hala koruyorlar. Dramatik malzeme olarak baktığımızda bu toplum için çok canlı metinler ve ele aldıkları tartışma bizim hali hazırda üzerinde toplumca uzlaşamadığımız konuları kapsıyor. Toplum olarak aşamadığımız bir eşiğin oyunlarına karşı bu derece ilgisiz kalmayı doğru bulmuyorum açıkcası. Bu nedenle Ibsen eserlerine tiyatromuzun daha içten sarılması gerektiğini düşünüyorum. Sözüne ettiğim bu sarılmayı Ibsen oyunlarının İngiltere’de ilk sahnelenişlerinde görebiliriz mesela. Bir Bebek Evi 1886’da Londra’da okuma tiyatrosu olarak sahnelendiğinde Nora’ya Karl Marx’ın kızı Eleanor Marx hayat verirken, Krogstad’ı Georg Bernard Shaw okumaktadır. Entelektüel çevre bir lokomotif gibi Ibsen eserlerine sarılır. Bizde böyle bir kabul ne yazık ki olmamış ve yok. Bebek Evi’nin Türkçe’ye çevrilmesi 1942, Devlet Tiyatrolarında sahnelenmesi ise 1965’dir. Bu geç kalınmış, geriden gelen ilginin artmasını bekliyorum. Burada Türkiye’de düzenlenen festivallere de önemli bir görev düşüyor bana kalırsa. 2014 yılında IKSV tarafından düzenlenen Uluslararası İstanbul Tiyatro Festivali’ne Thomas Ostermeier’in sahneye koyduğu Bir Halk Düşmanı gelmiş ve büyük ilgi görmüştü. Ibsen’in yurtdışında gördüğü bu ilginin gecikerek de olsa ülkemizde de yeşermesini arzulamanın ötesinde bu toplumda yaşayan bir kadın olarak buna ihtiyaç duyuyorum.

Son olarak; dram sanatı alanında eğitim alan ya da oyun yazmaya çalışan herkesin yolu Ibsen oyunları ile kesişir. Bugün klasikleşmiş ve her tiyatro öğrencisinin klasik dramatik yapıyı kavramak için başvurduğu oyunlar bunlar. Siz, Ibsen’den neler öğrendiniz? Ibsen’in sizin üzerinizde bıraktığı etki nedir? Sizce, Türkiye’de genç oyun yazarlarının Ibsen’den öğrenecekleri nelerdir?

Bir oyun yazarı olarak Ibsen’den öğrendiğim en önemli konu yazdığım bir oyunun uyarlama yapılabilecek bir öz içermesine dikkat etmek ve bu tarz konulara yönelmek olarak belirtebilirim. Bugün birçok oyun yazarı eserlerinin aynen yazdıkları gibi sahnelenmesi konusunda tutucu davranıyor. Oysa Ibsen’e baktığımızda oyunlarının uyarlamalarının yapılmasını çeşitli kereler dile getiren ve bu isteğini belirten bir yazarla karşılaşıyoruz. Belki de bu yüzden Ingmar Bergman gibi pek çok önemli yönetmenin Ibsen ile yol arkadaşlığı yaptığını görüyoruz. Bunlardan biri az önce sözüne ettiğimiz Ostermeier. Hedda Gabler ve Bir Halk Düşmanı’nı sahneledikten sonraki bir söyleşisinde oyuna eklediği bölümleri yazarken eğer Ibsen yaşasaydı bugünün insanına neler söylemek isterdi diye uzun uzun düşündüğünü belirttikten sonra ekler, ‘Onun yazmayacağı hiçbir şeyi kaleme almadım’. Bir Halk Düşmanı’nın sinema uyarlaması olan Jaws’ın yönetmeni Steven Spielberg ise filmini ‘Moby Dick ile Bir Halk Düşmanının karşılaşması’ olarak özetler. Bir oyun yazarının kendisinden sonra gelen sanat insanlarına eserlerini böyle bir düşünsel cömertlik içinde sunmasının büyük bir başarı olduğunu düşünüyorum ve oyun yazarlığında nitelikli uyarlamaların artmasını unut ediyorum.

Yorum


işlemi tamamlayınız: