Bir Çalışanlar Tiyatrosu Deneyimi Örneği

Mimesis Söyleşi / Eğitim-Sen 3 Nolu Şube çatısı altında meslekleri olan eğitimcilik/öğretmenlik yanında, iş saatleri sonrasında tiyatro ile uğraşan sendika çalışanları tiyatrosu, geçtiğimiz sene, İATP şenliğinde “Çehov’un Torbası” adlı oyunu sergilemişti. Sendikalı çalışan tiyatrocular bu yıl da yeni eğitim ve oyunlaştırma çalışmaları kapsamında çalışmalara devam ediyorlar. Grup içinde yürütücü sorumluluk alan Ayça, Erkan ve Hilal’e ve ekibin yeni üyesi Fatoş’a nasıl biraraya geldiklerini, sendika ve çalışma koşullarını, çalışan tiyatrosu deneyimlerini, tiyatro anlayışlarını, 2017-2018 programlarını konuştuk.

Öncelikle nasıl bir araya geldiğinizle başlayalım.

Erkan: Aslında çoğumuz üniversite yıllarında tiyatro geçmişi olan insanlarız. Hilal gibi bazı arkadaşlarımız ise sendikada tiyatro ile tanışırken, Ayça profesyonel oyuncudur. Üçümüz de G.Antep’te işleyen bir sendika tiyatrosu pratiğinin içinde kendimize yer bulduk. Yollarımız süreç içerisinde İstanbul’da kesişti ve burada da çalışmalarımıza devam ettik. Fatoş, bu yıl aramıza katılanlardan. Sendika tiyatro yapmak için bize bir alternatif oldu diyebiliriz.

Hilal: 2013 yılında İstanbul’a ilk geldiğimde, 1 Nolu sendikadaki bir tiyatro kursuna katılmıştım. Çalışmalara başlayanların çoğu bir süre sonra gelmiyordu. Ücretli olması da ayrı bir sıkıntıydı. Dolayısıyla kurs mantığı yürümedi. Tabi ben 1 Nolu şube yönetimiyle bağlantımı koparmadım. Sonra Erkan’ın tayini İstanbul’a çıktı. Erkan bana göre, çalıştırıcılık anlamında daha tecrübeli olduğu için onun öncülüğünde sendikada bir tiyatro ekibi olma süreci başlattık. İki oyun çıkardık. İlk oyunumuz “Deli Bayramı”,  ikincisi Brecht’in “Sezuan’ın İyi İnsanı” oyunudur. Ekip olduk yani ama 2016’da sendikadan ayrıldık.

“BİZİM TİYATROYA AYIRACAK BÜTÇEMİZ YOK”

1 Nolu sendikadan neden ayrıldınız?

Hilal: En önemli sebep, seçilen yeni yönetimin oradaki tiyatro çalışmalarına karşı olumsuz tutumuydu. Çalışma yeri, salon tahsisinde sorunlar yaşandı. Nedenini sorduk, o yılki 1 Nolu sendika yönetiminin bize cevabı, özellikle öğretmenlerin bu sene başında, ihraç edilmeleriyle birlikte,  “Bizim tiyatroya ayıracak bütçemiz yok.” şeklindeydi. Ama bize göre bu bir bahaneydi! Bütçe konusunda minimum bir takım mali yardımlar aldık tabi ki sendikadan; ama tiyatro yapabilmek için birçok şeye kendimiz koşturduk. Yani yönetimi ne mali açıdan ne de iş yükü açısından yoran bir durumumuz yoktu. Onlar da bütçeyi öne sürerek aslında bizim oradaki faaliyetlerimizi durdurmak istediler.

Sizce bunun sebebi neydi? Sendika yönetimi sizi neden desteklemedi yahut engelledi?

Erkan: Zannediyorum ki bağımsız hareket ediyor olmamız asıl sorundu. Çünkü sadece tiyatro yapmaya çalışıyorduk.  Biz çalışmalara ilk başladığımızda var olan yönetimi ayrı tutalım, oldukça iyi bir desteği vardı. Sorun bu yönetimin değişmesi ile başladı. Sendikayı maddi açıdan zorlamıyorduk. Temel masraflarımız vardı ve sadece onları talep ediyorduk. Oyunlarımızı ise birarada olmaya, dayanışmaya adıyorduk.

Bunu biraz açar mısınız?

Ayça: Gezi sürecinde, biraraya geldik bu oyunlarla, yanı başımızda yaşanan katliamlarda, “Buradayız!” dedik her seferinde, KHK’lar ile mağdur edilen birçok arkadaşımıza ithafen oynuyoruz şimdi de. Bunlar çok kıymetli geliyor bana.

KHK mağdurları ile dayanışmak istiyorsunuz ve sendika yönetimi size engel oluyor. Doğru mu anlıyorum?

Hilal: Evet. Bir de şöyle eleştiriler aldık: “Üyelerinizden bizim şubeye üye olmayan mevcut”, “hepsi bizim şubenin üyesi olsun” gibi garip bakış açılarıyla mücadele etmek zorunda kalıyorduk.

Erkan: Oysaki sendika ile çok alakası olmayan arkadaşlardan aramıza katıldıktan sonra Eğitim Sen’li olan, eylemlere katılan ve gerçekten duyarlı davranışlarda bulunmaya başlayanlar oldu. Türk Eğitim Sen’den arkadaşlarımız bile vardı, ayrılıp Eğitim Sen’li oldular.

Ayça: Aynı zamanda bir örgütleme aracı yani.

Peki üyelerden konu açılmışken, biraz üye profilinizden bahseder misiniz? Hepsi sendika üyesi değil demiştiniz.

Hilal: Evet, şu an için, mesela Ayça oyuncular sendikasına üye. Bir başka arkadaşımız sendika üyesi ama öğretmen değil, habersen üyesi. Onun dışındakilerin hepsi öğretmen ve Eğitim Sen’li.

Bu bahsettiğiniz durum, yani üye profiline müdahale ve diğer olumsuzluklar, şube yönetimi ile ilgili bir durum mu, yoksa genel bir bakış açısından mı bahsediyorsunuz?

Erkan: Genel bir durum diyemeyiz. Sadece o dönem o şube yönetimi ile ilgili bir şeydi. Çünkü yönetim tekrar değiştikten sonra 1 Nolu şube yönetimi şu an tekrar bizi çağırdı. Cevabımız olumlu olmadı.

Ayça: Şu an aslında gerek sanatsal gerekse örgütsel manada kadro oluşturmaya çalışıyoruz. 1 Noludan ayrıldıktan sonra, yeni bir örgütlenmeye yürütücü olarak üç kişi başladık. Şu an altı kişiyiz. Doğal olarak alttan yetişen kadrolar, bölünerek belki diğer şubelerde, kendi inisiyatiflerini alarak buradaki geleneği orada devam ettirebilecekler.

DEVLETİN PRESİNİ TİYATRO İLE GERİ İTİYORSUNUZ

Bir yandan dışarıdaki sorunlar ve baskılar, diğer tarafta içerde yaşanan sorun ve baskılar. Devam etmek zor değil mi?

Hilal: Devletin tüm mekanizmaları ile özellikle kamu çalışanları üzerindeki baskısını artırdığı, mağduriyetlerin yaratıldığı bir dönemdeyiz. Biz öğretmen olarak bunu fazlasıyla yaşıyoruz. Açığa alınanlar, ihraç edilenler vs… Dolayısıyla sesimizi yükseltebileceğimiz alanlarımız çok az. Bu noktada da tiyatro hem sevdiğimiz, ilgimiz olan, hem de sesimizi yayabileceğimiz bir alan. Biz hala içerdeyiz, yani henüz atılmadık ama sesimizi bir şekilde yükseltmeye devam ediyoruz. Bunun için birarada durma motivasyonumuzu koruyoruz.

Ayça: Faşizm döneminde ne yapmalı? Okuduğum bir makaleden alıntı yapmak gerekirse; öncelikli olarak bulunduğunuz kurumları korumamız gerekiyor. Olması gereken şu: Sen bulunduğun kurumu onurunla koruyabildiğin kadar koru ki, bu gibi süreçler geçtiği zaman senin gibi insanlara ihtiyaç olacak. İkincisi de kültür-sanat, edebiyat anlamında aktif olmak. Bütün bunlar faşizm süreçlerinde, bireyi psikolojik anlamda en diri tutan alanlardır. Ne olursa olsun yaptığımız iş, sonrasında seyirciyle buluştuğu noktada, oradan çıkan dayanışma başka mağdur olan kesimlerle de birleşiyor. Devletin sizi ısrarla preslemeye çalıştığı bir süreçte, içerden o presleri itiyorsunuz ve bunu işte tiyatro ile yapıyorsunuz. Müzikle yapıyorsunuz. Yazı yazarak yapıyorsunuz.

Peki çalışma ilkelerinizden, hedeflerinizden bahseder misiniz?

Erkan:  Kendimizi özgür hissettiğimiz bir yer burası. Öncelikli olarak bunu korumaya çalışıyoruz. Sanatsal üretimlerle sözümüzü söylemeye çalışıyoruz. Bazı hedeflerimiz var. Bu çerçevede eğitim ve araştırma süreçlerini takip ediyoruz.  Teatral anlamda sürekli bir tık ötesine geçebilmek adına, stabil kalmadan, elimizden geldiği kadar, belli seviyenin üzerinde oyunlar yapmak istiyoruz. Farklı yönlerde kendimizi geliştirmeye çalışıyoruz. Mesela geçen yıllarda müzik ve şan eğitimi aldık. Dans kursuna gittik. Buradaki çalışmalarımızda ritim çalışması koyduk. Ayça’nın da (profesyonel olarak sanatla ilgilenen birinin) varlığı apayrı bir güven aşıladı ve bizi bir tık ileri attı.

Hilal: Hedefimizi aslında Ayça ifade etmişti. Sanatsal alanda yapılan çalışmalarla kadrolar yetiştirmek ve örgütlenme perspektifi ile yaygınlaştırılmasını sağlamak. Zaten bir çalışan olarak sadece işe git, işten dön,  olan bitene sesini çıkarma diye özetlenebilecek yaşam şekline bir tepki ve alternatif oluşturmayı istiyoruz.

İNANMADIĞIN BİR ŞEY İÇİN NASIL OYNAYACAKSIN!

Yeni üyeleri içinize katma süreci nasıl oluyor? Bu konudaki kriterleriniz nelerdir? Seçme mi oluyor? Yoksa duydum geldim ben de sendikalıyım şeklinde mi oluyor?

Ayça: Seçme ve eleme sistemin yarattığı alan, tamamen hiyerarşik ve son derece haksız bir tercih alanı. Doğal olarak bu grubun böyle bir tercihi yok. Doğalında kişiler, kendini eliyor, biz değil. Elbette burada üç yürütücü var ve çalışmanın bir disiplini olmak durumunda. Zaman içinde iç disiplin, çalışmalara verilen emek bizim için önemli. Ve tabii ki doğal olarak, eril, ırkçı, dinci ya da ayrıştırıcı söylemler kuran arkadaşları almıyoruz. Bu noktada taviz veriyorsa kişi, onunla birebir konuşuluyor, ikaz ediliyor, nasıl yapması gerektiği anlatılıyor. Süreç hala bu anlamda olumsuz ilerlerse, zaten o arkadaş aramızdan çıkıyor. Bunu biz değil, kendisi tercih ediyor.

Erkan: Bununla ilgili örnek vereyim: Eski oyunlarımızdan birinde farklı etnik kökenlerle ilgili bir mesele vardı. Oturduk konuştuk, bunun verdiği mesaj nedir, herhangi bir sakıncası var mı? Ya da farklı oyunlarda da benzer meselelerle ilgili de olabilir… Beraber oturup konuşuyoruz, tartışıyoruz, bir sonuca vardırmaya çalışıyoruz.

Fatoş: Yani herkesin altına imza atabileceği bir ürün ortaya çıkıyor. Zaten öbür türlü sahneye çıkamazsın, inanmadığın bir şey için nasıl oynayacaksın?

Fatoş sana soralım, sen bu sene gruba dahil oldun ama tiyatro ile ilişkilenmen nasıl oldu?

Fatoş: Burada olduğu gibi derdi olan bir tiyatro grubunda üniversite dönemimde tiyatro yapmıştım. Ara vermesi beni üzmüştü. Tekrar tiyatro yapma girişimlerim oldu İstanbul’da, ama hoş gruplarla karşılaşmadım o zamanlarda. Sonra sendikada tiyatro grubunun illaki bir derdi olacağını ortak paydada buluşabileceğimiz insanlar olduğunu düşündüm. O yüzden buraya geldim ve o yüzden burada tiyatro yapıyorum.

Şu anda kadro kaç kişi? Kaç yeni var bu sene dahil olan?

Hilal: Toplamda on dört kişiyiz. Eski ekipten beş kişiyi çıkarırsak, dokuz kişi yeni dahil oldu. Bunların içinde tecrübesi olanlar da var Fatoş gibi. Ama tecrübesi olmayan, hiç sahneye çıkmayan yedi kişi var.

Şu ana kadar 1 Nolu Sendika’da “Deli Bayramı”, “Sezuan’ın İyi İnsanı” ve bu yıl 3 Nolu Sendika’da “Çehov’un Torbası” oyunlarını oynadınız? Peki bu oyunları seçerken neye göre seçiyorsunuz, birlikte mi karar veriyorsunuz? Aranızdan birileri mi karar veriyor? Bu konuyu biraz açabilir miyiz?

Erkan:  Bu yıl biraz farklı oldu ama genelde şu yapılırdı; sürekli oyun araştırmaları, oyun okumaları olurdu. Topluluğun son durumuna göre herkesi kapsayacak bir oyun seçmeye çalışırdık. Aynı zamanda ses getirebilecek, bizi yansıtabilecek bir oyun seçmeye çalışıyorduk. Örneğin Turgut Özakman’ın oyununu olduğu gibi koymadık, üzerinde baya değişiklikler yaptık.

Hilal: Tam da Gezi süreciydi o dönem. Yansımaları olmuştu tabi oyuna.

Erkan: Çok da güzel olmuştu. O açıdan uygun bir oyundu. Ondan sonra Sezuan’ın İyi İnsanı oyununa bakılırsa zaten Brecht’in kendine has muhalif bir sesi var. Onu yansıtmaya çalıştık.  Bir de kendimizi eğitmek için Brecht’i seçtik biraz.  Gruba da uygundu. Biraz deli cesareti de diyebiliriz belki. Hakkını verdik mi? Brecht’in hakkını vermek çok zor bir şey. Ama bize çok şey kattı.

Peki Brecht’e yönelik eğitim çalışmalarınız oldu mu? Olduysa ne tür eğitim çalışmaları yaptınız? Sezuan’ın İyi İnsanı oyununa yönelik hazırlıklarınızdan bahseder misiniz?

Erkan: Brecht’e yönelik araştırma ve okumalar yapıldı. Ondan önce Stanislavski ile ilgili çalışmalar, karşılaştırmalar yapıldı. Brecht’in bütün oyunları okundu. Epik tiyatro üzerine çalışmalar yapıldı. Yani oyuna hazırlanıldı. Epik tiyatronun ne olduğu, Brecht’in kim olduğu, oyunun neyi anlattığı biliniyordu. Herkes bir şeyler getirmeye çalıştı. Müzikler tartışıldı o dönem. Müziklerin nasıl yapılabileceği tartışıldı. Müzikle ilgili ön çalışmalar yapıldı. Ayrıca ses ile ilgili eğitim almaya çalıştık.

OYUNU SEÇTİĞİMİZDE BİR TEMA BELİRLEDİK: YÜZLEŞME

Gelelim Çehov’un Torbası’na

Hilal: “Çehov’un Torbası”nda oyun seçimine dair tüm grupla yapılan bir çalışma diyemeyiz. Yeni gelen arkadaşlarımızın bir tecrübesi olmadığı için oyun seçimine daha dar bir kadro olarak, yürütücü grup olarak karar verdik. Çehov netleştikten sonra arkadaşların Çehov’la ilgili araştırmaları oldu tabii ki. O süreç aynen devam etti. Çehov’un araştırılması, oyunun anlaşılması, okuma çalışmaları esnasında bu özellikle yapılmaya çalışıldı. Devamında da dramaturji çalışmaları yer aldı.

Ayça: Çehov ve özellikle  “Sevgili Doktor” artık ne yazık ki ele ayağa düşmüş durumda. Tiyatro ile uğraşmış hemen herkes “Sevgili Doktor”u bilir. Bunu çok amiyane bir tabirle söylüyorum, oyunu ve yazarı karalama adına değil pek tabi ki.  Yani “Sezuan’ın İyi İnsanı” ya da “Mezbahaların Kutsal Johanna”sı çok iyi bilinmez belki ama “Sevgili Doktor” bilinir, çünkü okullarda bile oynatılır. Bizim işte bu klişeye düşmemizin sebebi aslında biraz da ters köşe yaptırmaktı. Yani Çehov’un o pasajları tek tek bakıldığında şu an için son derece uygundu, gündeme dairdi ve hepsinin altında bir ironi vardı ve o yüzden de biz oyunu seçtiğimiz anda bir tema koyduk kendimize ve o temamız “yüzleşmeydi”. Bütün karakterlerde seyirci aslında kendisiyle yüzleşiyor. Okuldaki kendiyle, evdeki kendiyle. O yüzden rejisel anlamda da mesela çok seyirciye dönük ve bir tarafında daha seyircinin olduğu, biraz daha orta oyun veya “Comedia del Arte” mantığından beslenen, yani halk tiyatrosundan biraz daha beslenen bir reji yapılmaya çalışıldı. Aslında Çehov, karakter yaratma açısından en elverişli yazarlardan biridir. O yüzden bu yılki oyun seçiminde, biraz da ihtiyaçlar doğrultusunda bu seçimi yaptık.

Oyunlara izleyicilerden aldığınız tepkiler nasıldı?

Fatoş: Bir iki ufak eleştiri dışında genelde olumlu tepkiler alındı. Örneğin “Boğulan Adam” onlara çarpıcı gelmişti, bir insanın üç ruble için hayatını riske atması durumu, “Biçare Kadın”ın o kadar çırpınıp 24 ruble 36 kapik için yaptığı maskaralıklar geçmişti seyirciye, veya mürebbiyenin iç üzüntüsü, karşısındaki otoriteye verdiği tepkiler, karşı duramayışı hepsini etkilemişti. Aslında amacımıza kısmen ulaştığımızı düşündüm bu konuşmalarda.

Çehov’un Torbası’ndan önceki iki oyunda aldığınız tepkilerden bahseder misiniz?

Hilal: İlk oyunumuz “Deli Bayramı”, Gezi süreci ile kesiştiği ve sürece hitap ettiği için daha çok söylemleri, işaret ettikleri konuşuldu.  Sezuan’ın İyi İnsanı, özellikle müzikleri açısından çok beğenildi, çok da uzun bir oyun olmasına rağmen, çoğu seyircinin sıkılmadığı, hikayesinin akıcı olduğu söylendi. Orada da Serdar çok büyük bir emek verdi. Müziklerin hepsini kendi yaptı ve çok beğenildi. Ama “Çehov’un Torbası”  oyunculuk anlamında çok daha güzel tepkiler getirdi. Oyunu izleyenler, oyuncuların ilk defa orada sahneye çıktıklarına inanamadılar. Beklentileri biraz aştı sanırım. Çalışan tiyatrosu olunca seyirci, oyun öncesi beklentiyi düşük tutuyor.

Dediğiniz gibi aynı zamanda çalışansınız. Zaman sorununu nasıl çözüyorsunuz?

Erkan: Evet en büyük sıkıntımız zaman. Sekiz- on saat derse girmiş oluyorsunuz, sonra çalışmalara katılmaya çalışıyorsunuz. Bir insan kendini böyle bir çalışmaya ne kadar verebilir? Çoğumuz öğretmen, gün belirlemeye çalışıyoruz, tarihleri belirlemek, yani oynamak için, günler uyuşmuyor çoğu zaman. Hafta sonlarını ayarlamaya mecburuz.

Akşamları prova yapıyorsunuz bildiğim kadarıyla. Haftada kaç gün prova yapıyorsunuz?

Fatoş: Evet, çalışma zamanları, eğitim zamanları haftada iki gün ve akşamları. Oyun çalışma döneminde, haftanın birkaç günü gruplara bölünüp çalışıyorduk.

Erkan: Bu yılki süreçte Ayça’nın varlığından dolayı daha sistemliydik. Daha sistemli olduğumuz ve iş bölümlerine yöneldiğimiz için biraz daha az enerji harcayarak çalışma yapmaya başladık. Burada en büyük avantajımız şu: Bu gönüllü yaptığımız bir iş ve biz bunu severek yapıyoruz. Çalışmaya geldiğimiz zaman rahatlıyoruz. Aksi takdirde hiçbir şekilde verimli olamazsınız.

ÇALIŞAN TİYATROLARI İLE BAĞ KURMAK İSTİYORUZ

Çalışan tiyatrolarının benzer sıkıntılar yaşadığına başka örnekler de verilebilir. Bu sorunları aşmak için farklı çalışan tiyatroları ile ilişkileniyor musunuz?

Ayça: Evet. Bundan sonraki süreçte planladığımız birşey; çalışan tiyatrosu yapan diğer gruplarla bağ kurarak, ki zaten İATP ile bir bağ kurulmuş durumda, ortak sahne paylaşımları, mekan paylaşımları, bu ekibin birkaç tane daha çalışan ekip ile açacağı oda sahnesi gibi bir alternatif (sadece prova için kullanılabilir), ışık veya en asgari düzeyde teknik malzeme (birkaç spot gibi) paylaşımı gerçekleştirmek. Bunlara çalışma sürecinde emin olun çok ihtiyaç duyuluyor. Onun dışında organizasyon ayağını arkanızda sendika olduğu için bir şekilde ayarlıyorsunuz ama daha teknik kısmına ki o da daha sanatsal olan ve estetik boyutunu besleme noktasında çok önemli, bu tarz teknik detaylara ihtiyacımız var.

Diğer sendikalar ile olan ilişkiniz nasıl? Bu şubenin dışında tiyatro yapan sendikalar var mıdır? Onlar ile bir temasınız var mı? Bu tarz bir durum üzerinden bir dayanışma üretip hedeflediğiniz durumları onlar ile beraber gerçekleştirmeyi düşündünüz mü?

Erkan: Ne yazık ki sendikalarda kısa ömürlü çalışmalar oluyor. Geçen yıl hem Kadıköy ile hem Kartal ile hem de sanırım Gaziosmanpaşa ile irtibata geçmeye çalıştık. Ama bildiğim kadarıyla şu anda İstanbul’un hiçbir Eğitim Sen şubesinde devamlılığı olan tiyatro ekibi yok.

Onun dışında diğer çalışanlar ve profesyonel gruplarla, belediyelerle, bağımsız sahnelerle temasınız var mı?

Ayça: Var tabii ki ve özellikle profesyoneller ile var, ilişkilerimizi kullanarak irtibata geçiyoruz diyebilirim. Haberlerimizi davetiyelerimizi kendilerine iletiyoruz. Bunların hepsi onlara gidiyor ve onlar ile belirli aktarımlar paylaşılıyor, onların sahnelerini kullanılabiliyoruz. Afife Jale’de bu tarz bir çalışma oldu. Bize salonlarını verdiler ama o dönemde Ankara patlaması oldu ve biz oyunu iptal ettik. Bunun dışında Bakırköy Belediyesi ya da mesela Kadıköy’deki alternatif tiyatrolar sayılabilir.

Hilal: Ben aynı zamanda Bgst içinde faal çalışan tiyatrosu ile ilişkiliyim. Bundan dolayı BGST grubu ile yakın diyebileceğimiz bir ilişkimiz var. Geçen yıldan beri bu ilişkilenme devam ediyor. BGST ve İATP aracılığı ile “Sezuan’ın İyi İnsanı”nı Boğaziçi Üniversitesi ÖFB’de oynamıştık. Bu yıl Çehov oyunumuzun ilk gösterimini de orada yaptık. Kısacası oradaki çalışan ekip ile bir bağlantı var. Çok güçlü bir ilişki geliştirildiği söylenemez ama bunun olabileceği gibi bir öngörümüz var.

Neden daha sıkı bir ilişki kurulamadı?

Hilal: Birazcık iç işleyiş ile alakalı diyebilirim. Oradaki de çalışan ekip buradaki de çalışan ekip, gelip gitme gerektiriyor, organize etmeyi gerektiren bir durum. Şu anki söyleşinin bile organize edilmesi bir iki kişinin ısrarlı talebi sonucu olan bir şey oldu. Herhalde çalışan ekip olmanın bir dezavantajı diye düşünüyorum.

Ayça: Boğaziçi’ndeki oyunu oymaya geldiğimizde, BGST’li arkadaşlar kitap masası açtı. Orada BGST’nin yayınları vardı. Karşılıklı olarak oyunlar seyredildi. Biz BGST’nin söyleşisine katıldık. Bu aslında bir kaynaşma süreciydi. Biraz da belki onun öncesinde bir kaynaşma sürecinin yakalanamamış olmasının sebebi, biz ayrı bir program yapmışız, oradaki çalışan tiyatrosu ayrı bir program içerisinde, yoğun bir prova süreci içerisinde. Doğal olarak o an için önceliğin kendi iç ritmin oluyor. Ama şu anda ortaya çıkan artık bizim açımızdan bir ürün var, diğer çalışan tiyatrosu üzerinden de izleyip ve son derece keyif aldığım bir ön gösterim var ve devamında da çok lezzetli izlenecek bir şey belli ki. Artık biraz daha omzumuzdaki yükler hafiflemiş olarak, ben önümüzdeki yıldan itibaren o ilişkinin daha sistematik ve sağlam ilerleyeceğini düşünüyorum. Bunu da ekip olarak zaten konuşuyoruz ve bunu çok kıymetli de buluyoruz.

Hilal: Bu görünen tarafı, görünmeyen tarafları da var. Mesela orda yapılan çalışmalarda edindiğim deneyimleri buraya, Sendika tarafına aktardığım durumlar da oldu. Aslında birbirini besleme belki bireyler üzerinden görünmeyen bir biçimde de olsa oldu. Öyle bir ilişkilenme zaten var. Mesela İATP gruplarıyla yapılan ritim atölyesine, bizden ben, Erkan ve iki arkadaşımız daha dahil olmuştuk ve orada çok güzel bir kaynaşma olmuştu. Orada edinilen deneyimi, buraya geçtiğimiz sene aktardık. Ritim çalışmaları yaptık. Oyunumuzda çok küçük de olsa kullandık. Bu tarz şeylerle birlikte bir araya gelme, ilişkilenme çok daha güzel oluyor.

Çok da örneği olmayan çalışan tiyatroları için deneyimlerinizi paylaştığınız bu söyleşinin oldukça faydalı olduğunu düşünüyorum. Genel bir toparlama yapacak olursak grubunuzun çok enerjik olduğunu, sanatsal üretim ve bunu yaygınlaştırma motivasyonunuzun da oldukça güçlü olduğunu söyleyebiliriz. Gelecek dönem çalışmalarınızda da, bir yandan sanatsal üretim alanında çıtayı daha ilerilere taşırken, diğer yandan kadro oluşturma ve bunu yaygınlaştırma çabalarınızın daha fazla karşılık bulmasını dileyelim. Çok teşekkür ederiz.

Hüseyin Erdoğdu / Mimesis