Sermet Çağan’ı Anımsamak

Bundan 47 yıl önce, bir ağustos günü kaybettiğimiz büyük tiyatro insanı Sermet Çağan’ı Özdemir Nutku’nun bir yazısıyla anıyoruz.

Türk tiyatrosunun devrimci, dinamik, eylemci oyun yazarı… Titiz, döneminin en ilgi çekici yönetmeni… Ama her şeyden önce mangal gibi yüreği, el değmemiş duyguları, pırıl pırıl zekâsıyla büyük bir insan… Doğruyu gören, ama kesin kararını vermeden önce bunu başkalarıyla tartışan, kendi kafasında bir senteze varmadan adım atmayan ve çoğu kimsede bulunmayan özeleştiri gücüne sahip bir dost… Kendi alanında birçok kimseden bilgili ama herkesten çok öğrenme çabası içinde, bilinçli, ama bu durumunu kendi çıkarına yontmayan bir bilge de diyebiliriz onun için.

Sermet’in bilime olan saygısı, kendine olan saygısından kaynaklanıyordu. Benden iki yaş büyüktü, ama bana hitap ederken söze hep “hocam” diye başlayarak beni utandırırdı. Adımı, yalnızca mektuplarında ve akşam keyfiyle boğazda demlenirken kullanırdı. Başkalarının yanında onun “hoca”sıydım. Kendine güvenen bir insan olarak, bilse de bilmese de, İstanbul’dan telefonla beni arar ve fikrimi sorar ya da belli bir konuda ona yazarak bilgi vermemi isterdi. Altmışlı yılların başında başlayan çok sıkı dostluğumuz onun ölümüyle noktalandı.

O kadar gönlü yüceydi ki, bir yerden bir telif ücreti aldı mı, sevdiği arkadaşlarını çağırır, o parayı birlikte yerdi. Onun için de beş parasız öldü. Diploma vermeyen bir üniversite gibiydi. Nice genç (ki bugün kimi orta yaşı geçti, kimi de öldü) onun kürsüsünde yetişti; yazar Oktay Arayıcı bunlardan biriydi. Etkili konuşurdu, tersinlemeleri, nükteleri renkliydi, gençleri kolayca kendi düşüncelerine çekerdi. Karizması olan bir aydındı.

Sermet Çağan, 5 Ağustos 1970 günü, öğleden önce saat 11:00’deki provasına gitmek üzereyken bir takside yaşama ‘eyvallah’ dedi. 41 yaşındaydı. Arkasında, “Ayak-Bacak Fabrikası”nı, “Öyle Bir Hikâye”yi (sonradan birlikte yazdığımız), “Savaş Oyunu”nu ve “At Gözü ile Türkiye 70” fragmanlarını bıraktı. Ayak-Bacak Fabrikası’nda olduğu gibi, herşeyin takma olduğu, üstelik yanlış ‘monte’ edilmiş bir toplumu bırakarak gitti… Oysa büyük yoksunlukların onu boğmaya çalıştığı, Ali Cengiz oyunlarının perende attığı bir çevrede yepyeni bir evreye girmişti Sermet; daha doğrusu Türk oyun yazarlığının önüne gerilmiş olan perdeyi çekip indirmişti aşağıya; her şeyi daha saydam, daha doğru bir biçimde gördüğüne inanıyordu artık.

Oyunları uluslararası şenliklerde ödül aldı, oyun düzenleri beğenildi ve en iyi dereceyi aldı. Oyunları yabancı dile çevrildi ve tekrar tekrar oynandı. Bütün bunlara saygımız var. Ancak Sermet’in kişiliği, yapıtlarından da büyüktü. Kısa yaşamı içinde çok şeyler verdi bu ülkenin tiyatrosuna ve tiyatroyla ilgilenen gençlerine… Ama bir de bunun karşılığında ne aldığını öğrenecek olursanız, utançtan nereye kaçacağınızı şaşırırsınız. Çünkü günlük düzenlerin ötesinde, sadece köşe dönmeyi amaçlayan günlük adamların dışında, günlük dalkavukların, paparazzilerin, günlük meyhane entellerinin uzağında kaldı Sermet. Ve hiçbir zaman doğru dürüst parası olmadı. “Yücelmek ve yüceltmek için dünyaya gelmiş insanları, doğal hakları olan yaşama pahasına süründüren kimlerdir? Kimlerdir bunların sorumluları.?” sorusunun yanıtını da oyunlarında verdi Sermet. Ama bu yanıtı bilenler azınlıkta kaldı ve böylece, güncelliğini hâlâ da korumaktadır bu soru!..

Cumhuriyet